APPLES

Apples(2020)

Apples, ani hafıza kaybının bir salgına dönüşmesini anlatıyor özetle. İnsanların hafızaları kaybolduğunda hem kimlikleri yanlarında olmuyor hem de gerçekten kimliksiz birer insana dönüşüyorlar. Hastane ortamında bazı tetkikler yapıldıktan sonra bir ekip tarafından bu kişilere belli günlük aktiviteler veriliyor. Hastalardan bu aktiviteleri kaydetmeleri isteniyor. Bir bina inşa eder gibi yeni benliklerini inşa etmeye çalışan insanların hikayesine odaklanan Christos Nikou, ülkesindeki yalnızlaşmanın fotoğrafını başarılı bir şekilde çekiyor bana göre. Yunan Tuhaf Dalgası yelpazesinde diyebileceğimiz bu film, tuhaflığı ile insana aslında kim olduğunu sorduran yapımlardan!

Yunan Tuhaf Dalgası denince akla ilk gelen filmlerden biri olan Dogtooth’un ekibinde yer alan Nikou’nun, Yorgos Lanthimos sinemasından etkilendiği çok açık. Fakat bu hayranlık bana göre çok ince geçişlerle kotarılıyor. Adeta Lanthimos sinemasına bir saygı duruşu niteliğinde… Bana göre yönetmenin başlıca tercihi, ortaya bir soru atıp bu sorunun izleyicisinin kafasında dolanmasını sağlamak. Kendi fikrini ve düşüncesini biraz saklıyor gibi hissettim ben filmin ardından.

Filmin açılış sahnesinde odada tek başına ve mutsuz bir şekilde oturan Aris’le tanışıyoruz. Aris, koskocaman dünyada bir gün hafızamızı kaybedersek kim olacağımızı gösteriyor bize. Karşısında yemyeşil, capcanlı duran çiçekler de bir şeyler fısıldıyor izleyiciye. Canlı olmakla ölü olmak arasındaki farktan söz ediyor bu sekans sessizce. Yaşayan bir canlı olmakla, canlı olmak arasındaki incecik çizgiden söz ediyor dili yettiğince.

Aslında bakılırsa hafıza kavramı üzerine film yapmak bireylerin giderek yalnızlaştığı bir dönemde oldukça isabetli bir tercih. Sevdiklerimizin telefon numaralarını bile telefonlara ezberlettiğimiz, canlı kalabilmek için içmemiz gereken suyu bile programların yardımıyla hatırladığımız bir yüzyılda yaşıyoruz. Apples filmi dünyanın içine ettiğimiz halde yeşil çayırlarda uzanmak istediğimizi hatırlatıyor bizlere. Sorduğu soru ise çok önemli; hafıza neden gerekli ki insanoğluna? Filmin sorguladığı hafıza kavramı yalnızlaşmamızı durdurmak için elzem olan bir metafor haline dönüşüyor. Irvin Yalom’un Nietzsche Ağladığında kitabındaki şu meşhur sözü akıllara getiriyor: ‘’Yalnızlığımı elimden aldıkları halde gerçekten benimle olmayanlardan nefret ederim.’’ Bireylerin hayatında yalnızca alışkanlık yüzünden var olan insanların, aslında onların yanında gerçekten olmadığını da hatırlatan bu söz, filmin yalnızlaşmaya odaklandığı sekanslarında aklımdan sürekli geçen cümleydi.

Aslında filmin genel yapısına bakıldığı zaman eksiklikleri olduğu söylenebilir. Daha önce de değindiğim gibi sanki izleyicisine okkalı bir soru sorup aradan çekiliyor Nikou. Bizi yalnızlığımızla baş başa bırakıyor. Bu kimilerinin eksiklik olarak göreceği bir kusur olabilir. Çünkü izleyici film boyunca kendisini yalnız hissediyor, biraz da yönetmenin fikrini açık açık görmek istiyor. Bu açıdan bakıldığında bunu bir eksiklik olarak görenler haklılar bana göre.

Sevdiğim bölümlerden söz etmek gerekirse, gözlerimi nedensiz yere dolduran Titanic referansı benim için etkileyici bir detay oldu. İnsanın insanla arasındaki savaşında duvara çarpmış olduğu düşüncesini aklıma getirdi. Titanic buz dağına çarpınca yok olmuştu. İnsanın buz dağına çarpması ise hafızasını kaybedince gerçekleşiyor. İşte böylesine altı dolu bir duygudan sonra ‘’Beyler Batman’in kim olduğunu bilen var mı?’’ cümlesinin geçtiği sekansta ise bana göre Nikou izleyicisini biraz rahatlatmak istiyor. ‘’Tamam, zor bir soru sordum ama sakin olun,’’ diyor. Tüm bu detaylar üzerinden filmi düşündüğümde bir şekilde benden geçer not aldığını söyleyebilirim. Filmin ardından benim aklımda Aris’in, komşusunun köpeğini hiçbir zaman unutmaması kaldı.

Bireyin kendisini hiçbir zaman gerçekleştiremeyecek olduğunu da hatırlatan Apples, izlemeye değer filmlerden biri. En azından sorduğu sorular üzerine düşünmek için…

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir