KAHTALI MIÇE: “ONU HİÇ BÖYLE TANIMADINIZ”

Bazı isimler, popüler kültürün elinde şekil değiştirir. Özü aynı kalır ama etrafına yapıştırılan etiketler o kadar kalın bir tabaka oluşturur ki zamanla aslı görünmez olur. Kahtalı Mıçe de bu kaderi yaşadı. Bir şivesi, bir duruşu, bir kendiliğindenliği vardı; bunlar magazin programlarında güldürü malzemesine dönüştürüldü, küçültüldü. Serkan Koç‘un yönetmenliğinde hazırlanan “Onu Hiç Böyle Tanımadınız” belgeseli, tam da bu yüzden önemli. Çünkü bu yirmi dakika bir arşivden çok, bir emanet.

“Ben dağ adamıyım. Kentlere yabancıyım.”  Kahtalı Mıçe

Dalga Geçilenin Derinliği

Kahtalı Mıçe‘nin şivesi güldüren, taklit edilen, içerik üretilen bir ses oldu. Oysa belgeseli izlediğinizde anlıyorsunuz: Bu ses, hayatı boyunca Türkçeyi yabancı bir dil gibi öğrenmiş, ilkokulu pamuk tarlalarında çalışmak zorunda olduğu için dokuz yılda bitirebilmiş, ana dilini okulun kapısında bırakmak zorunda kalmış bir insanın sesidir. Gerçek adı Mustafa Aslan‘dır; “Mıçe” ise Mustafa’nın kısaltmasıdır. Soyadını sonradan mahkeme kararıyla Kahtalı olarak değiştirmiştir. Bu şive, bir yoksulluğun değil, bir kökün işaretidir. Ve kök, güldürü konusu yapılacak bir şey değildir.

Peki bir insanı güldürü nesnesine dönüştürmek ne kadar kolay, onu gerçekten duymak ne kadar zor?

Üstelik aynı ses, akademik dünyada bambaşka bir karşılık buldu. Halk bilimi ve ağız araştırmacıları, Mustafa Kahtalı‘nın türkülerini Adıyaman yöresinin fonetik ve söz varlığını koruyan “değerli bir veri kaynağı” olarak sınıflandırdı. Standart Türkçede ya da genel sözlüklerde yer almayan pek çok yerel sözcük, onun repertuvarında yaşadı; sözlü kültür araştırmacıları için birer kayıt niteliği taşıdı. Yani ekranlar onu anlık reyting malzemesi yaparken, arşivler onu belgeliyordu.

Tahtacılıktan Beyaz Perdeye

Belgeselin en az konuşulan ama benim için çok şey söyleyen yanı ise, Mustafa Kahtalı‘nın sinemayla kurduğu o ilk, köklü ilişkidir. Ve bu ilişkinin başında, belgeselde adını andığı ama çoğu izleyicinin tanımayacağı bir figür duruyor: Terzi Ayhan.

Terzi Ayhan, Kahta’da Türkiye İşçi Partisi’nin ilçe sorumlusuydu; dükkanı, köylerden aylık almaya ilçeye gelen öğretmenlerin ve kitap okuyan gençlerin buluşma noktasıydı. Dükkandan yolu geçenlerden biri de Kahtalı Mehmet Cantekin’di.


“Hep orada otururduk. Onları dinlerdim hep. Kitapları okurlardı. Nazım’dan okurlardı. Şiirler okurlardı,” diyor belgeselde ve bu kısa cümlelerde bir gencin dünyasının nasıl genişlediğini görmek mümkün. 

Terzi Ayhan aynı zamanda sinema da işletiyordu. Yılmaz Güney filmlerinin afişlerini tahta panoların üzerine yapıştırıp sokak sokak dolaşmak, gençlik yıllarının en canlı hatıralarından biri. “Tahta yapıştırmadan afiş, millet ne bilecek? Hangi film? Geziyorduk.” Koçero’den, Eşkıya Celladı’na, Dağların Oğlu’ndan Umut’a kadar; Güney’in filmleri, o tahta panolarla önce Kahta’nın mahalleleri arasında dolaştı. Sonra Mıçe’nin anlatıcılığıyla sinemaya girecek parası olmayanlara aktarıldı.

Solun, sinemanın ve türkünün kesiştiği bu alan, Mustafa Kahtalı‘nın hem siyasi hem sanatsal dünyasını şekillendirdi. Ant Dergisi‘ni ilk kez orada eline aldı. Che Guevara‘nın adını ilk kez orada bu dergide okudu.

Yıllar sonra Sırrı Süreyya Önder‘in “Beynelmilel” filminde ekrana çıktığında, aslında o çocukluk yıllarındaki afiş taşıyıcısı, beyaz perdede kendi hayatını onurlandırıyordu.

Sesin Ağırlığı

Belgeselde, Adıyaman’a ait gazelleri ilk kendisinin derlediğini söylüyor: “Haydar Efendi gazelimiz var, Bir Peri Gördüm gazelimiz var… İlk Adıyaman’da okuyan benim bunu.” Bu iddia, kulağa sıradan bir gurur gibi gelebilir ama altında ciddi bir gerçek yatıyor.

Bölgeye özgü gazel geleneğini bugün akademik çalışmalarda inceleyen araştırmacılar, örneklem olarak sıklıkla Kahtalı Mıçe’nin icrasına başvuruyor. “Bir Peri Gördüm Oturmuş Kuşe-i Meyhanede” adlı eser, Hüseyni makamındaki seyriyle notaya alınmış ve yöresel katma sözleriyle birlikte müzikoloji literatürüne girmiş bir parça. Yani bu ses, yalnızca duyulmadı; yazıya da döküldü.

Adıyaman’da tarihsel kökü çok daha eskilere uzanan gazel okuma geleneğini günümüze taşıyan nadir isimlerden biri olarak akademik literatürde geçen Mustafa Kahtalı, bunu hiçbir zaman bir unvan gibi taşımadı. O, sadece okudu.

Kazan Dolusu Yas

Belgeselin en ağır sahnelerinden birinde, 12 Eylül döneminden bahsediyor. Baskın haberi gelince ‘Kral’ Marx’tan Gorki’ye, Lenin’den Nazım’a, Ant dergilerini ve elindeki bütün kitapları “üç kazan su kaynayacak kadar” yakmak zorunda kaldığını söylüyor. “Ağlıyordum,” diyor. 

O dönemden kalan tek hatıranın yanan kitaplar olmadığını, yıllar önce verdiği bir röportajda öğreniyoruz: “Sol kulağımdaki duyu kaybı o günlerden kalan bir hatıradır bana.” Başka bir şey söylemiyor. Söylemesine de gerek yok.

Çevresindeki Halkalar

Belgeselin final sahnesi, küçük ama anlamlı bir an barındırıyor. Mıçe, kameranın arkasındaki Serkan’a sesleniyor, yanındakileri de çekime çağırıyor: “Sen gel oğlum. Sen de gel. Baba bu da bizim üçün.” Bir sinemacının bu projeyi başlatması ve Mıçe’nin buna kayıtsız kalmaması. Kameranın taşınmasıysa, orada kimin durduğunu, kimin dinlediğini değiştiriyor. Bazen en güçlü arşivler, birkaç kişilik küçük bir inatçılığın ürünüdür.

Ve Kahtalı Mıçe, o sahnenin sonunda şunu söylüyor:

“… belgesel, çok önemlidir. Bunlar tarihtir.”

Bu cümle, bir röportajın kapanış repliği değil. Bu, kendi hayatını bir tanıklığa dönüştüren bir insanın, sinemaya verdiği son ve en yalın teşekkürdür.

Bir Belgesel Ne Kadar Süre Yaşar?

Bir belgeselin ömrü, izlenme sayısıyla ölçülmez. Mustafa Kahtalı‘nın pamuk tarlalarını, Terzi Ayhan‘ın dükkanını, yakılan kitapları ve o son sözleri bir arada tutan bu çalışma, yıllar sonra da aynı şeyi soracak: “Sen bunu hiç böyle görmüş müydün?”

Araştırmacılar Mustafa Kahtalı’nın türkülerini incelerken yalnızca bireysel bir hikaye bulmadı; yoksulluğu, göçü, gurbeti ve toplumsal kırılmaları anlatan bir bölge belleği buldu. “Burası artık Adıyaman değil, Acıyaman” cümlesi de bu yüzden bir türkü nakaratı kadar kalıcı oldu: Çünkü kişisel bir acıyı değil, kolektif bir yarayı dillendiriyordu. Belgesel de tam olarak bunu yapıyor. Bir insanın sesinde bütün bir coğrafyanın izini arıyor.

Serkan Koç‘un kamerası, Mustafa Kahtalı’nın hayatını yalnızca kaydetmedi; onu ortak bir hafızaya taşıdı. 

15 Şubat 2025’te aramızdan ayrılan Kahtalı Mıçe, geride depremin yıktığı Adıyaman için döktüğü “Acıyaman” gözyaşlarını ve şivesini, köklerini hiç törpülemeden dalgalandıran dürüst bir hayatın mirasını bıraktı. “Tepeye gelmek kolay, önemli olan orada durmak” demişti. Orada durdu.

Adıyaman Üniversitesi Senatosu, Ağustos 2024’te aldığı kararla konservatuvar binasına onun adını vermiş. Ben de Şubat 2026’da bu yazıyı yazdım. Buraya kadar okuduysanız, size şunu söylemek isterim: Bu belgeseli izlemek için “boş zaman” aramayın. Bu yirmi dakika için en kalabalık saatlerinizden birini ayırın.

Kahtalı Mıçe’nin anısına saygıyla…

İyi seyirler.

Belgeseli Youtube üzerinden izleyebilirsiniz.

Diğer Yazılar: Barış Arslan
ANKARA’DA DAYANIŞMA VE “YAŞASIN KISA FİLM!”
2025’in son günlerinde, Ankara’nın ayazını kıran bir sinema sıcaklığına, Kült Kavaklıdere’nin o...
Devamını Okuyun
Yorum bırakın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir