1900 EFSANESİ

The Legend of 1900 (1998): Sınır Tanımayan Bir Yaratım Gücü

Hayatta bir tek şey yöneten, bir tek şey yapan, prensiplerinden ödün vermeyen insanlara değer verir, saygı duyarız. Güzel olduğu kadar tehlikeli de olan hayatta, böyle bir devamlılık, ne istediğini bilen bir insan için güven ve huzur vericidir. İtalyan yönetmen Guiseppe Tornatore’un ‘’The Legend of 1900’’ filminde de doğup büyüdüğü gemiden inmeyen, karaya hiç ayak basmayan, yalnızca müziği için yaşayan bir adamın masalsı öyküsüne tanık oluruz. Orijinal adı ‘’La Leggenda del pianista sull’oceano’’ olan film, Alessandro Baricco’nun monolog tarzında yazdığı ‘’Novecento’’ romanından uyarlanmıştır.

Filmlerinde sıradan öyküleri masal havasında ama gerçeklikten de kopmadan anlatma yolunu tercih eden İtalyan yönetmen Guiseppe Tornatore, yarı otobiyografik filmi ‘’Cinema Paradiso’’dan on yıl sonra ‘’The Legend of 1900’’ (1998) filmiyle yine romantik atmosferde ıslatılmış, ‘’Titanic’’ havasında, şiirsel bir sanat eseri yarattı. ‘’The Legend of 1900’’ yönetmenin aynı zamanda İngilizce çektiği ilk filmi. Bunun altında; Avrupa ve Amerikan sinemaları arasında bir köprü işlevi kurup ticari kaygıları da giderme amacı yattığı söylenebilir. Ayrıca Amerikalıların altyazı konusundaki önyargılarından dolayı yönetmen böyle bir tercihte bulunarak filmi daha geniş bir kitleye yayma amacı taşımış olabilir. Bunlar bir kenara bırakılırsa, yönetmen filmde daha çok karaktere odaklanırken bunu tam anlamıyla sanatsal bir görsel ve müzik şöleniyle destekliyor.

İki farklı zaman diliminde geçen filmin anlatıcısı 1900’ün en yakın arkadaşı olan Max Tooney (Pruitt Taylor Vince)’dir. Kırk yaşlarında olan Max, eski bir müzik mağazasında kendisi için çok değerli olan trompetini satmak isterken plaktan çalan müziğin, eski arkadaşı 1900’ün olduğunu anlar ve mağaza sahibine 1900’ün hayatını anlatmaya başlar. Böylece film zamansal açıdan, anlatıma paralel olarak geçmişe doğru kayar.

‘’Yedi Denizin En Büyük Piyanisti’’

Virginian adındaki büyük bir yolcu gemisinde kömür küreyicisi olarak çalışan Danny Boodman (Bill Nunn), gemideki limon kasasında terk edilmiş bir bebek bularak adını hem ‘lanetli yüzyıl’ olarak nitelediği yirminci yüzyılın başlangıcını hem de bebeğin doğduğu yılı baz alarak Danny Boodman T.D. Lemon 1900 koyar ve onu kaybetmek istemediği için resmi kaydını yaptırmaz. Kısaca 1900 olarak anılan bu bebek, doğumundan itibaren geminin dışına hiç çıkmaz fakat çalışanlar arasında mutlu bir şekilde büyüdüğünü görürüz. Sekiz yaşındayken Danny’i gemideki bir kaza sonucu kaybeden 1900, başta kaptan olmak üzere onu yetimhaneye göndermek isteyenlerden kaçmak için bir süre izini kaybettirir. Bir gece yarısı mürettebat, 1900’ü balo salonunda tarif edilemez bir yetenekle piyano çalarken bulur. Öykünün kırılma anı ise burada başlar; bu andan itibaren 1900’ü (Tim Roth) otuzlu yaşlarında ve şık bir smokinin içinde, gemi orkestrasının piyanisti olarak görürüz. Normal notalardan ziyade kendi usulünce besteler üreten 1900, yeteneğiyle okyanusları aşan bir şöhrete kavuşmuştur. Hatta Max’in tanımıyla ‘’yedi denizin en büyük piyanisti’’ olmuştur. 1900’ün bu yeteneğe nasıl kavuştuğu yönetmen tarafından belirsiz bırakılır ancak onun piyano çalarken içsel bir seziyle yaratıcılık gösterdiğini tahmin edebiliriz.

Karaya hiç ayak basmadan kazandığı bu şöhret, 1900’ün ‘’Caz’ın Yaratıcısı’ olarak tanımlanan Jelly Roll Morton’la (Clarence Williams III) düello yapmasına da fırsat yaratır. Filmin dramatik zirvesini bu düello oluşturur. 1900’ün Jelly’i yendiği parça Ennio Morricone’un bestelediği, hızlı fakat tam bir tutarlılığa sahip olmayan Flight of the Bumblebee tarzında çok zor çalınan bir parçadır. Piyanoya Sergey Rahmaninov tarafından uyarlanan bu parça, filmde Tim Roth’un muhteşem performansıyla şaşkınlık derecesinde izleyiciyi büyüler; sanki on elle çalınıyormuş gibi bir his verir. Bu sahne küçük bir metaforla etkisini arttırır: Jelly’nin gösteriş amaçlı yakıp ucu yere bakacak şekilde piyanoya koyduğu sigara, performansının bittiği ana kadar yanar. 1900 ise sigarayı piyanonun ısınıp tüten tellerine koyarak yakar ve Jelly’e verir. Jelly’nin ayakkabılarına düşen kül, onun yenilgisiyle adeta bir paralellik oluşturur. Bu sahnenin izlenmesi oldukça keyif vericidir.

Bir plak şirketi çalışanlarının Virginian gemisine gelerek 1900’le kayıt yaptığı sahne de dramatik yapıyı besler niteliktedir. 1900’ün okyanus ve müzik dışına çıkmayan dünyası, kayıt yaparken geminin yuvarlak penceresinden bir kızı görünce aşkla tanışır. 1900, kızı hayranlık ve hüzün dolu gözlerle izlerken -yine Ennio Morricone tarafından bestelenen- ümitsiz aşkının hissiyle, etkileyici bir parça çalar. Plak şirketi çalışanları, 1900’e şöhret kazanıp zengin olacağını söylerken 1900 bunlara hiç kulak asmaz ve müziğinin kendisiyle birlikte gemide kalacağını söyler. Onun için şöhret ve para önemsizdir. O anda müziğini kayıt için yaparken, kızı görünce hissettiği derin aşk, kaydettiği o parçayı özel kılar ve bu yüzden müziğinin okyanus dışına taşmasını istemez. Bu sahne, karakter gelişimine küçük bir katkı sunsa da 1900’ün hisleri üzerinde pek durmaz ama başlamadan biten bir aşkı simgelemesi ve 1900’ün önceliklerinin anlamlandırılması bakımından oldukça etkileyicidir.

Okyanusta Dans Etmek

Max ve 1900’ün tanışma sahnesi, sinema tarihinde unutulmayacak güzellikteki sahnelerden biri olabilir. Gemi orkestrasına trompetçi olarak alınan Max, fırtına çıkan bir gecede şiddetli dalgalar üzerinde savrulan geminin koridorlarında yürürken dengesini sağlayamayıp sağa sola yuvarlanır. O sırada tüm ihtişamıyla, smokin içinde gördüğü 1900, adeta bir akrobat gibi hiç savrulmadan yürümektedir. Max, onu takip eder ve geniş balo salonunda piyanoya otururlar. Max, dalgaların etkisiyle salonda kayan piyanoda istifini hiç bozmadan çalmaya devam eden 1900’ü hayranlıkla izlerken sağlam bir arkadaşlığın temeli de atılır. 1900’ün karakterini anlamak bakımından oldukça önemli bu sahnede, 1900’ü bir aidiyetlik içinde görürüz. Karizmasıyla, okyanusta piyanosuyla dans edecek kadar kendinden emin duruşuyla geminin ve okyanusun onun evi olduğuna ikna oluruz. Gemi onun evidir, müzik sahip olduğu en büyük amacıdır. Gemiden ayrılıp karaya ayak basmaya karar verdiğinde bu kararını gerçekleştirmeyi başaramayan 1900, savaş zamanında ve bombalar yağdığında bile hayatı boyunca müzik yapmaya devam edecektir.

Film boyunca 1900’ü konuşurken çok az görürüz. Alessandro Barricco’nun monolog uyarlamasının bir sonucudur belki bu fakat 1900’ü canlandıran Tim Roth; bakışıyla, duruşuyla ve sondaki hayata bakış açısını anlattığı uzun monoloğuyla gerçekten çok ilginç, cazibeli ve gizemli bir karakter ortaya koyuyor. Piyanonun seksen sekiz tuşuyla sınırsız müzik yaratma isteği… O, bunu ancak okyanusta yapabilirdi. Nihayetinde film, içinde değişim korkusunun üstünden gelip gelmeme konusunda da tematik bir yapı bulunduruyor. Sinemanın ihtiyaç duyduğu şeylerden biri, insan psikolojisinin farklı katmanlarını göstermek ve bunu yaparken teknik olarak ilginç yöntemler denemektir. Guiseppe Tornatore, kendi tarzıyla bunu çok iyi başarıyor, gerektiği yerlerde anlamı izleyiciye bırakmayı da biliyor. Filmin 169 dakikalık uzun süresine rağmen sanki masal dinliyormuş gibi bir hisse kapılınca zamanın farkına varamamak da olası. Filmi izlerken, 1900’ü anlamaya çalışmak ve ondan kendi içimizde bir parça bulmak, onunla bağ kurmamıza neden oluyor. Varoluş amacı, yaratma arzusu, yalnızlık ihtiyacı, özsaygı gibi duyguların –göreceli olsa da- yönetmenin yarattığı egzotik atmosferde izleyici için uzun süre devam edecek hisler bırakması güçlü bir senaryonun göstergesini sunuyor.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.