Berlin Üzerinde Gökyüzü

Çocuk, çocukken
Kollarını sallayarak yürürdü
Derenin ırmak olmasını isterdi…
Irmağın da sel…
Ve şu birikintinin de deniz olmasını
Çocuk çocukken…
Çocuk olduğunu bilmezdi
Her şey yaşam doluydu
Ve tüm yaşam birdi
Çocuk çocukken…
Hiçbir şey hakkında fikri yoktu
Alışkanlıkları yoktu
Bağdaş kurup otururdu
Sonra koşmaya başlardı
Saçının bir tutamı hiç yatmazdı
Ve fotoğraf çektirirken poz vermezdi..  
“Peter Handke”

Geçtiğimiz haftalarda, özellikle “Sonbahar” filmini beğendiğim, ülkemiz sinemasının önem vaat eden yönetmenlerinden Özcan Alper’in “Gelecek Uzun Sürer” filmini izledim. Filmin bir sahnesinde, filmde namı diğer “Sinamed” lakaplı bir sinefil olan Ahmet’in ağzından dökülen mısralardı bunlar. Fakat bu mısraların asıl sahibi 1987 yapımı yönetmenliğini Wim Wenders’ın yaptığı Berlin Üzerinde Gökyüzü filminden, Peter Handke’ye ait. Kuşkusuz Özcan Alper, filme sempatik bir sinefil olan Ahmet’le güzel bir gönderme yapmış. Bende de içgüdüsel olarak Berlin Üzerinde Gökyüzü filmini yazma isteği uyandırdı bu sahne.

Wim Wenders döneminde kendisi ile beraber birçok sinemacıyla Almanya’da yeni dönem Alman Sinemasının kapılarını açmıştır. Berlin Üzerinde Gökyüzü filmi ise bu dönemin önemli yapımlarından birisidir. İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra Yeni Dönem Alman Sineması’nda gerek Fransa’da gerekse İtalya’da olduğu gibi köklü bir değişim görülmemektedir. 1970’lerde başlayan ve özgün nitelikli bu yapımlar, ülke içindeki itibarını yurtdışında kazandıkları prestijle sağlamışlardır. Wenders’e göre (kendi söylemi ile) film yapmanın iki türlü yolu vardır. Bunlardan birisi parlak bir fikre sahip olmayı ve bunu film aracılığı ile anlatmayı içerir. İkincisi ise, söylenmek isteneni keşfetmek için film yapmaktır. Bu iki yolu da deneyen Wenders öykünün içerisinde gitgide derinleşmek, keşfe çıkmak ve açık seçeneklere sahip olabilmek adına ikinci seçeneği daha cazip buluyor. Öteki seçenek olan klasik yaklaşım daha önceden kararlaştırılmış şeylerin uygulanmasından ibaret, bu da kendisi için heyecanlandırıcı gelmiyor. İlk filmlerinde her gece, ertesi gün çekeceği sahneleri bütün ayrıntıları ile hazırlayıp, çok ayrıntılı resimler çizerek sete gittiğini söyleyen Wenders, “Paris, Texas” filminden önce çalıştığı bir tiyatro oyununun bu tarzını tamamen değiştirmesinde etkili olduğunu söyler. Artık sete tamamen bakir, başka bir deyimle hiçbir şeyi tasarlamadan gelir. Artık oyuncularla vakit geçirdikçe ve konuştukça nasıl ilerleyeceğine karar vermeye başlar. Wenders için başka bir detaysa birçok filmi çekmiş bir yönetmen ünvanıyla, yeni teknikler ve tarzlar gözlemlemek adına Antonini’nin “Bulutların Ötesinde” filminde asistan olarak çalışmıştır.

Wim Wenders, sinemasına çoğunlukla bir ressam gibi yaklaşmaktadır. Berlin Üzerinde Gökyüzü filmi görsel ve sanatsal tasarımın ne kadar etkili olabileceğini gösteren bir yapımdır. Filmin özetinden kısaca bahsedecek olursak, fantastik ve şiirsel olan filmde  Berlin şehrinin üzerinde dolaşan iki melek olan Damiel (Bruno Ganz) ve Cassiel (Otto Sander) sıradan iki erişkin adam görüntüsündedirler, kanatları da her zaman ortaya çıkmaz. Üzerlerinde uzun birer pardesü vardır. Küçük bir parantez açacak olursak Bruno Ganz’ı aynı pardesü ile Theodoros Angelopoulos’un altın palmiyeli 1998 yapımı “Sonsuzluk ve Bir Gün” filminde de başrolde görürüz. Berlin Üzerinde Gökyüzü filmine dönecek olursak, filmde meleklerin varlığını sadece çocuklar ve eskiden melek olup sonradan kendi istekleriyle insan olanlar hissedebilirler. Tüm film boyunca seyirci meleklerin iç sesleriyle beraberdir. Meleklerin amacı ise ellerinden geldiğince insanlara yardım etmektir. Fakat bu yardım çevrelerini değiştirecek fiziki  müdahaleler şeklinde değildir. Şehre tepeden bakmaktadırlar. Bu bazen bir kathedralin tepesinden bazen yüksek bir heykelin üzerindendir. Damiel bir gün gittiği küçük bir Fransız sirkinde trapezci kadına aşık olur. Kadınla beraber olmak için ölümsüzlüğünden vazgeçer. Artık şehrin sokaklarında dolaşan aşık olduğu kadını arayan bir yersiz yurtsuz, bir avareye dönüşmüştür. Melek dostuysa buna çok üzülmüştür.

Film Brad Silberling’in yönetmenliğini yaptığı o dönem sükse yaratmış 1998 yapımı City Of Angels’ın fikir kaynağı olmuştur. Filmin ana hatları köksüzlük, aitsizlik ve yeri yurdu olmamakla ilgilidir. Film içerisinde birbirinden bağımsız onca karakteri bize gösteren Wenders, aslında izleyenin bilinçaltına hepimizin birbiriyle ilişkili olduğunu estetik bir dille vermektedir. Çoğunlukla hareketli ve geniş planlarla çekilmiş film karakterlerin yaşantılarından kesitler sunup daha sonra onlardan uzaklaşarak zincirleme bir şekilde birbirine bağlanmaktadır. Wim Wenders’in sinemada kendi söylemiyle de rol modeli olan Yasurijo Ozu ile özdeşleşen çekim teknikleri kamerasına da yansımıştır. Wenders zaten Yasurijo Ozu’ya saygısını 1985’de ise Tokyo’ya gidip,  Tokyo-Ga’yı çekerek de pekiştirmiştir.

Filmde, iki meleğin kafede oturarak yaptıkları sohbet, günlük hayatta elimizde olan ve çok az değindiğimiz ayrıntıların önemine vurgu yapmaktadır. Burada aşkın, sevginin ve şefkatin aslında ne kadar derin ve çeşitli olduğunu görürüz. Filmin ana karakterler bazalinde bir hakikat arayışı bizlere, Tarkovsky’nin, Bergman’ın sinemasındaki tinsel arayışı hatırlatmaktadır. Film diğer bir yandan insanların adeta fenomen haline gelmiş, körce ve maddeci bir şekilde yaşantılarından bahseder. Bir “meleğin” bile tinsel arayışı bizlere “umut var mıdır?” sorusunu sordurturken, bunun cevabı bilinmez. Ama film şunu söyler seyirciye, insan ister, sonra sahip olur, ve yeniden ister, ve belki yeniden, sonuç ise; “hep, hiç istediğin gibi değildir”. Film sadece bunlara değinmekle kalmıyor. Nazilerin, Yahudi zulmünden, savaş sonrası Almanya’nın acılı durumuna kadar birçok konuyu da içinde barındırıyor.

Siyah beyaz başlayan filmde araya renkli sahneler de girmektedir. Filmin ilk yarısında insanların melekleri göremediği sahnelerdeki görüntüler çoğunlukla siyah beyazken, melek Damiel’in ölümlü olmayı seçerek insanların arasına karıştığı andan itibaren film tamamen renkli olur. Bu müdahale filmde uyumsuz ve zorlama görünmemektedir.Bu tekniğin kullanılmasının en önemli işlevi, renkli ile siyah-beyaz çekim arasındaki fark ile meleklere ait olan ile insani olan arasında bir ayrım yaratmaktır. Filmin açılış sekansında yazılan Peter Handke’nin “Lied vom Kindsein” şiiri (yazının başında yazmakta olan şiir) ve şiirden hareketle filmin içeriğinde de büyük bir paydaya sahip olan çocuk imgesi, filmde melek Damiel ile bağdaştırılmıştır. Damiel’in  Cassian’a göre insanlara ve olaylara verdiği tepkiler daha çocuksudur. Zaten çoğu sahnede “Lied vom Kindsein” şiirini onun sesinden duyarız. Filmin final sahnesinde ise Nick Cave and The Bad Seeds’i, “From Her To Eternity” şarkısını canlı olarak seslendirirken görürüz .Özetle Wenders bizlere herkesin izleyip, okuması ve üstüne düşünmesi gereken kült bir eser bırakmıştır. Zaten bunun etkilerini de fikir babası olduğu birçok filmle de göstermektedir.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir