YERİNDEN EDİLMİŞLERE DAİR: “KLİŞELERLE KAPLI BİR İZMİR HİKÂYESİ ANLATMAK İSTEMEDİK”

3. Amed Film Festivali’nde kısa film seçkisi içerisinde özel gösterimi yapılan “Gukla” isimli filmi çok beğendim.

Terk edilmiş bir konakta yolları kesişen üç kadını merkeze alan bir korku hikâyesi olan “Gukla”, İzmir’in farklı karakterlerinin yüzleşme, buluşma ve tanık olma süreçlerini ortak geçmişin vücut bulduğu eski ve yıkık bir ev üzerinden anlatıyor. Kentsel dönüşüm nedeniyle evinin yıkılmasının ardından karşısına çıkan terk edilmiş bir konağa yerleşen bir kadın, yeni doğum yapmış Afgan sığınmacı ile karşılaşır. İki kadın, çok zaman geçmeden evde kendilerinden başka varlıklar olduğunu fark eder.

Emine Uysal Berger, doğma büyüme İzmirli. 9 Eylül Güzel Sanatlar Fakültesi Sinema Televizyon Bölümü Yönetmenlik Ana sanat dalından mezun, öğrencilik yıllarından itibaren özellikle kısa kurmaca filmler üzerine çalışmaları olmuş. İzmir Büyükşehir Belediyesi Kültür Sanat Dairesi başkanlığında sinema koordinatörlüğünü yürütüyor. Uzun yıllardır devam eden Yeniden Sinematek programının içeriklerini, sunumlarını, seçkilerini hazırlıyor.

Özgür Ceylan da İzmir’de doğmuş büyümüş; Ege Üniversitesi Radyo Televizyon Sinema bölümünden mezun. Uzun yıllar Selçuk Belediyesi’nin Kent Belleği Projesi için söz tarih belgeselleri çekmiş. Şimdi ise Büyükşehir Belediyesi’nde kent müzesinde, kent arşivinde görev yapıyor.

Nesra Gürbüz, Markus Berger, Arzu Arda Deger, Emine Uysal Berger, Özgür Ceylan

Filmin yapımcısı Nesra Gürbüz, yönetmenleri Emine Uysal Berger ile Özgür Ceylan ve VFX süpervizörü Markus Berger film gösterimi sonrasında seyirciyle bir soru-cevap etkinliği gerçekleştirdi.

Ben de söyleşi sonrasında -filmi de sıcağı sıcağına izlemişken- yönetmenler Emine Uysal Berger ve Özgür Ceylan ile filmin çıkış noktası, hikâyesi ve düşündürdükleri üzerine dopdolu bir röportaj gerçekleştirdim.

Arzu Arda Deger, Emine Uysal Berger, Özgür Ceylan

Arzu Arda Deger: Birlikte yönetmenlik yapma fikri nasıl ortaya çıktı, daha öncesinde böyle ortak bir çalışmanız var mıydı?

Emine Uysal Berger: Kentten Karakter Yaratmak adlı Aysim Türkmen‘in düzenlediği bir sinema atölyesinde tanıştık ve o atölyenin çıktısı da bu film oldu. İzmir üzerine hikâyeler kurmak, sonra da bu hikâyeleri senaryolaştırıp filme dönüştürmek üzerine bir atölyeydi. Bizim hikâyelerimiz denk düştü diyelim, ortak bir senaryoda birleştik. Yani sinema profesyonelleri için planlanmış günlük bir atölyeydi ve birbirimizi tanımıyorduk. Aynı atölyede olan Nesra Gürbüz’den bizim filmimizin yapımcılığını yapmasını rica ettik. O da sağ olsun dahil oldu.

Özgür Ceylan: Atölyenin içerisinde üç tane farklı grup kuruldu. Bu grupların farklı farklı başlıkları vardı. Birisi belgesel yapacaktı, birisi canlandırma. Biz, korku türünde kurmaca olunca orada buluşmuş olduk.

A.A.D.: Başlangıçtaki ortak bir noktada buluşma düşüncesi, film bittikten sonra da aynı noktada mıydı? Yani senaryo yazımı boyunca, set boyunca hep aynı noktada mıydınız?

E.U.B.: Uzun bir zamanı bir arada geçirdiğimiz için birlikte yoğurduk hikâyeyi diyebiliriz. Çünkü önce dört kişi yazdık senaryoyu ama iki yönetmen olarak biz daha çok bir aradaydık.

A.A.D.: Onların da adını analım, kimdi o diğer iki kişi?

E.U.B.: Evet, tabii ki; Gülengül Altıntaş ve Şule Yiğit. Biz dört kişi hikâyeyi kuran ekip olduk, yani çekirdek ekip. Onlar İstanbul’da olduğu için biz Özgür’le daha çok bir araya geldik. Gülengül Altıntaş, biliyorsunuz senaryo yazarlığı, senaryo doktorluğu konusunda uzman. O, en başta mentör gibi hikâyeyi başlatan kişi oldu. İlk draftan sonra 11 taslak daha yazdık; bayağı ekledik, çıkardık, değiştirdik, tartıştık. Sadece sahneler değil, her bölüm, her cümle… ”Karakter böyle mi sorar? Bu soruya böyle mi cevap verilir?” gibi… Senaryo, psikolojik gerilim ve merak üzerine kurulu sahnelerden oluştuğu için kurguyu, seyircinin aklını küçümseyen bir yerden değil, birlikte gördüğümüz şekilde ilerletmeye çalıştık. O yüzden de hep çok fazla sorduk. Seyircinin önüne geçen bir anlatı kurmak istemedik.

Ö.C.: Ortak bir hissiyat oluştu başından sonuna kadar. Büyük ayrılıklar olmadı aramızda, küçük şeyler olduysa da birbirimizi ikna ettik.

E.U.B.: Bir de senaryoyu yazarken görselleri düşünerek yazdığımız ve sete girmeden önce iyi hazırlandığımız için sette kriz yaşamadık. Yoksa sette iki yönetmen, gerçekten kolay iş değil.

A.A.D.: Onu da soracağım zaten.

E.U.B.: Senaryo sürecinde birbirimizi ikna etmek zorundaydık nihayetinde; bu yüzden hep planlayarak, düşünerek ilerledik.

Ö.C.: Açılarımızı, çerçevelerimizi de öncesinde belirleyip, birbirimizi yazdığımız şeyin görselliği üzerine de ikna etmiş olduk zaten. Ne yapacağımızı, ne göreceğimizi biliyorduk biraz.

E.U.B.: Şöyle bir avantajımız da vardı; hem tek yönetmen olmadık hem de sadece yönetmen gözüyle olmadık. Hep bir dış göz oldu. Mesela projenin VFX süpervizörü Markus Berger, sonra yapımcımız Nesra… Nesra, hiçbir zaman sadece bir yapımcı olmadı, yaratıcı yapımcı olarak projenin içinde yer aldı. Yani maddi kısmını planlayan değil hikâyenin kurgulanma sürecinde de konuştuğumuz, tartıştığımız bir ortam vardı.

“Yerinden Edilenlere”

A.A.D.: Filminizi “yerinden edilenlere” ithaf ederek bitiriyorsunuz. O zaman filmin hikâyesini konuşalım; nasıl ortaya çıktı, kim bu yerinden edilenler?

E.U.B.: “İzmir’de yaşayanlar kimdir?” sorusunun cevabı biraz… Yani biz klişelerle kaplı bir İzmir hikâyesi anlatmak istemedik. Yaşadıklarımız, gördüklerimiz ve merak ettiklerimiz üzerinden çıktı bu hikâye. Özgür sözlü tarih projesi kısmını anlatır. Atölye zamanında “İzmir nasıl bir şehirdir?” diye düşündüğümde benim aklıma gelen şey rahat bir şehir hissi değildi; daha çok tekinsizlik, o güzel manzaraların arkasında kendisini hissettiren huzursuzluk hissiydi. Çocukluğumuzda korku hikâyeleri fazla mıydı bilmiyorum, benim öyleydi. Hep korkutulurduk; işte akşam ağaca çıkma, incir ağacının altında şeytanlar olur, yok kirli suya basma, boş evlere girme akşamları cinler olur vs. gibi. Bir kent hikâyesi anlatırken de bunlar cezbedici oldu. Ondan sonra başka sorular gelmeye başladı: “İzmir nasıl bir karakterdir? İzmir kimlerden oluşur? İzmirli neden korkar?” Mekânı da bir karakter gibi düşündük biz, filmi izlediğinizde de görüyorsunuz büyük bir kısmı bir evde, köşkte geçiyor. Karakterlerle birleşen ve bir şey anlatmaya çalışan bir hikâyesi var. “İzmir kimindir?” diye sorduğumuzda aslında İzmir’de olan herkesindir; zamanında gidenlerin, dış göçle gelenlerin… Buradan gidenler gibi mübadeleyle iç göç de almış olan bir şehir. Bizim ana karakterimiz de başka bir şehirden gelmiş ama artık İzmirli ve gitmek istemeyen bir karakter.

Arzu Arda Deger, Emine Uysal Berger, Özgür Ceylan

                                     

“Evrensellik, Kavramsal Çerçevemizdi”

A.A.D.: Özgür sana söz vermeden önce filmi izleyen biri olarak şunu söylemek istiyorum: İzmir hikâyesi diyorsunuz, film de İzmir Büyükşehir logosuyla başlayarak zaten İzmir’de çekilmiş sinyalini veriyor, bu hissiyatla filme giriş yapıyoruz ama bize Kordon’u, saat kulesini, denizi, plajı İzmir’le özdeşleşmiş, aşina olduğumuz resimleri vermiyorsunuz. O ev, herhangi bir yerde olabilir, herhangi bir sokak da olabilir; bu sebeple anlatının, sadece İzmir’in hikâyesi değil, evrensel bir hikâye olduğunu düşünüyorum

Ö.C.: Evet, kavramsal çerçevemizdi bu bizim. Belki bu anlamda Aysim Türkmen’in hakkını vermek gerekiyor. O bir kent antropoloğu; onun atölyedeki soruları biraz bunu şekillendirdi: İzmir nasıl bir şehirdir? İzmirli kimdir? İzmirli neden korkar? Çünkü şehirler üzerinden bir stereotip var İzmir’e dair, bu da bizi o noktaya taşıdı biraz. O sorularla birlikte biz kendi İzmir’imizi tarif etmeye başladık. Biz de sorduk: “Kim bu İzmirli? Ben miyim?” diye. Beni İzmirli saymayanlar var, evet ailem farklı yerlerden göçmüş ve 75 yıldır İzmir’de. Ben İzmirli hissediyorum ve İzmir’i tarif ediyorum. Aslında İzmir’de olan herkesin, İzmirlilik üzerine bir tarifi var. O kavramsal çerçeve bizim için de vardı ve bu soruların etrafında bizim de bir sürü cümlemiz oldu.

E.U.B.: Ama tam da senin söylediğin gibi tüm dünyanın meselesi.

A.A.D.: Siz bu meseleyi kadrajınıza dahil ettiğiniz üç kadın, bir bebek, bir erkek meczup karakterle birlikte anlatmaya çalışıyorsunuz, bu karakterleri biraz konuşalım mı? Bir de bu yeni doğum yapmış kadın vesilesiyle Alkarası (Alkarısı) Efsanesini de boşa çıkarıyorsunuz bir nevi, alaşağı ediyorsunuz. Onu da konuşalım isterim.

E.U.B.: Toplumsal yaşamı şekillendirenler biraz da böyle efsaneler ya. Yani yapacaklarımızdan alıkoyanlar ya da başka türlü yapmaya sevk edenler… Orada bilmediğimiz sadece kültürel bir Alkarası meselesi…

A.A.D.: Alkarası da bir öteki mi acaba?

Ö.C.: Evet. Özellikle o Alkarısı metni, kadın kimliği üzerinden tarif ediliyor. Lohusa kadına musallat oluyor, farklı coğrafyalarda farklı tezahürü var.

A.A.D.: Negatif kodlanmış hep

Ö.C.: Evet, evet negatif. Onun için bir kadın hikâyesi yaratırken iyi bir altyapı sağlamıştı bizim hikâyemize, bu yüzden kullanmayı tercih ettik.

“Her Biri Yersiz, Yurtsuz Karakterler. Şu An Dünyanın En Büyük Meselelerinden Biri Barınma”

E.U.B.:  Ana karakterimiz güçlü, başına buyruk, dediğini yapan, karşısına ne olumsuzluk çıkarsa çıksın vazgeçmeyen bir güçlü biri; yani hikâyenin aslında lokomotifi diyebileceğimiz bir karakter. Çözülmeleri, sonuca doğru götürmeyi yürüten biraz o gibi. Bir de deli olarak gördüğümüz karakter; o da İzmir’de gerçekten var olan Torbalı Deli dedikleri biriydi. Her şehrin bir delisi vardır, şehirleri var edenlerdir. Mesela gösterim sonrası konuştuğumuz bir seyirci de kendi yaşadığı bölgedeki benzer bir meczuptan bahsetti. Alkarası’nın erkeklere gelmemesi üzerinden bir tersine çevirme yapıyoruz. Hani sadece bir erkek/adam olması yetiyorsa bu da adam diye getirdiği biri. Ama o da “hikâyenin çözümü noktasında ne kadar varlık gösterebiliyor”u tartıştığımız biri. Göç ve yersizlik meselesinde de başka bir karakterimiz var: Afgan, mülteci bebekli biri. Aslında her biri yersiz, yurtsuz karakterler; birisi sokakta dolaşan bir deli, öteki kentsel dönüşümden dolayı evi yıkılıp kendine bir çatı bulan biri, diğeri ülkesindeki savaştan kaçıp o eve yerleşmiş biri. Şu an dünyanın en büyük meselelerinden biri barınma. En gelişmiş ülkelerde bile baktığımızda sokakta yaşayan insan sayısının en fazla Amerika’da, İngiltere’de olduğunu görüyoruz. Refah seviyesi yüksek, gelişmiş diye bakılan ülkelere, evrensellik özelliğini bu karakterlerle birlikte taşımış oluyoruz.

A.A.D.: İsimsiz diye hatırlıyorum karakterleri ayrıca, bu da evrenselliğine bir atıf

E.U.B.: Biz kendimiz bir isim verdik onlara ama filmde hiç geçmiyor evet.

Ö.C.: Gerçekliğini bildiğimiz karakterler. Yıllar önce yaptığımız sözlü tarih çalışmalarındaki mübadeleyle buradan gönderilmiş, yerinden edilmiş insanlarla yaptığımız görüşmeler sonucunda şekillenmiş karakterler. Bir tanesi, mübadele öncesi büyük İzmir yangınına da şahit olarak buradan gidip 95 yıl boyunca hem dilini saklamış, hem özlemini. Yine İzmir’de sıklıkla karşımıza çıkan mülteci göçmenler; herkesin Suriyeli diye yaftaladığı ama Pakistanlı ve Afgan, hepsi Arap da olmayan, içlerinde Türkmenler de var, başka milletler de var, başka dine mensup olanlar da var. Biraz bu insanların hikâyesi, “yerinden edilenlere” dediğimizin içerisinde bu insanlar var.

“O Evin İçerisine Korkulan Her Şeyi; İnsanları, Ötekileri, Hayaletleri, Perileri Hepsini Yerleştirdik”

“Gukla” filminden

A.A.D.: Filminizi korku-gerilim-fantastik janrına dahil edebiliriz diye düşünüyorum. Böyle bir kalıba sokmalı mıyız bilemedim. Neden meramınızı bu janr içinde anlatmak istediniz?

E.U.B.: İzmir’in tekinsizliği deyince tabii… Biraz türler arası geçiş var evet; saf korku değil, absürtü de içinde taşıyor. Fantastik diyorum ben, yani hepsinin içinden geçen bir hali var. Mesela Alman dışavurumcu sinemasında, o baskıcı sistemlerin insanları maruz bıraktığı durum, başka türlü korkularla açığa çıkıp psikolojik olarak anlatıldığında çok etkileyici oluyor. “Çığlık” tarzı Amerikan korku filmlerinden bahsetmiyorum. Son dönemde İsveç korku filmleri de kültürel korku türü üzerinden. Ben normalde korku filmlerinden korkan bir insanım, yani nasıl böyle bir korku türünün içine girdiysem!

(kahkahalar)

Ö.C.: Zaten Gülengül korkuyu işaret edince oraya geçmek istedim ama ben de korku filmi izlemeyi tercih etmiyorum normalde. Çocukluğumuzdaki oyunların içerisinde -bizim filmimizdeki ev gibi- insanların bıraktığı mekânlar bile korkuyla soslanmış mekânlardı. İnsanlar, yerinden edilenlerin hikayesini biliyordu.

A.A.D.: Çok acı hikâyeler elbette. O bilinçte miydiniz peki çocuklukta?

Ö.C.: Değildik. İnsan büyüyünce onun peşine düşmeye başlıyor. Korktuğumuz şeyin ne olduğunu bilmiyorduk, o perilerin kim olduğunu da bilmiyorduk. Bu biraz onun yolculuğu oldu aslında. Biz perilerle buluştuk ve tanıştık sonrasında. Başında da söylediğimiz gibi ev, ana karakterimiz bizim. O evin içerisine korkulan her şeyi; insanları, ötekileri, hayaletleri, perileri hepsini yerleştirip sonra tekrar çağırabiliyorsun çocukluğundan geriye. Ama bugün çağırdığın için onların politik alt yapısı da oluşmuş oluyor. Bir kentin içerisinde sosyal ve psikolojik altlıkları da oluşmuş oluyor hikâyeyi kurarken. Geçmişten getirdiğin, bugün tekrar inşa ettiğin bir şeye dönüşüyor. Bir de bugünümüzden çok şey var içerisinde. O açıdan bizim için de ilginç bir deneyimdi. Yani başlarken böyle başlamamıştık ama sonra yol aldıkça bayağı zengin bir alt metin oluşmuş oldu.

A.A.D.: Zengin alt metin var, zengin de bir teknik kadro var. Ziya Kasapoğlu var, Erdem Helvacıoğlu var, Meral Aktan var. Bu isimler bir araya nasıl geldi?

E.U.B.: Bu hikâyeyi başka türlü hayata geçirme fikri olamazdı diye düşünüyorum. Başlagıçta Nesra ile konuştuğumuzda en profesyonel kişileri düşündük. Görüntü yönetmenleri üzerine biraz araştırma yaptık. Benzer bazı filmleri izleyip o filmlerin görüntü yönetmenlerine ulaşabilir miyiz diye baktık. Nesra’dan Ziya Kasapoğlu önerisi geldi. Ziya’nın çalışmalarına baktık ve tabii çok sevdik. O da projeyi okuyunca çok inandı.

A.A.D.: Buradan devam ederek sorabilirim; filminizin görüntü dilini nasıl kurdunuz?

E.U.B.: Ziya bizim hissimizi çok iyi anladı. Bazı filmler izleyip, referans görüntüleri paylaştık onunla. Herhangi bir çatışma, ayrışma olmadı aramızda. Daha sahneyi kurarken şöyle bir şey mi, böyle mi derken Ziya kamerasını kurup “bir bakın” diyordu ve tam hayal ettiğimiz kadrajları yaratıyordu.

Ö.C.: Senaryo oluşmadan, daha fikir aşamasındayken birçok insanın ilgisini çekmişti. Senaryo oluşmaya başladığında bütün bileşenler sahip çıkmaya başladı; hikâyenin samimiyetine, gücüne inanıp dahil olmak istediler. Biz hem yorduk hem zorladık, onlar biraz idare etti bizi.

E.U.B.: Meral’in yaptığı işlerden de etkilenmiştim. Mesela Fikret Reyhan’ın bir filminin sanatına baktığımda o hikâyeyi bütünleyen bir çalışması olduğunu gördüm. Tamam yönetmenin dünyasını kuruyor ama demek ki yönetmenle iyi çalışıp o evreni oluşturabiliyor. Meral de çok yaratıcı biri, çok yaratıcı çözümler buluyor. Sen hayal ediyorsun, o hızlı bir şekilde, üstelik ekibini yönlendirerek değil bizzat kendisi, malzemelerini alıp girişiyor işe. Erdem Helvacıoğlu; yaptığı film müziklerini çok beğendiğim biri, Amerika’da yaşıyor. Serdar Kökçeoğlu aracı oldu tanışmamıza sağ olsun, senaryoyu gönderdik, ilgisini çekti ve kabul etti.

Ö.C.: Kurgucumuz Erhan (Acar) senaryoyu okudu ve çekimler sırasında sette oldu.

E.U.B.: Erhan, İzmir’e geldi ve 3 gün gece-gündüz bizimle çalıştı. Mesela seslerle de çalışarak bir ön kurgu hazırlayıp bize gönderdi.

A.A.D.: Tekniğiyle ilgili bir sorum olacak. Benim görebildiğim kadarıyla bu filmin ışık devamlılığında bir sorun varmış gibi ama bir yandan da bunun bir hayalet hikâyesi, fantastik bir hikâye olduğunu kendime hatırlatarak bu tip “arızaların” sinematografik olarak anlatıyla uyuştuğunu da biliyorum; aks atlatılan yerleri de vardı çünkü…

E.U.B.: Işıkla kurulan bir oyun var. Yani aslında spoiler oluyor ama…

(Kahkahalar)

A.A.D.: Konuşmayabiliriz bunu, belli ki bilinçli bir tercih.

Ö.C.: Şöyle anlatayım; özellikle gece eve sıkışmış korkudan kurtulmak istedik ama sonra hikâyenin kendisi bazı yerlerde oraya girdi. Bilinçli bir şekilde de orada tekrar ışığı kullandık. Devamlılık hatası gibi görünen şey bilinçli tercihimizdi yani.

“İki Yönetmenli Çalışma, Bir Rızalık İlişkisi Aslında”

Emine Uysal Berger, Özgür Ceylan / “Gukla”nın setinden

A.A.D.: Bundan sonra iş birliğiniz devam edecek mi? Konuştuğunuz ya da üzerinde çalıştığınız ortak bir projeniz var mı?

Ö.C.: Şu an için ortak konuştuğumuz bir proje yok ama şahsi olarak aklımızda olan projeler var. Belki yine birlikte bir şeyler yapabiliriz günün birinde. Evet, “Gukla”yı birlikte kotardık ama iki yönetmen demek, iki bakış, iki farklı hayat demek. Bu çok zor bir şey. Çünkü gerçekten de kişisel isteklerin baskın olduğu bir alan reji kısmı. “Sinema yönetmen sanatıdır” diye kocaman bir cümle var ya şimdi burada, yönetmenler var. İki yönetmenli çalışma, bir rızalık ilişkisi aslında…

E.U.B.: Tüm kararlar içimize sinerek oldu evet ama bazen yetiştirmeye çalıştığımız sahneler oldu. Bazı durumlarda ben bir tane daha sahne çekilsin istiyordum. Biri tamam diyor ama ben bir tane daha görmek istiyordum vs. Birinin tamam dediğine, öteki tamam demediğinde set aksayabiliyor. “Yönetmen setin tanrısıdır” derken bir yandan da bütün seti idare etmek zorundasın; sete gerilim yansıtmamaya çalışıyorsun. Setin kendisi gerilimli zaten, sen de biliyorsun.

A.A.D.: Espirili bitirmek adına sona sakladım, siz İzmirliler kuklaya gukla mı diyorsunuz?

(gülüşmeler)

Bu “Gukla” nedir, neden filmin ismi Gukla?

Ö.C.: Gukla, kelime olarak ilham aldığımız bir şey. Sözlü tarih benim 2004’ten beri ilgilendiğim bir şeydi. 2013’te bir sözlü tarih projesi için İzmir’den yerinden edilenlerin hikâyesini topluyorduk. Orada biriyle tanıştım; İzmir yangını sonrası, mübadele anlaşması öncesi İzmir’i 7 yaşındayken terk etmek zorunda kalmış İzmirli bir kadınla. Birebir onun kullandığı şekliyle deşifre ettik. Guklanın hikâyenin içerisinde güçlü bir yeri vardı ve biz bunun isim olarak doğru bir imge olduğuna karar verdik. Biz de kukla mı gukla mı diye baktık. Gukla, bir İzmir diyalekti, bir İzmir ağzı, böyle kullanıyor İzmirli Rumlar. Bu arada kukla değil; gukla, oyuncak bebek demek.

Diğer Yazılar: Arzu Arda Deger
Yorum bırakın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir