EVİN HAFIZASI: MANEVİ GICIRTILAR

Ev yuva mıdır, yoksa yalnızca barınma hakkını kullandığın, hayatını tamamlayan geçici bir durak mı? Bu soruya hemen bir cevap aramıyorum. Belki de tam tersini yapıyorum; cevabı sorunun içine, evin odalarına, gıcırdayan parkelerine saklıyorum. Manevi Değer (Sentimental Value), “Neden izlemeliyim?” sorusuna tek cümlelik bir yanıt verebileceğiniz nadir filmlerden: Ustalık işi bir filmi, tam da zamanındayken izlemek istiyorsanız, bu filmi kaçırmayın.

Ancak bu basit öneri filmin hakkını yeteri kadar veremez. Çünkü yönetmen Joachim Trier, bu filmde nesneyi öze karıştırmayı başarmış. Öyle ki; sanki çocukluğumuzdaki o hanımeli çiçeğinin dişil organını taç yaprakların arasından yavaşça çıkarıp, köke doğru sürterek aldığımız o tek damla özü dilimizin ucuna değdiriyor. Tadını hemen almıyoruz; biraz bekliyoruz, aroma damağımızda yavaşça yayılıyor. Film de zihnimizde tam olarak böyle çalışıyor.

Hikaye tanıdık ama bir o kadar da yabancı. Gustav, özgürlüğüne düşkün olduğu için karısını ve iki kızını geride bırakıp kapıdan çıkmış bir baba. Büyük olan Nora, küçük olan Agnes. Evin annesinin adı neredeyse hiç yok; varlığı sadece mesleği üzerinden tanımlanıyor. Kızlar ise babaları yokken tomurcuklanmış, büyümüş, kendi hallerince hayata tutunmuşlar. Nora belki de tutunamamış, Agnes’e verdiği desteğin bile farkında olmadan savrulmuş. Hikayeye annenin ölümüyle giriyoruz. Kapı açılıyor ve baba geri dönüyor.

Filmin sonbahar atmosferiyle açılışı zihnimde ara sıra öne çıkan o eski dizemi canlandırıyor:

“Her yaz bitiminde ilkokul gelir aklıma; yazmak lazım bir sayfada: Geçen üç ayda ne yaptık acaba!”

Nora da o Eylül ayında kendi duygularını ev üzerinden, evin nesneleri üzerinden anlatıyor. Çünkü ev, bir anlatı mekanına dönüşüyor; nesneler duyguların taşıyıcısı oluyor. Nesne üzerinden yazmak ve bir filmi nesnelerle kurmak hep sevdiğim, kıymetli bulduğum bir şey. Ahmet Serhat Ak’ın bol ödüllü kısa filmi “Kalem” de tam bu yerden kurulur, derdini bir eşya üzerinden anlatır. Ben de yıllardır hep salonun ortasında duran o halı üzerine bir şeyler yapmak istedim. Özellikle Bahçelievler’de, Kuğu Apartmanı’nda, yedi numarada oturduğum zamanlardaki o halı üzerine… Jeff “The Dude” Lebowski’nin halısıyla bir ilgisi yok ama.

Nora artık bir tiyatro oyuncusu. Duygularını sahnede, canlı bedenlerle, her akşam yeniden kurulan bir ilişki içinde var ediyor. Gustav ise bir yönetmen. Nora’nın tiyatroda var olmasıyla Gustav’ın sinemaya tutunması arasında sessiz ama müthiş bir karşıtlık var: Biri kontrol edilemeyen, canlı ve her an dağılabilecek bir alan; diğeri zamanı donduran, çerçeveleyen, kurguyla yeniden yazılabilen bir mecra.

Gustav’ın Agnes’i oynattığı o film, bir baba hikayesinden çok bir suçluluk kaydı gibi duruyor. Torununu filminde oynatmak istemesi, kaçırılmış babalığın dede kimliğiyle telafisi değil; yalnızca kendi hikayesini yeniden kurma ihtiyacı. Son senaryosunu Nora’ya bir özür gibi sunması da bundan. Zamanında söylenememiş cümlelerin, tutulmamış sözlerin telafisi… Ama film şunu yüzümüze çarpıyor:

Bazı özürler, ne kadar ustalıkla yazılırsa yazılsın, sahnede karşılığını bulmuyor.

Manevi Değer, çatışmasını yüksek sesle kurmayan bir film. Dramını bağırarak değil, sessizce biriktirerek ilerliyor. Trier’in kamerası karakterlere mesafeli ama soğuk değil; onların alanına giriyor ama ihlal etmiyor. Ev, film boyunca hem sığınılan hem de boğucu bir mekan. Gustav’ın annesinin faşizme esir düşmüş travması ise bize bir belgesel anlatıcılığıyla aktarılırken, evin “kaçış” olduğunu sert bir şekilde düşünmemizi sağlıyor. Ev bazen sığınak değildir; bazen kaçılması gereken ilk yerdir. Gustav’ın o kapıyı kapatıp gitmesi, belki de sandığımız kadar basit bir özgürlük arayışı değildi.

Joachim Trier’in asıl ustalığı ise finalde ortaya çıkıyor. Seyirciyi manipüle etmiyor, bize rahatlatıcı bir katharsis, mutlu bir aile tablosu sunmuyor. Seyircinin görmek istediği sonu değil, karakterlerin yaşayabileceği tek dürüst sonu seçiyor. Bu tercih filmi daha az konforlu ama çok daha sahici kılıyor. O boşlukta bizi, kendi aile ve bağ kavrayışımızı yeniden tartmaya mecbur bırakıyor.

Meğer yazının başındaki soruya cevap arıyormuşum. Ama cevabı bir cümleyle değil; evin içinde dolaşarak, nesnelere bakarak, o kapıdan girip çıkanlara dikkat ederek belki de soba bacasından kulak kabartarak buluyormuşum.

Kapıdan çıkarken şunu hatırlamalı:

Ya dönüş yoksa.

Diğer Yazılar: Barış Arslan
GÜNDÜZ MNEMOSYNE GECE MNEMOSYNE
Ölülerle son bir temas daha kurmak fikri akla gelir elbet. Son kez...
Devamını Okuyun
Yorum bırakın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir