YARALI BİR NİDA: BİR AHMET TELLİ BELGESELİ

Belgesel, “Gün biter gülüşün kalır bende, anılar gibi sürüklenir bulutlar” dizelerinin Banu Kırbağ‘ın sesiyle davet ettiği bir tanıklıkla başlıyor. Belgeselin yönetmeni Emin Şir‘in, kendi çektiği arşiv görüntüleriyle örülü şekilde de ilerliyor. Girişteki ve kapanıştaki seslendirme metinlerini yapay zeka ile seslendirerek eklemiş. Bunlar da aslında Emin Şir’in Hayal Dergisi’nin Ahmet Telli dosyasında (Sayı 87) kaleme aldığı kendi yazısından alınma. Ortadaki gövde ise tamamen Ahmet Telli’nin kendi sesi, kendi anlatımı. Bu teknik ayrıntı önemli; çünkü yapay zeka burada bir tanıklık üretmiyor, yönetmenin kendi kalemini seslendiriyor. Asıl ağırlık, hep olduğu gibi, kamera karşısında konuşanın kendisinde kalıyor.

“Ey şair yine bölük pörçük anlattın, yine eksik bıraktın bir şeyleri…” Ahmet Telli, Dövüşen Anlatsın

Ahmet Telli – Mehmet Özer Arşivi

Film bu yüzden bir biyografi değil. Yara ile onur arasındaki ince çizgide duran bir hafıza kaydı. Ahmet Telli, insan kalmanın bedelini kalemiyle ve duruşuyla ödemiş, mağrur bir nida olarak çıkıyor karşımıza. Anlatının biçimi de bu fikri destekliyor. Söyleşi bir stüdyoda değil, 12 Eylül Utanç Müzesi’nde, yürüyerek yapılıyor. Emin Şir ile Telli, “evvel giden” yoldaşların fotoğrafları önünde duruyor, bazen uzun uzun bakışıyorlar; kamera bu bakışmayı kesmeden tutuyor. Film bu yüzden bir soru-cevap değil, bir yürüyüş. Geçmiş, mekânın kendisinden sıyrılıp geliyor.

Çocukluğun Tozlu Yolları

2 Aralık 1946, Çankırı’nın Eskipazar ilçesi. Öğretmen bir baba, ev hanımı bir anne, büyükannesinin Çerkez masallarıyla sarmalanan bir çocukluk. Dedesinin yılkıya bıraktığı iki tay bir yıl sonra köye dönerken trenin altında kalır, beyaz köpekleri Alaş bir gün ortadan kaybolur. Telli’nin kameraya söylediği gibi, bunlar tanıdığı ilk ölümlerdir. İnsanların da ölebileceği fikri henüz aklına gelmemiştir. Okuma tutkusu da erken başlar. Babasının getirdiği Ziraat Bankası cep ajandalarına günlükler karalar; öğretmen okulunda matematik defterini bir “sarı defter”e, kendine ait bir şiir defterine dönüştürür. Şiir okuması da geçe kalmamış, ilkokuldayken eline mikrofonu almıştır.

Ahmet Telli

İlk Bedeller

Anlatı ilerledikçe film, yazının bedelini de göstermekten kaçınmıyor. Samsun’da çıkan küçük bir kasaba gazetesi olan Çaltı’da yayımlanan, siyasi hiçbir şey içermeyen bir yazı yüzünden bir öğretmeni tarafından atölyeye çağrılıp, “Moskof’un uşağı mısın, maşası mısın” sorusunun ardından, elindeki maşayla bayılana kadar dövülür. İlk yazısının bedeli, ilk sopadır.

Sürgünler de art arda gelir. Bir öğretmenin arabasının devrilmesi olayında, suçu olmadığı hâlde Kayseri Pazarören’e sürgün edilir. Öğretmen olarak atandığı Tekirdağ Hayrabolu’da bu kez Türkiye İşçi Partisi üyesi olduğu gerekçesiyle köy muhtarının şikâyeti üzerine ikinci bir sürgün yaşar. Genç bir öğretmen için sürgün, sıradan bir yer değişikliği değildir. Bu bir dışlanma, bir yok sayılmadır.

Ahmet Telli

Yoldaşlık ve Usta

Gazi Eğitim Enstitüsü 1969-71. Bu yılların en kalıcı mirası, yoldaşlık kültürüdür. Birbiri için polisin önüne atılma, coplanacak arkadaşın önüne geçme refleksi. Hasanoğlan Öğretmen Okulu’nda tanıştığı İbrahim Kaypakkaya ile aralarındaki bağ, bu kültürün belki de en dokunaklı örneğidir: Telli okuldan sürgün edildiğinde, herkes ondan uzaklaşırken, valizini elinden alıp istasyona kadar onunla birlikte yürüyen Kaypakkaya’dır. Aynı yıllar, yalnızca siyasal değil, edebi yoldaşlıkların da kurulduğu yıllardı. Rüzgârlı Sokak’ta Enver Gökçe’yi, Ahmed Arif’i, Hasan Hüseyin’i tanır. Hasan Hüseyin’in gizlice verdiği, ele geçmesin diye altına sadece “Usta” yazılan Nâzım Hikmet şiirleri, onun şiirle ilk gerçek karşılaşmasıdır.

01 Mart 2026 – Ahmet Telli Kavuşması

Sönmeyen Işık

Film, yine fotoğrafların önünde biter. Eski fotoğraflara bakarken söylediği “… geride bıraktığımız birbirimiz için ölme kültürüdür”. Bugünün kuşaklarının bu mirasa aynı sadakatle bakıp bakamadığını sorar kendine, açık bir yanıt vermeden. Belgeselin vasiyet gibi duran son cümlesi hafızada kalır. “Birbirimizin sıcaklığını duymayı kaybedersek dünya üşür, yoldaşlık üşür.” 10 Temmuz 2026’da aramızdan ayrılan Ahmet Telli, ardında yaralı bir nidadan yükselen, hiç sönmeyecek bir hakikat ışığı bırakıyor.

Ahmet Telli

Film Devam Ediyor

Belgesel burada bitiyor, ama tanıklık bitmiyor. 12 Temmuz’da, dostu Mehmet Özer‘in uğurlama töreninde söylediği sözler, filmin bıraktığı izi bir adım öteye taşır. Mehmet Özer, Ahmet’in vasiyeti varsa bunun şiirleri olduğunu söylüyor. Ardından yılların dostluğunu tek cümlede özetliyor. “Ahmet’in dolma kaleminden damlayan mürekkebiz hepimiz.” Sonra, kırk yıllık bir dostluğun ardında kalan boşluğu itiraf eder. Bu kalbin çok ölüm gördüğünü, bu gözlerin çok ölüme ağladığını, ama ilk kez bu ölümden sonra kendine “ben de ölebilirim” dediğini söyler. Özer’in konuşması, Telli’nin şiirinin kime ait olduğunu da netleştirir: rüzgâr kanatlı dizeler herkese dağılsın. İşçilere, yoksullara, çocuklara, kadınlara, öğrencilere; Kürtlere, Türklere, Ermenilere, Çerkezlere, Rumlara, Ezidilere, Keldanilere.

“Şiir yazan bir adamın fotoğrafı var yanımda, Kendini ölümlü sanıyor onu getirdim ganimettir.” Ahmet Telli, Geldim İşte

12 Temmuz 2026 – Uğurlama Töreni

Ben de Görsem

Diğer Yazılar: Barış Arslan
HAZİRANDA ÖLMEK: “UNUTUŞ”
Haziran’da ne çok ölen var. Her yıl aynı günlerde aynı isimler dolaşmaya...
Devamını Okuyun
Yorum bırakın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir