UNDINE

“Ne zaman ormandaki açıklıktan geçsem de dallar önümden kaçılıp açılıverse, sürgünler kollarıma vurarak suları alıp götürse, yapraklar saçlarımdaki damlaları yalasa, Hans adında birine rastladım hep.“1

Alman mitolojisinde zarafeti ve naifliğiyle meşhur bir mitos olan Undine, ormanın derinliklerindeki göletlerde ve nehirlerde yaşayan bir su perisidir. Neredeyse güzel olan her şeydir onu var eden, varlığında kötülüğe yer yoktur. Fakat sahip olduğu hiçbir güzellik, ona ihtiyacı olan yegane şeyi, sevgiyi veremez. Sevmek ve sevilmek ister Undine, çünkü ancak sevdiği zaman bir ruha kavuşabilecek, varlığını sevgiyle taçlandırabilecektir.

“Ah siz erkekler! Siz canavarlar! Hans adındaki siz canavarlar! Hiç unutmayacağım, Hans adında! […] Hans olması gerekiyor birinin adı; hepinizin adı böyledir, biriniz ötekiniz gibi Hans.”1

Undine ne zaman su yakınlarında toprağa çıksa bir erkekle, bir ‘Hans’ ile karşılaşır ama bu karşılaşmalar her defasında hüsranla sonuçlanmıştır. Toprak ona su kadar şefkatli yaklaşmaz hiçbir zaman. Ama Undine gene de bir parça sevgi için çıkar toprağa ve insanları tanımaya, onlara ayak uydurmaya çalışır. Çünkü mevcudiyeti bir erkeğin sevgisine bağlıdır. Fakat toprakta, topraktan gelenlerin sonsuz kuralları, bitmek tükenmek bilmeyen yasaları vardır. Toprakta tüm kurallar erildir; tüm düşünceler onların çıkarları üzerine kuruludur. Basit ihtiraslarından dolayı sevmeyi bile beceremeyen yaratıklardır onlar ve kurdukları bu düzende kadınların, onların kurallarına biat etmelerini isterler. Toprakta kadın ‘öteki’dir, bir özne olmasına izin verilmemiş, sözleri ertelenmiştir. Basmakalıp normlarla zihinlerine zincir vurulmuştur yüz yıllarca. Her şeye rağmen Undine şans verir onlara ve içlerinden bir Hans’ı sever. Ama en sonunda kırılır ve yarım kalır. Hayatına giren hiçbir Hans, Undine’nin gök kubbeye sığmayan aşkına layık olamaz.

“Ben de susarım o zaman“ der Undine.“Tüm öfkemi sessizliğimle bastırıp suya dönerim“. Fakat bu kez de su kabul etmez Undine’yi. Suya dönebilmesi için ona ihanet eden erkeği öldürmek zorundadır. Ancak o zaman onu arındıran, yaralarını saran suya kavuşabilir…

“Beni terk edersen seni öldürmem gerekir; bunu biliyorsun değil mi?”

İnsanlık tarihi boyunca zaman ve mekan değişmiştir, hikayeler ise baki kalmıştır. Mitolojik bir hikayeyi modern zamanlara uyarlayan Christian Petzold’un Undine’si tam da bu noktada başlar. Sudan toprağa çıkan Undine, Berlin şehrinin kentsel gelişimi ve dönüşümü hakkında konferanslar veren bir tarihçidir. Burada bir şehir olarak Berlin’e en az ana karakterler kadar büyük bir görev düşer. Petzold, savaşlardan harabeye dönen, yıkımlara uğrayan ama her şeye rağmen yeniden ve yeniden restore edilen Berlin şehri ile Undine arasında bir paralellik kurar. Tıpkı Berlin gibi Undine, her aşkından sonra yaralarını kendi başına sarar, kırık kalbini kendi onarır ve sevginin peşinden koşmaya devam eder. Kalbi, Berlin gibi yıkıktır oysaki; ne o acılarını unutabilir ne de Berlin bütün restorasyon çalışmalarına rağmen savaşın izlerini silebilir. Berlin ve Undine için geçmişin bir yere gittiği yoktur. Geri alınamayan bir geçmiş zamanın sızısıdır en derinlerde duyulan.

Ingeborg Bachmann’ın “Undine Gidiyor” öyküsünün aksine, Petzold toprakta da sevginin filizlenebileceğine inanmak ister. Belki Undine’yi trajik sonundan kurtaramayacaktır, ama en azından gerçek sevgiyi tatmadan suya dönmesini önleyebilecektir. Undine suya dönmeden önce, büyük savaşlar görmüş Berlin kadar yıkıktır. Payına kırgınlık düşmüştür insan topraklarında. Artık dönmeye hazırken bir kafedeki akvaryuma dalar gözleri. Filmde Undine ile Christoph’un birbirlerine büyük bir sevgi beslemeleri, akvaryumun patlamasıyla eş zamanlı gerçekleşir. Undine’nin toprakta olup biten kötülüklere karşı dirayeti sudan gelir, ve aşkı da her zaman suya yakınken bulmuştur. Petzold, Bachmann’ın hikayesinde olduğu gibi, Undine’nin su aracılığıyla sevgiyi tekrar bulmasını sağlar. Böylelikle Petzold, aşka inanması için Undine’ye yeni bir kapı aralar.

“Başkaldırı erkeklerde görülmeyecek bir şekilde kadınlarda vardır. Ancak ataerkil çağın acımasız egemenliği, kadının başkaldırışını darbeler altında tutup onu sindirip saklamıştır. Biz kadının başkaldırışı yerine onun günahını görüyoruz. Ve kadın kendisi bile kendi başkaldırışından vicdan azabı duyuyor.” 2

Bachmann’ın öyküsünden her anlamda ilham alan Petzold’un, Berlin ile Undine arasında kurduğu bir diğer bağlantıyı toplumsal cinsiyet rolleri üzerinden okumak mümkündür. Bir kadın olarak Undine, yüzyıllarca ‘öteki’ kılınan, sistemli bir gayretle metalaştırılan kadınları refere eder bir bakıma. Toprakta işler eril zihniyetin istediği şekilde yürür. Kadınlar eril iktidarın seçtiği rol modellere uygun yaşamaya, ve özneden çok nesne olarak kalmaya itilmiştir. Undine gibi nice kadının benliğine ket vuran, sınırlarını çizen eril figürler, Bachmann’ın deyişiyle ‘Hans’lar her zaman olmuştur. Petzold filmde, Undine’nin bir önceki erkek arkadaşı Johannes aracılığıyla eril zihniyetin toksikliğine vurgu yapar. Aslında bu eril figürlerin bir tarihi yoktur; Petzold’un filminde Johannes, Bachmann’ın öyküsünde Hans’tır. Tarih boyunca isimler değişmiştir ama eril zihniyetin toksikliği daim olmuştur. Medusa’dan Undine’ye, antik dünyadan modern dünyaya hiçbir zaman kadına söz hakkı tanınmamış, kendilerini anlatmalarına izin verilmemiştir. Bu yönüyle “Medusa’nın Kahkahası“ kitabıyla Hélène Cixous ve “Undine Gidiyor“ eseriyle bir mitosu öyküleyen Ingeborg Bachmann gibi düşünürler, erkek egemen toplumunda kadının yerini eleştirmekle kalmayıp bu mitoslar aracılığıyla kadınların sesi olmuşlardır. Bu noktada ‘bir kadın olan’ Undine aracılığıyla Petzold, kadınların tıpkı eski Berlin gibi yağmalandığını, zihinlerinin kuşatıldığını vurgulamaktan kaçınmaz. Belki savaşın garabeti unutulmayacaktır ama kadınlar da tıpkı modern Berlin gibi iyileşmekten vazgeçmeyeceklerdir.

Bir sahnede Undine ile Christoph suya dalış yaptıklarında Undine, kozmik bir gücün etkisiyle kendisinden geçer ve Christoph onu kurtarır. Undine yanında asırlık bir lanet taşıyordur, ve Johannes’ı öldürmeden su kabul etmeyecektir onu. Fakat burada Petzold, romantik bir üsluptan ziyade hikayeye sosyo-politik bir duruş kazandırır. Undine’ye kendi kaderini çizme şansı verir. Böylelikle Undine aşkına karşılık vermediği için eski erkek arkadaşı Johannes’ı öldürmekten vazgeçerek kendi benliğini yaşamayı ve özne olmayı seçer. Artık o eril iktidara boyun eğmeyecek ve kendi sonunu kendi belirleyecektir. Bir cinayet daha işlemeyerek başkaldırmıştır onun mitosunu yazıp çizenlere. Petzold’a kadar onun hikayesinde gerçek sevgiye yer yoktur, cinayetleri her defasında sevilmediği için işlemiştir. Fakat bu kez aradığını bulmuştur, trajik bir sonla kaybedecek olsa da Christoph ile gerçek sevgiyi deneyimlemiştir. Filmin sonunda topraktan gelenlerden sevgiyi bulamadığı için değil, ona sevgiyi tattıran Christoph için öldürür Johannes’ı. Belki zor bulduğu aşkı kaybedip suya dönmek zorunda kalacaktır ama eril zihniyete karşı kazanmıştır. Buruk da olsa zafer zaferdir.

İmgelerle düşünceleri berraklaştırmanın en iyi yolunun bir mekandan beslenmek olduğundan söz eder Petzold. Bazen seyirciye hisleri geçirebilmenin yegane yoludur mekan kullanımı. Petzold, filmlerinde gerçekle gerçeküstünün ayırt edilebilirliğini ortadan kaldırabilmek için zamanla oynar, onları birbirine karıştırır. Böylelikle bir önceki filmi Transit’te olduğu gibi seksen yıllık bir tarihin ya da miladın bile öncesine dayanan hikayelerin dahi doğru mekan kullanıldıktan sonra tesirli olacağını filmleriyle göstermiştir.

Zaman ve mekan değişir, hikayeler ve onların hissettirdikleriyse bakidir. Petzold bu sırrı çözmüş olacak ki her filminde beni etkisi altına alan büyü Undine’de de devam ediyor. Bu büyünün bir diğer ortağı, bu yazıyı kaleme alırken de sonsuz kere dinlediğim Bach ve nadide eseri Concerto in D Minor, BWV 974 – 2. Adagio’dur hiç kuşkusuz. Yazıyı, bu eseri dinlerken okumak daha bir anlamlı olacaktır.

¹ Bachmann, Ingeborg (1961): ”Das dreißigste Jahr”, Sy. 179
² Cixous, Hélène (1975): ”Le Rire de la Méduse”, Sy. 179

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.