Charlie Polinger’ın gençlik anılarından yola çıkarak çektiği ilk uzun metrajı The Plague, 2025 Cannes Film Festivali’nde prömiyerini yaptı. Ergenliğin fırtınalı sularında yüzen film, 2003 yılında bir yaz kampında geçiyor. Çocukluk ile yetişkinlik arasındaki çalkantılı eşikte, kimlik arayışı ve bireyselleşme sürecinin zorluklarını ölçülü bir dille ele alıyor.
“Yaşamın hiçbir döneminde kendini bulma umudu ile kendini yitirme tehdidi bu kadar iç içe değildir.” (Erikson)
Yaz kampına yeni katılan Ben (Everett Blunck), Jake (Kayo Martin) tarafından yönetilen sutopu grubuna uyum sağlayabilmek için onunla iyi arkadaş olmaya çalışan, sessiz ve uyumlu bir çocuktur. Cilt rahatsızlığından dolayı veba olduğu iddia edilerek gruptan dışlanmış Eli (Kenny Rasmussen) ile yakınlaştığında, korkularıyla yüzleşmeye başlar.
Ergenliğin içsel kaygıları ve sosyal hiyerarşilerini işleyen Polinger, sutopu sahasını rekabetin ateşiyle kızışan bir cepheye çeviriyor. Su, çatışmaları sakladığı kadar yansıtan bir mercek işlevi görüyor. Dışarıdan bakıldığında oyun gibi duran bu karşılaşma, aslında bir aidiyet savaşının sahnesi. Büyüme evresinde yaşanan akran baskısının yıkıcı etkilerini gözler önüne seren film, kalıcı izler bırakan zorbalığa bir ad veriyor: Veba. Bu metafor, korkuyla şekillenen normların nasıl kitlesel zulme dönüşebileceğini çarpıcı bir şekilde simgeliyor.
*Yazının bundan sonrası, sürpriz bozan detaylar içermektedir.

The Plague, yaşanan mücadeleleri yetişkin varlığının neredeyse hissedilmediği bir ortamda açığa çıkarıyor. Kamptaki sorumluluk tek bir kişiye, çocukların antrenörü Daddy Wags’e (Joel Edgerton) ait. Wags, iyi niyetli olmasına rağmen gençlerle kurduğu ilişkide sınırlı etkiye sahip bir karakter. Otorite figürlerini geri planda tutan bu yaklaşımda, odak çocukların bakış açısına yerleşiyor ve anlatı daha gerçekçi bir perspektif sunuyor.
Ben ve Jake’in çatışması, aidiyet ve kimlik temalarının anlam kazanmasında önemli bir rolde. Annesinin kararıyla Boston’dan ayrılarak kampa gelen Ben, Eli ile yaptığı konuşmada hayatındaki kopuşu açıkça dile getiriyor. Babasından uzaklaşması ve yabancı bir ortamda kabul görme arayışı, onu hem duygusal hem de sosyal olarak zorluyor. Öte yandan annesini kaybeden Jake’in, farklı bir aile dinamiği içerisinde büyüdüğünü öğreniyoruz. Kontrol ve güç arayışı, onun derin bir duygusal boşlukla mücadele ettiğini gösteriyor.
Gençlerin birbirleriyle kurduğu ilişkiler, sosyal düzenin mikro bir yansıması esasen. Ben’in yaşadığı ahlaki ikilemler ve Jake’in uyguladığı baskı eminim ki birçoğumuza tanıdık gelmiştir. Birinin sessizlikle, diğerinin tahakkümle baş etmeye çalıştığı yoksunluk hali, akış boyunca görünmez bir gerilim alanı yaratarak zorbalıkla kurulan kırılgan bir topluluğun temel dinamiğine dönüşüyor. Çocuklar arasındaki şiddeti bireysel kötülükten ziyade aksayan ilişkilerden doğan ve kolektif üretilen bir erkeklik pratiği olarak çerçeveleyen film, korkuyu topluluk içindeki zalim davranışların hızla sıradanlaşması ve sorgulanmaz hâle gelmesinde görünür kılıyor. Belki de en dehşet verici olan, hayatın sert gerçekleriyle ilk kez bu dönemde yüzleşmek zorunda kalmamızdır.

Acımasızlığın şefkatten çok daha hızla yayıldığını vurgulayan The Plague, zekice yazılmış ve özenle çekilmiş bir yapım. Başlıca ilham kaynakları arasında The Shining, Full Metal Jacket, Beau Travail ve Carrie’yi gösteren Polinger, ilk uzun metrajında hem cesur hem de ölçülü bir tutum içerisinde. Hikâye, toplumsal dinamikler üzerine kurulu görece sade bir olay örgüsüne sahip olsa da baştan sona endişe verici bir tehdidin gölgesi altında ilerliyor. Genç oyuncuların başarılı performansı, karakterlerin sıkışmışlığını vurgulayan yakın plan çekimlerle daha etkili hale geliyor. Bu noktada filmin tematik olarak Lord of the Flies’ı akla getirmemesi neredeyse imkânsız. Ancak Golding’in geniş alegorik perspektifinin aksine The Plague, zorbalığın içsel etkilerini ele alış biçimiyle Oyun Alanı’nı (Playground, 2021) daha çok hatırlatıyor.
Steven Breckon’ın sinematografisi ile Johan Lenox’un vokal temelli ses tasarımı, anlatıya yoğun bir atmosfer kazandırıyor. Ergenliğin ruhsal karmaşasını adeta bir iç ses gibi yankılayan müzik, soğuk renk paletiyle bütünleşerek kaygı ve yalnızlık hissini derinleştiriyor. Son saniyesine kadar karakterlerin kişisel sancılarını sarsıcı biçimde gözler önüne seren The Plague, tartışmasız Polinger’in saf yeteneğinin bir kanıtı ve gelecekteki başarılı çalışmalarının müjdecisi.
