TANRI’NIN ELİ

Tanrının Eli,  Sorrentino’nun Evi

Sorrentino son filmi Tanrı’nın Eli’nde planı ve niyeti net bir şekilde kendi ergenliğinin parçalı bir anlatısını sunuyor. Film Sorrentino’nun ‘eve dönüş’ü’ olarak lanse edildi. Bu otobiyografik sayılabilecek filmiyle diğer filmleri arasında tema olarak herhangi bir fark bulunmaması aslında yönetmenin evinden hiç kopmadığına dair bir işaret taşıyor. Hayıflanmaktan duyduğu haz, çürüme ve yavaşça yok olma melankolisi ve elbette nostalji.   Sorrentino, bugünü çöküş ve gerilemeyle dünü ise geçmiş idealizasyonuyla ele alır. Gelecek onun için vaatkar değildir.

Karakterleri de buna dahil edebiliriz. Otobiyografik niteliği olan bir filmde dahi onun kahramanlarını yüce yapan şeyler benzer. Nitelikleri her zaman olumlu olmayan fakat onları sıradışı yapan şeylerin de bu olduğu melankolik, beyaz, heteroseksüel, insansevmez , erkek kahramanlar ve onların değerleri. Ayrıca erkek izleyicide uyandırdığı görsel zevke göre konumlandırdığı kadınlar da her filminin birer sabiti olarak duruyor.  Cinsiyet klişelerini yaşatma tutkusu bazı film afişlerinde dahi görülebiliyor. (Bkz. Youth)

Filmi ilk duyduğumda Maradona’nın Napoli macerası hakkında olacağını düşünüp endişeye kapılmıştım. Bunun pek de iyi bir fikir olmayabileceğini düşünmeye iten sebep ise onun kendine özgü sayılan agrikomik poetikasıydı. Bu poetika esasen İtalyanların kendi varlık biçimlerini kutladıkları ama bu varoluş biçiminin feci unsurlarına da kısmen eleştirel bir tutum sergiledikleri bir bakıştan oluşuyor. İtalyanlıkla eğlenmek ama İtalyanlıktan uzaklaşmadan. Haliyle bu denli ulusal bir komedi biçiminin başka bağlamlara aktarılması epey güç olurdu. Neyse ki film Maradona’dan çok Sorrentino ile ilgili. Her filmi gibi.

Sorrentino sinemasının stilistik unsurlarını düşündüğüm zaman, atmosferin tonunu belirlemek için izleyiciyi anlatının dışına çeken görüntüler, sık sık slow motionlar ve flashbackler, diegetik bir işlev kazandırdığı yürüme sahneleri geliyor aklıma. Fakat Tanrı’nın Eli’nde ondan görmeye alışık olduğumuz şeyler ya yok ya da silik. Film derinlikten, belirsizlikten ve o meşhur barok izlerden yoksun. Sorrentino parçalar arasında bir bütünlük sağlayamayıp klasik anlatıyı bozma maharetini bu kez gösterememiş.

Diğer Yazılar: Barış Saatçı
LİZBON HİKAYESİ
“Birdenbire, Tokyo’nun çalkantılı sokaklarında, bu şehrin geçerli imgesinin yalnızca benim kutsal selüloit...
Devamını Okuyun
Yorum bırakın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir