Soğuk Savaş

Pawlikowski sinemasının en güzel örneklerinden biri bu yılın sonunda izleyiciyle buluştu. Yönetmen, Cannes Film Festivali’nde ‘En İyi Yönetmen Ödülü’ne layık görüldü. 1949 yılının Polonya’sıyla açılan ‘Cold War’ (Soğuk Savaş), tarihsel nitelendirmeleri ve içeriğiyle bir savaş dönemi filmi olmanın ötesinde, bir aşk hikayesinin parçalarını seyirciye sunmakta. Bariz olanın arka planda gösterilmesi ve siyah-beyaz çekimleriyle film, içerik itibariyle de görülenin ötesini anlatmakta başarılı. Yönetmenin 2013 yapımı filmi ‘Ida’yla içerik ve siyah-beyaz çekim açısından benzerlikler barındıran Soğuk Savaş, bu yazıda psikanalitik ve toplumsal içerik açısından incelenecektir.

Film, 1949 yılının Polonya’sında siyah-beyaz açılıyor. Doğu ve Batı bloklarının Berlin’de belirginleşmesi açısından önemli bir tarihte başlayan film, daha bu ilk sahneden, seyirciyi ikiye bölünmüş bir dünyanın anlatılacağı bir hikayeye de hazırlamış oluyor. Bunun yanı sıra, sahnelerin siyah-beyazlığı da renksel bir ikilik sunuyor. Ara ya da farklı bir renge (bir ten rengine, saç rengine, ya da ikircikli duygulara) yer olmayan bir dünyanın içine giriyoruz. Ardından, Komünist Parti’nin hakim olduğu Polonya’da, yetkililerin görevlendirmesi üzerine müzisyen Wictor ve müzik hocası Irena’nın ‘halk kültürü’ oluşturmak için dansçı ve şarkıcı seçimlerini görüyoruz. Birçok kişinin başvurduğu bu seçimler yapılırken, kişilere şarkıları ‘köyde söylendiği gibi’ söylemeleri aktarılıyor. Bu aktarımla, dağılmaktan ne kadar korkulduğunu, derin köklere tutunmaktan başka çarenin kalmadığını, yaratıcılığın bir kenara bırakıldığını da anlıyoruz. Bu sırada, katılımcılardan biri olan Zula ile tanışıyoruz. Zula, bir şarkıyı tek başına çalışan arkadaşına dönüp ‘bu şarkı iki kişi daha güzel söylenir’ diyor. Daha sonraki sahnelerde de görüleceği üzere, Zula’nın ailesel ve toplumsal derin köklere olan inancının zedelendiğini, farklı ve yaratıcı olmakla engellenmek –ve ayrıca bir olmakla iki kişi olabilmek- arasında gidip geldiğini ve bu nedenle zorluk yaşadığını varsayabiliriz. ‘Farklı’ sesi ve karakteriyle Zula’yı Wictor fark ediyor ve ikisinin kopuk aşk hikayesi burada başlıyor. Ve, film boyunca Wictor ve Zula’nın aşk hikayesi üzerinden toplumsal, ilişkisel ve bireysel bölünmeyi izliyoruz.
Zula’nın geçmişi, İrena tarafından araştırılıyor. Babasını öldürmekten dolayı ceza aldığını öğreniyoruz. Wictor’un Zula’ya bunun nedenini sormasıyla da asıl çarpıcı olanla karşılaşıyoruz. Zula şöyle diyor: ‘Babam beni annem zannetti, ben de farklı olduğumu anlatmak için bıçak çektim’. Her farklı parçanın, bir bütün oluşturabilmek amacıyla, ‘aynı’laştırıldığı bir düzende, herkes herkesin yerine geçebilir. Böyle bir düzen, yasakları kendi içinde eritir. Yasak olan, tanıdık olmayanın yaptıklarıyla ilişkilendirilir. Yani, tehdit ve ceza hep dışarıdan gelirmiş gibi görünür. Oysa, ‘aynı’laştırılan düzende asıl tekinsiz olan içerisidir. Yani, düzenin içerisi, ailenin içerisi, hanenin içerisi ve tabii ki iç dünya… Bıçak, keskince ikiye bölünmek zorunda kalınmış bir yapıyı, kendini korumak amacıyla sertçe farklılaşmayı simgeliyor sanki. Köklerini kesip atmak zorunda kaldığını anlatan Zula, içsel çatışmasını da bu çarpıcılıkta ifade ediyor.

Filmde, tarihsel göndermelerle sahneler bir açılıp bir kapanıyor. Dönemin Soğuk Savaş’ından, Zula ve Wictor’un soğuk savaşına geçilmesi gezici topluluğun gittiği Paris turnesinde oluyor. Birbirlerine söz verip iltica etmeye karar veren Wictor ve Zula’dan, sözünü ilk tutmayan Zula oluyor. Sınırların önemi de burada karşımıza çıkıyor. Sınırları aşmak kadar sınırının aşılmasından da çok korkan Zula, Wictor’a verdiği sözü tutamıyor. Ve grupla geri dönüyor. Bir erkekle yaşayabileceği aşk hikayesinde, onunla birlikte bir sınırı aşmanın ruhunda nasıl derin yaralar açabileceğinin karmaşasında sanki Zula. Sahneler boyunca zihne kazınan ‘Dwa serduszka’ şarkısının sözleri bu durum açısından çok anlamlı ve önemli bir metafor sunuyor. İki yürek, dört kara göz, ‘annenin yasak ettiği’ bir düzende bir araya gelemiyor. Bir erkekle sınırların aşılmasından çok korkan Zula, ‘anayurduna’ geri dönüyor. Annenin yasakladığından uzak duran Zula, gezici grubun gösterilerinde önemli bir rol buluyor, alkışlanıyor. Sahneler, birbiri ardına bıçak gibi kesiliyor.

Kopuk kopuk sahneler, ilişkinin ve toplumun kopukluğunu işaret eder gibi. Doğu ve Batı bloklarının sadece siyasi açıdan değil, toplumsal açıdan da bölündüğünü anlatıyor yönetmen. Koyu renkli bir saç rengine bile izin verilmeyen, kurallara sıkıca tutunulan gezici topluluğun içindeki Zula’yı ve kuralların çok da önemsenmediği, barların geç saatlere kadar açık kaldığı, bohem yaşam tarzının hakim olduğu toplumda Wictor’u izliyoruz. Doğu ve Batı’nın soğuk çatışması arasında Zula ve Wictor, zaman zaman birbirlerini izliyor ve buluyorlar. Ancak bu buluşmalar terk edilme/ayrılma anlarını tekrar etmekten başka bir işlev barındırmıyor. Sözlerin olmadığı yerde eylemler tekrarlanır. Çatışma konuşulmazsa, eyleme dökülmeye devam edecektir. Bu düzlemden baktığımızda, Wictor ve Zula’nın çatışmalarının da konuşulmadıkça terk etme eylemleriyle devam ettiğini varsayabiliriz. Bu süre zarfında bir araya gelmeleri ancak Zula’nın ‘kilise dışında evlenmesiyle’ olabiliyor. Kilise vurgusu, filmin başında ve sonunda somut haliyle belirgin. Yönetmenin, ‘Ida’da da kiliseye vurgu yapması önemli. Ida bir kilisede büyür ve filmin sonunda oraya geri döner. Soğuk Savaş’ın ilk sahnelerinde ise savaşın ardından harap olduğunu düşündüğümüz bir kiliseden gökyüzüne bakarız. Otoriteler parçalanmıştır, yıkılmıştır. Parçalanan otoriteler, birbirlerine saldırmış ve ‘kutsal’ olanı dahi yok etmiştir. Koruyan çatılar yok olmuştur. Ama yine de Zula kiliseye tutunmak ister. İçindeki kutsanmış alanın dışında yaşanan bir bağlanmanın onun için bir şey ifade etmediğini söyler. Bu duruma, şu açıdan da bakabiliriz. Zula, Wictor’a ancak ‘dışarıda bir nikah’ sonrasında kavuşabilmektedir. Yani, sadece sınırların olmadığı düzende yapılandırılmış sahte bir bağlılık, sınırsız bir kavuşmayı beraberinde getirebilir. Filmin sonunda, anayurdun yıkılmış otoritesinde birleşebilen Zula ve Wictor’un, bu birleşmelerinin de ancak ölümle olabildiğini görüyoruz. Yani, anayurtta, içeride, hanede bir olmaya dair sınırlar ancak ölümün sınırsızlığında kabul edilebilir oluyor. Ya da birleşmenin cezası ölüm oluyor. Bu sahnede, ‘yolun diğer tarafının manzarasının daha güzel’ olduğunu söyleyen Zula’dan, bu düzende bu aşkın yaşanamayacağını, bu manzaranın sadece ölüm tarafından güzel kılınabileceğini duymuş oluyoruz.

Batıdaki düzende, toplumun farklılaşması kadar bu ikili ilişkinin de farklılaştığını ve buna tahammülün olmadığını izliyoruz. En başta ‘Dwa serduszka’ şarkısı biçim değiştiriyor. Caz tınılarıyla yeniden yorumlanıyor. Sözleri, Wictor’un eski sevgilisi olduğunu anladığımız bir kadın tarafından, yeniden yazılıyor. Kavuşamayanların, yasak bir aşkın şarkısı, ‘sarkacın zamanı öldürdüğü’ bir aşk şarkısı haline dönüşüyor. ‘Aşkta zamanın önemli olmadığı’na dair vurgusuyla bu kadın şair, Zula tarafından aşağılanıyor. Film boyunca birçok sahnede, zamanın ne kadar önemli olduğu vurgulanırken, bir anda karşımıza böyle bir vurgu çıkıyor. Sanki, orada, o kadının sözleriyle, ‘olmaz olan oldurulmaya’ çalışılıyor. Zamanın yasağının, kuşak farkının getirdiği yasağın kalkmasına Zula sinirleniyor. Ve takip eden sahnelerde, Wictor ‘ceza’landırılıyor. Bu sıralamanın, sunduğum ilişkisel düzlemde de anlamlı olduğu düşünülebilir.

Filmin son sahnesi 1961 yılıyla açılıyor. Berlin duvarının tamamlandığı bu yıl tarihsel açıdan, son sahne olan ölüm sahnesi ise toplumsal olanla ilişkisel olanın bağlantısı açısından çok önemli. Bir şehir duvarla somut olarak ikiye bölünüyor. Ve bu bölünmede, duvarın öte yakası yani ‘öteki’, bir diğer yaka için adeta ‘ölmüş’ oluyor. Aşıkların da birleşmek için öldüklerini izliyoruz. ‘Öteki’ni tanımak zor, farklılıklarla dolu bir düzende var olmak zor, iki kişi bir ilişkiyi sürdürmek zor… İyi seyirler… –

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.