Mehmet Güreli Röportajı

Sanatın birçok dalında hem de başarıyla eser üretmek kolay iş değil. Mehmet Güreli ise her yaptığı işi başarıyla yapan üstelik bunu yaparken de yersiz övünmelerden kaçınan gerçek bir sanatçı. Resimden edebiyata, müzikten sinemaya temas ettiğimiz her eserinde samimiyet hissettiren Mehmet Güreli ile ekibimizden Furkan Aşkın son filmi Dört Köşeli Üçgen’i merkeze koyarak bir röportaj yaptı. Keyifli okumalar…

Kitabı Görkem Yeltan senaryolaştırırken, sizin senaryolaştırma sürecinde bir fikir alışverişiniz oldu mu?

Yok hayır. Şöyle ki Görkem tek başına çalıştı. Getirdi bir gün okudum ve başlıyor film dedik. O romanı okuyunca zaten çok heyecanlanıp bunu yapalım demişti. Tabi senaryodan sonra ben düşünmeye başladım. Bazı detaylar çok soyut romanda bunları nasıl sinemaya aktaracağımızı düşünmek gerekiyordu. Filmi yaşamaya başladık aslında. Görkem’in senaryosundan sonra bazı ilaveler de yaptık tabi. Hatta çekerken bile bazı değişiklikler yaptık.

Bir de edebiyat uyarlamaları sinemaya geçişlerde teknik anlamda sıkıntılar yaratabiliyor özen gösterdiğiniz noktalar nelerdi?

Aslında romanda anlatılan bir şeyi bire bir şekilde filme aktaramazsın. Sinemanın ayrı bir dili olduğuna inanıyorum bir kere. Ben bütün bu disiplinlerle uğraştığım için biraz daha ileri gidebilirim bunu söylerken. Romandaki tat başkadır sinemadaki tat başkadır. Bu filmde de bunun ortasını bulmaya çalışmadım. Bazı yerlere ilaveler yaptım. Bazı yerleri çıkardım haliyle. Sinema özel bir çalışma istiyor her şeyden önce. Özellikle kitabın ruhunu ve atmosferini kaybetmeden özenli bir şekilde çalışmanız gerekir. Bunu kaybetmemeye çalıştığıma inanıyorum.

Ruhunu kaybettirmeme biraz hisle, sezgiyle alakalı bir durum sanırım.

E tabii senin yaklaşımınla ilgili, romana nasıl yaklaşmıştın, filme nasıl yaklaşıyorsun.  Bu iki yaklaşım birbirinden bağımsızdır. Mesela filmi casting de etkileyebiliyor. Romanda sen okuduğun kişiyi değerlendiriyorsun, ama sinemada gösterilen kişiyi değerlendiriyorsun. Çok derin ve çok da geniş bir konu bu, o sebeple şu şudur demek istemiyorum.

Şimdi casttan bahsettik madem filmin kafkaesk bir havası var. Bunun dayanacağı en önemli temellerden birisi de oyuncular. Özellikle filmin başrol oyuncusu Mustafa Dinç daha önce herhangi bir filmde başrol oynamadı. Cast seçim süreci nasıl gelişti? Bu seçimlerde sizin için ne gibi unsurlar önemliydi?

Mustafa sanırım filmin en iyi öğelerinden birisi. Tam oldu diyebileceğim şeylerden birisi. Burada rastlantı da önemli sanırım. Biraz tesadüfler sonucu oldu. Sinemanın da bazen böyle esprileri olabiliyor. Mustafa bize sonradan katıldı. Ama tam katıldı.

Peki filmi ne kadar sürede ve nerelerde çektiniz?

Alaçatı’da Selçuk’da ve İstanbul’da çektik. Ama dört dönemde çektik. Mevsim gerekleri ve oyuncuların programı gibi detaylar burada etkili oldu. Bir de yaklaşık 7 sene üzerine çalışma serüveni vardı.

7 sene senaryo üzerine mi çalıştınız?

Yok hayır. Film üzerine çalışmak her alanda oluyor. Senaryo bittikten sonra başlıyor asıl hikaye. Film bir serüven aslında ne zaman başladın, nereden ne aklına geldi vs. filme en son “stop” diyene kadar devam eden bir süreç. Bir de ben çok açık bir adamım. Senaryoya katı bir şekilde bağlı kalmam.

Aslında kurgu aşamasında bile devam ediyor.

Aynen öyle o da koşullarla ilgili. Mesela kurgucu iki arkadaşımız vardı. Daha önce böyle bir filmin örneği de olmadığı için bırakıp gidemiyorsun. Hatta renk için de Macaristan’dan siyah-beyaz colorist uzmanı biriyle çalıştık. Orada bile süreç devam etti. Kısaca her şeyin başından sonuna kadar bulundum.

Macaristan’da Post-Prodüksüyon aşamasında çalışan çok yönetmen duymaya başladım. Özellikle son zamanlarda. O aşamada çok önemli bir yer oldu sanırım Macaristan.

E tabii Orta Avrupa’nın sinema deneyimi teknik olarak da çok iyidir. Çek, Polonya, Macar sinemaları özel sinemalardır. Buralardan çok özel yönetmenler çıkmıştır ve devam ettirdiler bu işleri. Zamanında bu yönetmenlerin filmlerini de bulamıyorduk. Ancak özel gösterimlerle vs. Şu anda çok şanslı bir dönemdeyiz bu filmleri buluyoruz. Fakat şu anda bu şanslı kuşak ne arayacağını tam bilmiyor sanırım. Ben buna biraz özen gösteriyorum. Karşılaştığım, sohbet ettiğim birine beni etkileyen bir film varsa öneriyorum. Bunu üst bir bakışla falan yapmıyorum. İzlersen iyi olur, beni etkiledi gibi. Bunları aktarmaktan hiç çekinmem, çok da severim.

Bir önceki filminize baktığımızda 10 senelik bir zaman görüyoruz. Bu süreçte başka projelere yeltendiğiniz oldu mu? 10 senelik bekleyişin özel bir sebebi var mıydı?

Sebebi Gölge filmi çok borçlarla yapıldı. Ondan ben 4 – 5 sene kurtulamadım. Ekip oluşturmamız ve yol almamız da 4 – 5 sene sürdü. Yani yeni yeni kendimize geliyoruz.

Filmin hikayesine baktığımızda güncel bir sorunu ele alıyor. Şu anda toplumda bir ifşa mekanizmasının çalıştığını yadsıyamayız. Toplumun evrildiği bu noktaya filmin de objektifinden baktığınızda sizin düşünceleriniz nelerdir?

Aslında güncel kelimesi bir şeye değiyor. Ama tam olarak karşılamıyor bana sorarsan. Burada karakterin çizdiği yol ile paralel bir şeyle karşılaşmıyoruz günlük hayatımızda. Karakterin şu özelliği de var. Örneğin sen bir şeyi söylemeye çekiniyorsun ama o senin adına rahatlıkla söyleyebiliyor. Toplumun vicdanı gibi davranmaya çalışıyor. Belki de biraz filozof gibi davranmaya çalışıyor. Çok okumalı bir şey bu o sebeple direk bir şey söylemek istemiyorum. Zaten özellikle bazı yerleri çok açık bıraktım.

Mesela ben filmi herhangi bir janra koyamadım. Siz herhangi bir janra koyabiliyor musunuz?

Hiçbir kategoriye girmedi sanırım bu film. Bu sanırım benim tek bir janrın adamı olmadığım için oluyor. Eğer tek bir janrın adamı olsaydım o zaman girerdi belki de

Film biçim açısından üst seviye bir film, aslında ilk filminiz Gölge ile beraber de bunu söylüyorum.

Teşekkür ederim. O sizin inceliğiniz.

Ben bunu kendimce biçime önem verdiğiniz şeklinde yorumluyorum.

Öyle yorumlamayalım bence. İnsanın elinden ne geliyorsa onu yapıyor. Şöyle bir mesele var. Biçimle öz biraz kaynaşmış vaziyette. Önemli olan hikayeyle biçimi kaynaştırmak. Bu resimde de böyle renkleri elde etmek ve orada kompozisyonu kurmak için uğraşıyorsun. Biz de ekip olarak bir sahneyi kurgularken oturup üzerine konuşuyoruz. Ortak bir estetik noktada buluşmaya çalışıyoruz.

Bir röportajınızda film için, daha uzun bir yolu olduğunu ve henüz yolun başında olduğunuzdan bahsetmişsiniz. Bu filmi nasıl bir noktada konumlandırıyorsunuz?

Aslında onu ben daha yolun başındayım diye söylemek istemiştim. Ama öyle deyince de nüfus kağıdına bakarlar. Benim ilk göz ağrım sinemadır. Her gün yeni bir şey öğreniyorum. Her gün bir şey tasarlıyorum. Örneğin Cervantes üzerine bir film çekmeyi tasarlıyorum. Ama kaç senedir düşünüyorum artık ben bile unuttum. Üzerine okumalarım devam ediyor. Şimdi Gece Treni diye bir filmin senaryo aşaması bitti. O bittikten sonra Cervantes’i çekerim diye planlıyorum. Bakarsanız bunların hepsi hayal olarak başlıyor.

Vizyon tarihi olarak yaz dönemini seçmenizin sebebi neydi?

Ben o konuya pek girmek istemiyorum. O benim elimde olan bir şey değil maalesef.

Aynı zamanda bir müzisyen ve ressam olarak, bunların sinemadaki anlatım yeri sizin için nedir?

Çok önemli tabii ki. Buna yani müziğe sessizliği de dahil edebiliriz filmde. Bunların hepsi iç içe şeyler. Müzik, resim bunlar sinemanın birer parçaları. Bunların hepsi aynı zamanda benim tek tek mesleğim. Hepsinin üzerine derinlemesine çalıştığım için bu yorumu daha rahat yapabiliyorum.

Son olarak ilham aldığınız yönetmenleri soralım?

Saymakla bitmez ki aslında… Hitchcock, Godard, Truffaut, Tarkovsky, Polanski, Ozu, Kenji Mizoguchi, Bela Tarr, Milos Forman, Bresson, Robert Siodmak, John Ford, Buster Keaton, Orson Welles, Bergman, Vittorio De Sica, Pietro Germi ne söylesek dışarıda kalan olacaktır elbette.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.