MARNIE ORADAYKEN

Bambunun içinden çıkan küçük bir kız, yürüyen bir şato, ruhlar, sihirli ormanlar ve doğa üstü varlıkların olmadığı fakat aynı havayı soluduğu besbelli, benzer görsellikte bir Studio Ghibli filmi hayal edin. Marnie Oradayken işte tam bu tarifin içinde daha gerçekçi, kalbe işleyen, İngiliz yazar Joan G.Robinson’un 1967 yılında yayımlanan ünlü çocuk romanından uyarlanarak hazırlanmış  duygusal bir anime film.

Miyazaki’nin emekliliğini ilan ettiği “Rüzgar Yükseliyor” filminin hemen ardından Takahata’nın son filmi olan “Prenses Kaguya Masalı” Studio Ghibli tarafından izleyicisi ile buluşmuştu. Büyük usta Miyazaki’nin emekliliğini ilan etmesi ayrıca bu tarz bir filmi hazırlamanın gerçekten uzun bir zaman almasından dolayı Takahata’nın(79 Yaşında) da yeni bir film hazırlayabilecek durumda olmaması (Resmi olarak emekliliğini ilan etmedi)  gibi sebepler anime hayranlarını mutsuz etmişti. Studio Ghible de bu boşluk, izleyici ile buluşan birçok Miyazaki ve Ghibli filmlerinin çeşitli aşamalarında yer almış Yonebashi Hiromasa ile dolduruluyor.

Yönetmenin ilk filmi 2011 yılında gösterime giren “Aşırıcıların Gizli Dünyası” ünlü İngiliz çoçuk kitapları yazarı olan Marry Norton’un “Aşırıcılar” kitabından uyarlanarak hazırlanmıştı. Hiromasa,  John G. Robinson’un Marnie Oradayken adlı kitabından uyarlama bir anime film ile tekrar izleyicisiyle buluşuyor.

Astım Hastası olan Anna, içine kapanık, duygularını pek belli etmeyen, karalama defterinin içine gizlediği harika çizimleri ile başbaşa kalmayı tercih eden, 12 yaşında küçük bir kız çocoğudur. Kendisini evlat edinip bakımını üstlenen,”Teyze” diyerek seslendiği üvey annesi  ile birlikte Sapporo şehrinde yaşamaktadır. Üvey annesi Yoriko, Anna’nın artan hastalığının iyileşebilmesi için onu akrabaları olan Aiwa çiftinin yanına; bol oksijen ve temiz havanın,doğanın içine, Japonya’nın kuzeyinde Hokkaido sahil kasabasına gönderir.

Anna bu doğa harikası küçük kasabaya sosyalleşebilmesi ve hastalığını yenebilmesi için gönderilmiştir. Hayaletli olduğu söylentileri dolaşan, eski ve bakımsız olmasına rağmen muhteşem görünen, gölün kenarındaki köşkün cazibesine Anna’da kapılmış hatta rüyasında; köşkün penceresinde, kendi yaşlarında güzel sarışın bir kız çocuğunun saçlarının tarandığını görmüştür.

Festival’de yaşadığı üzücü olay sonucu oradan uzaklaşmak isteyen Anna, soluğu etkilendiği bu muhteşem köşkte alır. Düşlerinde gördüğü sarışın kız Marnie kanlı canlı karşısındadır.

Prenses Kaguya Masalı filmindeki pastel renkler ve doğanın kanımızı kaynatan çağrısı bu filmde de arka planda hatta birçok sahnede kendini belirgin bir şekilde hissettiriyor. Karpuz ve domatesin kesildiği sahne ile kahvaltı sofrasında ikiye bölünen yumurta sahneleri ağzınızı sulandıracak kadar gerçekçi hissettiriyor. Film doğa ile ilgili bir sosyal mesaj gönderme kaygısı taşımamasına rağmen yeşili bolca hissettirip küçük çocukların gölde çöp toplamaya gittikleri de gözden kaçmıyor.

Marnie Oradayken diğer Ghibli filmlerindeki gerçeküstü karakterlerden, hikâye örgüsünden uzak daha bilindik bir hikâye ve karakter yapısı ile karşımıza çıkıyor.  Arka planları oluşturan çizimlerin detaycılığı göze öyle hitap ediyor ki bir anda anime film izlediğinizi unutuyorsunuz.

Hikâye akışında anlatımda ufak tefek sorunlar olduğunu da söylemek gerek.Filmin, tüm soruların cevaplarına hızlı bir şekilde ulaşıp, alelacele her şeyi anlatma çabası içerisindeymiş gibi bir his uyandırıyor olması, izleyici üzerinde bırakılmak istenen etkiyi aşırı derecede aşağıya çekiyor. Filmin temel kurgusu ve izleyici ile arasındaki bağı sürdüren asıl olgu, Anna ve Marnie arasındaki ilişki. Bunu gözünüzün içine sokarak değil diğer karakterlerle destekleyerek bizlere sunmayı başardığı gözden kaçmasa da merak ve gizem olgusunu filme eşit dağıtmada bocaladığı bir gerçek. Bu ufak tefek sorunlara rağmen izlemeye değer güzel bir uyarlama anime filmi ile karşı karşıyayız. İyi seyirler.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir