“KENDİNİ ÖTEKİ HİSSEDEN, GÜNCEL GÜÇ DİNAMİKLERİNİ SORGULAYAN HERKESİ KUCAKLAYAN BİR FİLM YAPMAK İSTEDİK”

Emine Yıldırım’ın ilk uzun metrajlı filmi “Gündüz Apollon Gece Athena”, prömiyerini 37.Tokyo Film Festivali’nde Asya’nın Geleceği seçkisinde yaparak En İyi Film Ödülüne layık görüldü. Yine İstanbul Film Festivali’nde SİYAD EN İyi Film ödülü, Altın Koza’da Jüri Büyük Özel ödülü, FIPRESCI ödülü ve Barış Diri’ye verilen En iyi Müzik ödülüyle yılın dikkat çeken yapımlarından biri oldu.

Halikarnas’ın Anadolu efsanelerinden esinle; ormanların kuytularında tanrıların, tanrıçaların ve su perilerinin kol gezdiği bir masumiyet ve düş çağına uzanıyor film. Pek az filmde rastlayabileceğimiz güçlü sinemasal bir evren kuran yönetmen, şimdiden Emine Yıldırım sinemasının gelişini müjdeliyor. Anadolu mitlerinden beslenen bu düşsel anlatıda hafıza kazısını, kayıp ve adalet arayışını, doğayla bütünleşik biçimde kadın nazarıyla şekillenen geçişken kimlikleri birbirine bağlayarak, mitle güncel hakikati buluşturuyor. 

Evvela her şeyden önce Anadolu’nun yaşama sevinciyle coşup taşan yeryüzünde defne ağaçlarıyla envai türden çiçeklerle sarı sıcak yamaçlara sere serpe uzanırken, pırıl pırıl ışıldayan yakamozla titreyen masmavi deniz, ruhunuzu okşayacak kuşkusuz. Tüm benliğinizle dudaklarınızda mütebessim bir edayla “dost dost diye nicesine sarıldım” türküsünü çığırırken karşılayacaksınız ahir zamanı. Bu davete icabet ederek Emine Yıldırım’la filme dair muhabbetimize eşlik edeceksiniz.

Konuk yazarımız Ümit Gündoğdu, yönetmen-senarist Emine Yıldırım ile çok derinlikli ve samimi bir söyleşi gerçekleştirdi.

Ümit Gündoğdu: Film, sonsuza dek sürecek bir düş çağının ulakları Apollon ve Athena adlarıyla -müstesna bir Anadolu masalını- kulağımıza fısıldıyor. Buna mukabil, mitin sinemadaki gücüne dair ne düşünüyorsunuz?

Emine Yıldırım: Mitin, sadece sinema değil her türlü anlatıda bilinçaltında ya da ön planda güçlü olduğunu düşünüyorum. Elbette mit dediğimizde bunu yalnızca bildiğimiz klasik mitoloji olarak görmüyorum. Dünyanın birçok farklı bölgesinden ve farklı tarihlerinden ortaya çıkan, kolektif olarak bizleri ya da o bölgenin halklarını etkileyen mitleri sinemada hep görüyoruz. Bu bazen dram filmlerinde, bazen de fantastik ya da korku türündeki filmlerde özellikle öne çıkıyor.

İnsanlık olarak sürekli benzer soruların peşindeyiz: Nereden geliyoruz? Köklerimiz nereye dayanıyor? En büyük korkumuz ne? Hayatımızı nasıl anlamlı kılarız? Tarih tekerrürden mi ibaret, yoksa bambaşka bir yol mümkün mü? Belki görmediğimiz, keşfetmediğimiz bambaşka bir tarih vardır. Yani esas soru şu: Bu mitleri farklı şekilde ele almanın bir yolu var mı? Bize geçen mitleri nasıl yorumlayabiliriz ve bu mitler bize günümüzle ilgili ne söylüyor?

Filmin açılış sahnesinde Side Antik Kenti’nin taş sütunları üzerinde, bulutlarla örtülü bir gök kubbe Apollon’un pür ışığını perdeleyen bir görüntüyle çıkıyor karşımıza. Ne Apollon’un gündüzü ne de Athena’nın gecesi tastamam. Ara bir satıhtan yaprak yaprak titreyen ağaçların hışırtısı duyuluyor. Burada Apollon’un aydınlık fakat eksik imajını Athena’nın sezgisiyle bütünleme arzusu mu kendini faş ediyor?

Bu şekilde yorumlamak isterseniz asla itiraz etmem. Filmi kurarken bizim açımızdan en önemli nosyon “arada kalmışlık” ve “geçişken” bir his aksedebilmekti. Gündoğumu ve günbatımı hem görsel hem de psikolojik olarak bizi böyle hislere yönlendirebiliyor kimi zaman. Alacakaranlığın ışığının etkisinde antenalarımız açılabiliyor; günlük rutinden çıkmamızı ve çok daha arkaik, evrimsel bir kaynağa bağlanmamızı sağlayabiliyor. Bu minvalde evet, bu kadim kaynak, sezgilerimizi canlandırıp karanlık bir tünelin sonundaki aydınlığı görmemize vesile olabiliyor.

“Büyük bir reddedilişten sonra umutsuzluğa mı kapılacaksın, yoksa bir şekilde devam mı edeceksin?”

Karakterlerin her biri özgül bir hikâyenin parçası: Nazife’nin, Hüseyin’in, Antik Rahibe’nin, oteldeki kadının kocasının tümü senaryonun algoritmasında yerli yerinde duruyor. Gölgeler, hayaletler, hortlaklar, ölüler ve karanlık siluetler peşi sıra bizi alegorik bir temaşaya sürüklüyor. Hayal hakikate, hakikat hayale dönüşüyor. Sadece Anadolu efsanelerine özgü olan mitik kahramanların insani duygularla tasviri seyirciyi kalbinin belleğine zerk ediyor. Defne, hakikatin sesi olarak ölülerin bu dünyada açık kalmış defterini dürüyor. Defne’nin karakterlerin dönüşümüne katkısı bağlamında nasıl bir kurgu yaratmaya çalıştınız?

Çok güzel bir soru, öncelikle teşekkür ederim. Bu noktada çok arkaik bir ilhamdan söz edebilirim. Defne’nin bütün film boyunca peşinde olduğu temel soru şudur: Ben kimim? Nereden geliyorum? Beni kim yarattı? Ve belki de bencilce bir yerden, yaratanımı bulduğum zaman nihai bir sevgiye kavuşabilecek miyim? Ancak bu sorular ne kadar geçerli olsa da cevapları Defne’yi tatmin etmeyecektir. Çünkü bencilce bir amacın peşinde koşmanın ve etrafındaki insanları -ölü ya da diri- görmemenin ona ne kadar zarar verdiğini fark ettiği anda gerçek dönüşüm başlar. Belki dünyada seni en çok sevmesi gereken kişi seni sevmeyecek, peki o zaman ne yapacaksın? Seni zaten seven ve seninle dayanışan insanlara tutunmayı hatırlamak önemli. Bu kurguda amacımız Defne’nin her şeyi “görmesine” rağmen duygusal hakikati ne zaman göreceğini sorgulamaktı. Yanında duran insanlar varken sen ne zaman onların yanında duracaksın? Ve en önemlisi: Büyük bir reddedilişten sonra umutsuzluğa mı kapılacaksın, yoksa bir şekilde devam mı edeceksin?

Babası hayatını kaybettikten sonra annesi tarafından yetimhaneye bırakılan Defne’nin arayışı -onu hayali karakterlerle bir noktada duygudaş kılan- deniz kıyısında Halikarnas Balıkçısı’nın Anadolu Efsaneleri kitabının arasına iliştirilmiş bir fotoğrafın arka yüzüne düşülen “Apollon’un kutsal ağacı Defne” notuyla birleşiyor. Burada kişisel bir hatırayı mitik bir metaya dönüştürmekten ziyade, hafızanın kırık dökük parçalarını Defne’nin kaderine bağlayan nasıl bir görsel evren inşa etmek istediniz?

Peşinde olduğumuz evren başından beri sürrealdi ve sosyal gerçekçilikten uzaktı; fakat samimiyeti ve otantik olanı hep ön planda tutmak istedik. Duygusal hakikati zaman zaman epik bir boyuta taşımak da amaçlarımızdan biriydi. Akdeniz kıyılarının ve Side’nin zaten büyüleyici olan topoğrafyasını; kadraj, renk düzenleme ve ses tasarımıyla biraz daha masalsı bir noktaya taşımaya çalıştık. Aslında var olanın üzerine çalıştık. Filmin hissi bir arkeolojik kazı gibidir: Her şey oradadır ama görünmez. Hafıza da böyledir, parçalar hâlinde gelir. Oysa kazdıkça her şeyin hâlâ orada olduğunu görürsünüz. Gömmek yok etmek değildir, kazıldığında yeniden ortaya çıkar. Kısacası kazmaktan korkmamak gerekir.

Kadın sineması dediğimiz anda seyircinin görme, duyma ve algılama biçimleri matriarkal bir merceğin görüş alanıyla ikâme edilen yeni bir kendilik ethosuna evriliyor. Nitekim Defne, kadın karakterlerin dünyasına kimi zaman müdahil olurken kimi zaman geri çekiliyor, kimi zamansa bakış alanını terk ediyor. Bu bakış rejimi, sinema salonunda koltuğuna gömülmüş kadın seyirci tipolojisini -erkek seyirciden önce- muhayyel kılıyor. Hasılı kelam; seyirci kadınlık deneyimiyle mi var oluyor, yoksa seyircinin bakışı mı kadınlaşıyor?

Bu soruya net bir cevabım olmasını isterdim ama yok ancak şunu söyleyebilirim: Patriarkal merceğin karşıtı doğrudan “matriarkal” bir mercek değil bence. Filmin başvurduğu temalardan biri daha çok matrilineal bir izleğe yaslanıyor. Feminizm dediğiniz de kadınların üstünlüğü değil; kadın ve erkeğin eşit olduğu bir dünya için verilen mücadeledir. Bu film patriarkal kapitalizm karşıtı bir yapıdır, farklı kadınlık hâllerini kucaklar; fakat esas olarak kadın/erkek, geçmiş/şimdi gibi zıt görünen kavramların biraradalığını ve geçişkenliğini anlatır.

Kendini öteki hisseden, güncel güç dinamiklerini sorgulayan herkesi kucaklayan bir film yapmak istedik. Seyircilerimizden tek dileğim, kadın ya da erkek olsun -ki kadınlar çok daha hevesli farklı bir anlatı ve farklı bakış açısı sunulmasına- var olmanın başka yolları olabileceğini hatırlamalarıdır.

ölüler zaten dirilerden hesap soruyor; onları unutmayanlar ve hafızayı diri tutanlar da bu hesabın bir parçası

Film boyunca antik Plato’nun varlığına sinmiş tapınak sütunlarına, heykel suretlerine ve tekrar eden yakamoz ışığıyla dalgalanan deniz sekanslarına tanık oluyoruz. Bu görüntülerde ışık, ses ve kamera benzer bir mizansenle dekupe ediliyor. Burada biçimsel tekrarlarla sinemasal zamanı kurmayı mı amaçladınız, hikâyenin duygusal topoğrafyasına bir bellek kazısı mı yapmak istediniz, yoksa zihninizde başka fikirler mi neşet etti?

Burada daha çok hikâyesel topoğrafyaya bir bellek kazısı yapmak istedik. Ancak zaman kavramı da her zaman diri tuttuğumuz bir temaydı; hatta zamanın tarihle iç içeliği diyebilirim. Son yirmi yıl zor geçti ama insanlık binlerce yıldır zor döngülerden geçiyor. Büyük resimde hepimiz çok küçüğüz, bir toz tanesi gibi. Ama bu kötü bir şey değil. Çok daha büyük bir anlatının parçasıyız. Bu hissi anlatmanın en güçlü yollarından biri Side’nin görsel tarihine başvurmaktı: Tapınaklar, heykeller, milyarlarca yıldır var olan deniz… Hepsi zamanın sürekliliğini hatırlatıyor.

1993’te gözaltında kaybedilen Hüseyin’in deadpan humoru andıran muzip tavırları onu bir kurban figürüne indirgemekten kurtarıyor. Bir Cumartesi Annesi’nin evladı mı, gadre uğramış mezarsız bir ölü mü, yoksa faili meçhul bir kayıp mı; hangisi Hüseyin? Ölüler dirilerden hesap soracak mı sorusu insanın zihnini kanırtıyor. Henüz kefareti ödenmemiş hak ve adalet çağrısının dayanılmaz ağırlığını bilinçli olarak seyircinin omuzlarına mı yüklediniz?

Hüseyin ve hepsi. Bence ölüler zaten dirilerden hesap soruyor; onları unutmayanlar ve hafızayı diri tutanlar da bu hesabın bir parçası. Biz seyirciye ağır bir yük bindirmekten ziyade onları bu hikâyenin parçası olmaya davet etmek istedik. Anlatılanlar kurgu olabilir ama beslendiği kaynak ortak tarihimizin bir parçası. Önemli olan sadece sorumluluğu omuzlamak değil; vazgeçmemek, dinlemek ve unutmamak. Bu filmin net olarak karşı durduğu şey mutlakiyetçiliktir. Faşizm mutlakiyetçiliğin başladığı yerdir; ben en azından böyle düşünüyorum.

Yaşadığın sürece parla / Gamı tasayı at bir kenara

Hayat çok kısa / Ve her şey yenik düşer zamana

Filmin anlatı belleğinde mitolojik katmanları -Anadolu tanrıçalarını, Apollon’u, yeraltını ve kaybı- müzik aracılığıyla duyumsuyoruz. Barış Diri’nin akustik ses, tekrar ve derinlik hissiyle bestelediği müzikal form adeta filme ikinci bir doku nakli yapıyor. Müzik, mitik yapıları keşfe çıkan bir yolculuğa dönüşüyor. Müzik sesi, mit anlamı bahşediyor yani müzik olmaksızın mit var olabilir miydi? Apollon, Athena ve Kybele yine de bize göz kırpar mıydı?

Mitler, müzik olmadan da var olurdu elbette ama müzik mitsel anlatıyı çok güçlü biçimde destekliyor. Müzik insanlık tarihinin her döneminde vardı; arkeolojik kazılarda bile kemikten yapılmış flütler bulunuyor. Bu filmde müzik çok önemli bir eşlikçi oldu. Bestecimiz Barış Diri ile senaryo aşamasından itibaren birlikte çalıştık. Epik ve mitsel bir tondan özellikle kaçınmadık. Ayrıca Aydın’daki kazılarda bulunan Seikilos Yazıtı bazı bestelerde bize ilham verdi. Bu ağıdın sözleri bizim için çok anlamlı:

Yaşadığın sürece parla / Gamı tasayı at bir kenara / Hayat çok kısa / Ve her şey yenik düşer zamana

Yorum bırakın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir