BOYNUZLAR

Keri Russell in the film ANTLERS. Photo Courtesy of Fox Searchlight Pictures. © 2019 Twentieth Century Fox Film Corporation All Rights Reserved

ARAFTA KALAN BİR WENDIGO HİKÂYESİ: ANTLERS / BOYNUZLAR

Crazy Heart, Out of the Furnace, Black Mass, Hostiles filmlerinin yönetmen koltuğunda oturan Scott Cooper’ın korku-gerilim türündeki son filmi Antlers (Boynuzlar) 54. Sitges Uluslararası Film Festivali’nde (Festival Internacional de CinemaFantastic de Catalunya) dünya prömiyerini yaptıktan sonra bu hafta ülkemizdeki sinema salonlarında vizyona girdi.  

Filmin yapımcısı çok iyi bildiğimiz bir isim; kendi çektiği filmlerin yanı sıra yapımcısı olduğu projelerle de korku türünde örnekler veren Guillermo del Toro

Nick Antosca‘nın The Quiet Boy” isimli 20 sayfalık epey kısa sayılabilecek öyküsünden uyarlanan Antlers (Boynuzlar)’ın senaryosunu, öykünün sahibi Antosca, yönetmen Cooper ve C. Henry Chaisson birlikte kaleme almış.  

Oregon’un sakin bir kasabasında hem kendisi hem kasaba halkı için tehlikeli olabilecek bir gizeme sahip olan Lucas ile bu gizemin farkına varıp öğrencisiyle iletişime girmeye çabalayan bir öğretmenin, Julia‘nın hikâyesini anlatan filmin oyuncu kadrosunda Jeremy T. Thomas (Lucas), Keri Russel (Julia), Jesse Plemons (Paul), Graham Greene, Scott Haze, Rory Cochrane gibi isimler yer alıyor.

Julia, çocukken babasının tacizine uğrayıp evini terk etmiş, erkek kardeşini o evde kaderiyle baş başa bırakmıştır. Babasının ölümünden sonra doğup büyüdüğü Oregon’a dönüp öğretmenlik yaptığı sırada 12 yaşındaki öğrencisi Lucas’la yakınlık kurup, Lucas’ın sırrını kasabanın şerifi olan erkek kardeşi Paul’le birlikte ortaya çıkartmaya çalışır. Paul ormanda parçalanmış cesetler bulurken, Julia da sınıfta Lucas’ın çizmiş olduğu ürkütücü resimleri fark eder. Bundan sonrasında bu cinayetleri araştırmaya koyulan iki kardeş bir yandan görev bilinciyle mesleki sorumluluklarını yerine getirirken bir yandan da vaktiyle kendilerinin göstermediği (Julia) ya da kendilerine gösterilmeyen (Paul) yardımı, şefkati Lucas’ın meselesi üzerinden halletme yoluna giderek geçmişi onarmaya çalışmaktadır.

Filmin hemen başında Lucas’ın babası arkadaşıyla uyuşturucu üretirken bir canavarın saldırısına uğrar, sonrasında kendisi de canavara dönüşür. Lucas’ın kardeşi de aynı şekilde canavarlaşmış ve evde babasının dışarıdan kilit taktırdığı bir odada beraber yaşamaktadır. Lucas, babası ve kardeşini bu odada avladığı hayvanların etiyle beslerken bir Wendigo hikayesinin içine girmiş bulunduğumuzu anlıyoruz. 

Mitolojik bir varlık olan Wendigo’nun Kuzey Kanada bölgesinin karanlık ormanlarında yaşadığı düşünülmekte ve insanları ölüme çağırdığına inanılmaktadır. Kuzey Amerikalı Anişinaabe Kızılderili inanışına göre bu yaratık önceleri bir insandı. Daha sonradan insan eti yemeye başladı ve zamanla bir yaratığa dönüştü. Bir başka efsaneye göre ise bu yaratık insan eti yiyerek insana dönüşmeye çalışan bir varlıktır. Buzdan kalbi olan bu canavarı etkisiz hale getirmenin tek yolu ise kalbinin buzunu eritmektir. Aynı zamanda, Wendigo öldürmekten asla tatmin olmadığı için sürekli yeni kurbanlar arayan ve kurbanlarını yedikçe daha da büyüyen bir canavar olarak da anlatılır. İnsan etine karşı büyük bir haz duyma, saplantılı olma ve bu uğurda her şeyi göze alabilme hâli psikolojide Wendigo Sendromu / Hannibalizm / Yamyamlık olarak nitelendirilmiştir.  

Temeline aldığı bu canavar metaforuyla hayli iyi bir fikir üzerine inşâ edilebilecek ve daha katmanlı yazılabilecek olan filmin senaryosu arafta kalmış duygusu veriyor; izlediğimiz film yaratık/canavarın olduğu bir korku filmi mi bir aile draması mı? Çünkü ilk seçenekten yola çıkarsak ve Wendigohikayesini de unutmazsak bolca kan içeren vahşet sahnelerinin ağırlıklı olacağını düşündürtüyor. Filmin fragmanı bile filmin kendisinden çok daha korkutucu ve ürkütücü, öyle ki basın gösterimi öncesinde fragmanını izlemiş olsaydım kesinlikle çok sıkı bir korku filmine kendimi hazırlardım. En azından başlangıçta hissettirdiği gerilimi koruması bile yeterli olabilecekken ilerledikçe zaman zaman sıkıcı olmaktan kurtulamıyor.

Julia’nın babasıyla yaşamış olduğu taciz ve aile içindeki travmalar daha ayrıntılı işlenebilseydi hikaye de karakterler de daha derinlik kazanabilirdi. Nitekim bir korku filmi olarak tatmin edecek düzeyde gerilim ve korku unsurlarına sahip değil; evet birkaç yerde sıçratıp ürkütüyor belki ama türünün hakkını vermekten uzak kalıyor.   

Film, diğer tüm ögeleri tek tek ele alınırsa hayli özenilmiş ve titizce çalışılmış izlenimi veriyor; özellikle görüntü yönetimindeki başarısı takdire şayan. Hollywood’un en kötü filminde sanat bulamasanız bile zanaat bulabilmeniz neredeyse garanti, bu işi fevkalade iyi başarıyorlar. Colorcorrection’daki nihai resimler, çok iyi tasarlanmış sanat yönetimi ile de desteklenmiş. Mekânların kasveti ve genel anlamda filmin atmosferinde yaratılan kasvet ağır anlatıyla eş gidiyor, Guillermo del Toro’nun yönettiği 2006 yapımı “Pan’ın Labirenti” (Pan’sLabyrinth)nin de müziğini bestelemiş olan Javier Navarrette‘in hep aynı tonda giden müziği de eklenirse bazı seyircilerin filmi sıkıcı bulması kaçınılmaz olacaktır.

Cast gayet iyi kurulmuş, zaten iyi olan yetişkin oyuncuları bir tarafa koyup Lucas karakterine can-kan veren çocuk oyuncuya ayrı bir parantez açmak istiyorum. Son zamanlarda gerek yerli gerek yabancı yapımlarda hikâyenin merkezinde olan çocuk oyuncu performansları izledim, ancak hiçbiri Jeremy T. Thomas ‘ın eline su dökemez! Böyle de oynanmaz ki be çocuk!

Canavar tasarımını da övülecek unsurlar arasına koyabiliriz. 

Eğer gerim gerim gerecek, tırnak yedirtecek bir film izleme deneyimi beklentisine girerseniz filmden çok tatmin olmuş bir şekilde ayrılmayabilirsiniz, ancak “türe dair her şeyi izlerim” diyen korku filmi müptelası iseniz sevmeniz pekâlâ mümkün.

İyi seyirler.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.