AMERİKAN TAŞRASINDA NEO-WESTERN BİR VAMPİR HİKÂYESİ: NEAR DARK

Sinema tarihinde vampir figürü çoğunlukla gotik mekânlar, karizmatik ve romantik görünümler, pelerinler ve aristokratik yaşam tarzıyla özdeşleşmiştir. Klasik vampir geleneğinden beslenen bu anlayış uzun yıllar boyunca anlatının temel yapısını belirlemiştir. Ancak 1980’li yıllara gelindiğinde vampir anlatıları daha özgür, asi ve türler arası geçişlere açık bir yapıya dönüşür. Kathryn Bigelow’un 1987 yapımı Near Dark’ı da bu dönüşümün en önemli örneklerinden biridir. Film, geleneksel vampir anlatısını yıkarak vampirleri gotik mekanlardan çıkarıp Amerika’nın kırsalına, tozlu yollarına ve geceye karışan western atmosferine taşır.

Başrollerini Adrian Pasdar, Jenny Wright, Jenette Goldstein, Lance Henriksen ve Bill Paxton’ın paylaştığı film, küçük bir kasabada yaşayan Caleb’in bir gece Mae ile tanışmasının ardından vampirlerden oluşan göçebe bir ailenin dünyasına sürüklenmesini konu alır.

Aslında filmdeki vampir ailesi, biyolojik bağlara dayanan bir aile değildir; ortak bir yaşam biçimi, hayatta kalma zorunluluğu ve dış dünyaya karşı birlikte korunma ihtiyacı etrafında bir araya gelirler. Kendi içlerinde anne, baba ve çocuk rollerini hatırlatan kapalı bir aile düzeni kurarlar. Jesse (Lance  Henriksen), grubun en yaşlısı ve lideridir. Diamondback (Jenette Goldstein), Jesse’nin eşidir ve grubun düzenini sağlar. Büyük çocuk Severen (Bill Paxton), grubun en asi ve şiddet yansılısıdır. Mae (Jenny Wright), Caleb‘i (Adrian Pasdar) gruba getiren ve ona aşık olan, Homer (Joshua John Miller) ise grubun en küçük görünen ama Severen kadar tehlikeli üyesidir. Bu nedenle yazının buradan sonrasında vampir grubundan aile olarak bahsedeceğim.

Western ve Korkunun Tozlu Yollarda Buluşması

Kathryn Bigelow, Near Dark’ı klasik bir vampir korkusu yerine, yol filmi, western ve karanlık bir aşk hikâyesinin merkezinde ele alıyor. Film, vampirleri Amerika’nın taşra yollarına, neon ışıklı motellere, ıssız barlara, benzin istasyonlarına ve güneşin ölümcül bir tehdide dönüştüğü açık arazilere taşıyor. Filmdeki vampir ailesi geceleri sürekli hareket halinde olan, kasabadan kasabaya dolaşan, bir yere yerleşmeyen, varlıklarını yol üzerinde sürdüren göçebe bir çeteyi ve westernlerdeki kanun dışı toplulukların modern ve karanlık yansımasını simgeliyor. Bigelow‘un bu radikal tercihi korku ve neo-western estetiğini bir araya getiriyor.

Filmin en dikkat çekici tercihlerinden biri ise bir vampir filmi olmasına rağmen “vampir” kelimesini hiç kullanmamasıdır. Haç, kazık, sarımsak, sivri diş, kutsal su ve tabut gibi sembolik unsurlar anlatıda yer almıyor. Bigelow, vampir mitinin mistik ve dini yükünü geri plana itiyor, odağını gün ışığının yarattığı fiziksel tehdide kaydırıyor. Böylece vampirlik, geceye sığınma, gün doğumundan kaçma ve ıssız Amerikan yollarında hayatta kalma üzerinden kuruluyor. Örneğin Caleb, vampire dönüştükten sonra, açık bir arazide güneşten kaçarken, vampir ailesi de güneş ışığından korunan karavanının içinde onu kurtarmak için peşine düşüyor. Bu sahne filmin heyecan ve gerilimin yükseldiği anlardan biri oluyor.

Adrian Pasdar

Aidiyet Arayışı

Aidiyet meselesi, Caleb’in yalnızca vampir grubuna katılıp katılmamasıyla değil, hangi dünyaya ve aileye bağlı kalacağıyla ilgili oluyor. Mae ile tanışması ve onun tarafından ısırılması, Caleb’i gündüzün, kasabanın ve ailesinin temsil ettiği tanıdık dünyadan koparıyor. Ancak vampir ailesine katılması da gerçek bir kabul anlamına gelmiyor. Vampir ailesi, Caleb’i ancak şiddete ortak olduğu ve eski bağlarından vazgeçtiği ölçüde kabul etmeye hazır görünüyor. Bu nedenle aidiyet, bedeli ağır bir sınav gibi sunuluyor. Caleb’in öldürmeyi reddetmesi, onun bu yeni dünyaya ait olmadığını gösteriyor.

*Yazının Bu Kısmı Spoiler İçerir

Bu çatışmanın ve aidiyet krizinin en somut anı motel sahnesi oluyor. Vampir ailesi kaldıkları motelde polis baskınına uğrayıp kurtulduktan sonra, başka bir motele sığınıyor. Burada Caleb’in babası Loy (Tim Thomerson), vampir ailesi ile karşı karşıya gelerek Caleb‘i onlardan kurtarıyor. (Bu noktada Caleb’in kurtuluşu yalnızca babasının müdahalesine değil, kendi seçimine de bağlıdır.) Daha sonra Loy, Caleb’i yeniden insana döndürebilmek için ona kendi kanını naklediyor ve böylece Caleb, yeniden insan oluyor. Caleb, babasının bu yöntemini Mae üzerinde de uyguluyor. Mae‘i vampirlikten kopararak ona yeniden insan olarak yaşayabileceği bir hayat veriyor. Filmin bu yaklaşımı oldukça tartışmaya açık bir nokta olsa da vampirliği; sevgi, aile ve ahlâki seçimler arasında sorgulayan bir anlatı üzerinden kurmaya çalışıyor.

Stil Tekniğe Dair

Yönetmen Kathryn Bigelow ve görüntü yönetmeni Adam Greenberg korkuyu, ışık, mekân kullanımı ve ritimle kuruyor. Özellikle bar sahnesinde, barın loş atmosferi, neon ışıkların mekâna yaydığı renkli parıltılar, karakterlerin yüzlerinde belirginleşen kontrastlı ışık-gölge düzeni ve giderek kontrolden çıkan hareketlilik, hem eğlenceli hem de rahatsız edici bir etki bırakıyor. Bu sahne, westernlerdeki saloon atmosferini de hatırlatıyor. Yabancıların girdiği, gerilimin yavaş yavaş yükseldiği ve şiddetin aniden patladığı kapalı bir alan oluyor.

Vampir ailesi burada avlanmak yerine, mekânı kontrol eden kanun dışı bir çete gibi görünüyor. Karakterlerin barın içinde rahatça dolaşması ve şiddeti neredeyse bir gösteriye dönüştürmeleri, grubun kendi içindeki uyumu ve dışarıdakilere karşı acımasızlığını ortaya koyuyor. Özellikle Bill Paxton’ın canlandırdığı Severen karakteri bu sahnede öne çıkıyor. Paxton, Severen’i enerjik, alaycı, taşkın bir vampir figürü olarak sergiliyor. Karakterin rahat tavırları, abartılı beden dili, şiddeti ve mekânın atmosferi, filmde korku ve western estetiğinin bir araya geldiği ikonik anlardan biri haline geliyor.

Bill Paxton, Adrian Pasdar

Filmin western estetiğinin belirgin bir hâle geldiği bir diğer an ise Caleb’in at üstünde siluet halinde göründüğü sahne oluyor. Bu sahne western sinemasının “yalnız kovboy” imgesini çağrıştırıyor, aynı zamanda duman ve arkadan yansıyan soğuk mavi ışık kullanımı da karanlık ve tekinsiz bir atmosfer yaratıyor.

Adrian Pasdar

Near Dark, 1980’ler korku sinemasının dikkat çekici filmlerinden biri olmasının yanı sıra, vampir sinemasının alışılmış kodlarını geride bırakan kült bir yapım olarak öne çıkıyor. Kathryn Bigelow, tür sinemasının sınırlarını zorlayan yönetmenlik anlayışıyla filme kendine özgü bir kimlik kazandırıyor. Aradan yıllar geçmesine rağmen Near Dark, o karanlık ve tekinsiz ruhunu koruyarak etkisini hissettirmeye devam ediyor.

Diğer Yazılar: Ayfer Kaplan
RENFIELD
RENFIELD : BİR HİZMETKARIN HİKAYESİ İnsanoğlu yüzyıllarca vampir efsanelerine inanmış ve ilgi...
Devamını Okuyun
Yorum bırakın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir