Ülkenin en köklü ve en kıymetli festivallerinden biri olan Adana Altın Koza Film Festivali’nin 32.sini geride bıraktık. Büyükşehir Belediye Başkanı Zeydan Karalar tutuklu bulunduğu ve mevcut hükümetimiz keyfe keder kararları ile sanatsal tüm faaliyet ve etkinliklere her gün yasaklar getirdiği için festivalin bu yıl gerçekleşip gerçekleşmeyeceğine dair endişelerim vardı açıkçası.

“Sinema barıştır, özgürlüktür, umuttur”
Profesyonel ve gönüllü tüm kişi ve kurumlarıyla emek verilmiş olan güzel bir festivali, kaçınılmaz olarak buruk bir şekilde geçirmiş olsak da sanatın ve sinemanın gücünü, festivallerin birleştiriciliğini, bir arada olabilmenin, dayanışmanın önemini ve anlamını yeniden deneyimlemek; sınırlı imkânlar ile çekilen, tamamlanan, seyircisiyle buluşmak için gün sayan filmlerle ve sinemacılarla buluşabilmek gerçekten çok kıymetliydi. Tam da bu sebeple, bu yıl festivalin mottosu olan “Sinema barıştır, özgürlüktür, umuttur” cümlesinin altını bir kez daha kalın kalın çizebiliriz.
Ülke gündemimiz ise “buruk”tan daha fazla kelimeye gebe; acı, öfke, hayal kırıklığı, travma, felaket, umutsuzluk ve nicesi… Tabii tüm bu duyguları toplumsal ölçekte yaşadığımız için etkisi de birbirimize çarpıp ikiye katlanıyor bir yerde. Geçmişte yaşanan ancak yarası tam olarak sarılamayan deprem gerçeği ya da dünyanın gözü önünde ve yanı başımızda yaşanan bir soykırım, bir katliam gerçeği bundan azade değil maalesef.
Bu yazımda festivalin Ulusal Uzun Metraj bölümünde yarışan Orhan Eskiköy’ün “Ev” adlı belgeseli ile Dünya Sineması bölümünde Filistin’e odaklanan “Gazze, Şimdi!” seçkisinde yer alan Sepideh Farsi’nin belgeseli “Yüreğini Eline Al ve Yürü” (Put Your Soul on Your Hand and Walk) filmlerini, yukarıda bahsi geçen temalar etrafında ele almaya çalışacağım.
Acıyı kamerası vasıtasıyla perdeye taşıyan ve misyonunu, ajitasyona meyletmeden salt aktaran/anlatan taraftan yapan bir bakışla sunan biri yerli diğeri dünya sinemasından bu iki belgesel örneğini, Eskiköy’ün ve Farsi’nin etik değerleri kollayarak farkındalığa ışık tutan çalışmalarını es geçmek istemedim. Yaşadığımız coğrafya dolayısıyla da bunu yapabilmek pek mümkün olabilecek bir şey değil zaten, en azından benim için.
EV / ORHAN ESKİKÖY
Bir yuva düşünüyorum, alçak bir ev,
Yüksek pencereli; aşınmış, yeşile çalmış üç düz basamağı.
…
Yalnızca bende yaşayan, zaman zaman içine girip
Gri ve yağmurlu günü unutmak için oturduğum.
Andre Lafon
6 Şubat 2022 Kahramanmaraş merkezli depremin ardından yönetmen Orhan Eskiköy, “Bir şey yapmam, bunu anlatmam, gelecek kuşaklara aktarmam lazım.” diyerek yola koyuluyor ve kamerasını Hataylı depremzede bir aileye yöneltiyor. “Ev”, çadırda yaşayan Hülya ve Mustafa Karasu çiftinin, çocuklarıyla birlikte devam etmeye çalıştıkları günlük hayatlarını merkeze alıyor.

Eskiköy’ü, sinemaseverlerin kalbinde ayrı bir yer edinmiş olan “İki Dil, Bir Bavul” filmiyle hatırlayabiliriz; “Babamın Sesi” (2012) ve “Taş”ı (2017) da anmadan geçmeyelim.
“Ev”, bir yıkım, travma ve hayat mücadelesi temalı olsa da “İki Dil Bir Bavul”un sinema dili sıcaklığında karşımıza çıkıyor. Bu sıcaklığın ana aktörü de ailenin en küçüğü olan ve kabına sığmayan oğulları İbo. İbo, okula gitmek yerine tüm zamanını sokakta oyunla geçirmek ister. Bu sebeple de annesiyle arasında büyük bir çatışma yaşar. Evsiz kalmanın travmatik etkisiyle derslerine odaklanmada zorluk yaşayan ve haklı olarak okula gitmek istemeyen İbo, sokağa her an çıkabilmenin fırsatını bulmuşken bunu değerlendirmek ister. Bisiklet kullanma hevesi de bunlardan biridir. Ancak Hülya -bir anne korumacılığıyla- oğlunun yıkıntıların arasında bisiklet sürmesini tehlikeli bulduğundan dolayı buna da karşı çıkar.
Aslında ne İbo ne de aile, evsizliğin travmatik etkisinin tam olarak farkındadır. Her daim çadırda yaşamışlar gibi normal biçimde davrandıklarını görürüz. Sanki her şey olağan seyrinde devam etmektedir. Yeni evlerini yapmayı planlayarak günlerini geçirdikleri için çadırdaki hayatlarının geçici olduğunu düşünürler. Maalesef günler günleri kovaladıkça planların yerini umutsuzluğun almaya başladığını görürler. İnsanın bir “ev”i olmadığında ortada kalıverdiğini anlaması kaçınılmaz olur.

“Ev olmasa insan dağılmış bir varlık olurdu”
“Ev”, merkezine aldığı depreme dair ne ajitasyon ne de felaket cümleleri kuruyor; onu değerli kılan da bu etik yaklaşımı. Yönetmen Eskiköy, seyirciyi maruz bırakmak istemediği ajitasyon görüntülere, repliklere, her ne kadar samimiyetini sorgulamak bize düşmese de depremzedelerin feryat figanlarına yer vermeyip onları dışarıda bırakmış olsa da felaketin gerçekliğine vakıf olduğumuz için o acının ve travmaların ne denli derin olduğunu biliyoruz. Bu yüzden Karasu ailesi “normal” hayatına devam etse de acılarını ve çaresizliklerini hissedebiliyoruz.
Eskiköy’ün filmde kadraj dışında bıraktığı diğer bir unsur da devlet aygıtı. Filmin hiçbir yerinde olmayan/görünmeyen devleti, ihmalleri ve yıllar geçse de beklenen iyileşmeyi sağlayamaması sebebiyle her bir sahnede, her bir karede, ailenin çaresizlik ve imkânsızlıklarında görebiliyoruz aslında. “Ev”, tüm bunların altını kalın kalın çizerken, gelecekte yaşanması olası depremlerin de ders alınmadıkça aynı netice ile sonuçlanacağına dikkat çekiyor.
Filmin altını çizdiği diğer önemli bir gerçeklik de doğal bir afet olduğunda bundan sadece insanların değil, diğer tüm canlıların da etkilendiği ve hayatın sadece insanlar için değil yeryüzündeki tüm canlılar için de devam ettiği vurgusu. Çocukların akvaryumda beslemeye çalıştıkları iki süs balığı, belki daha önce yuvası olan ama depremde kaybeden bir köpeğe yuva yapmaları; bereketi, kolektif çalışmayı/çalışkanlığı temsilen karıncayı, şansı temsilen uğur böceğini gösteren detay planları çok şey anlatıyor. Festivalde Yılmaz Güney Özel Ödülünü kazanan “Ev”in temposunu ara ara aşağı çeken fazlalık ise bazı planların gereğinden fazla uzun tutulmuş olması.
Prefabrik evlerine yerleşmiş ailenin anne ve kızında, ikili planda biten final sahnesinde fonda açık olan TV’de çizgi film Heidi’nin izlendiğini görürüz. Son replik de çizgi filmden gelir: “Sizin eviniz yok mu?”
YÜREĞİNİ ELİNE AL VE YÜRÜ / SEPIDEH FARSI
(PUT YOUR SOUL ON YOUR HAND AND WALK)
“Yüreğini Eline Al ve Yürü, Filistinlilere yönelik süregelen katliama bir sinemacı olarak benim yanıtımdı. Akıl sağlığımı kaybetmemek için kendimce bir yoldu.” diyor Fransız sinemacı Sepideh Farsi ve filmine dair sözlerini şöyle sürdürüyor:
“Filistinli bir arkadaşım beni Fatima’yla tanıştırdığında bir mucize gerçekleşti. O zamandan sonra, bombalar altında hayatta kalmaya çalışıp savaşı belgelendirirken benim Gazze’deki gözüm oldu. Ben de onun deyimiyle, Gazze hapishanesinden dış dünyayla bağlantısı oldum. Bu hayat hattını 200 günden fazla canlı tuttuk. Birbirimize yolladığımız pikselcikler ve parça parça sesler, bu gördüğünüz filmi oluşturuyor. Fatima’nın 16 Nisan 2025’te İsrail’in evine düzenlediği saldırıyla katledilmesi filmin anlamını sonsuza dek değiştirdi.”

Farsi, Bizi Çok Zor Bir Görüşmeye Dahil Ediyor
“Put Your Soul On Your Hand And Walk” (Yüreğini Eline Al ve Yürü), sinema tarihinin en hüzünlü ve en iç acıtıcı belge filmlerinden, insan hikâyelerinden biri artık. Film, Sepideh Farsi’nin İsrail saldırısında hayatını kaybeden foto muhabiri Fatima Hassouna’yla 1 yıl boyunca telefonda yaptığı görüntülü aramaları kayda almasıyla meydana getirilmiş.
Fatima, tüm dünyanın gözü önünde yaşanmaya devam eden bir katliama, soykırıma ilk elden tanıklık eden bir foto muhabiri olarak yaşadıklarını Farsi’ye teknolojinin izin verdiği ölçüde ve zamanlarda anlatıyor. Fatima’nın her telefon görüşmesinde gülen bir yüzü var, ağlamıyor ve şikâyet etmiyor; Farsi merak ettiği tüm soruları sorarken, Fatima da olabildiğince en pozitif ve en güler yüzlü ifadesiyle yanıtlıyor.
Her ne kadar her gün sosyal medyadan İsrail’in Filistin işgalini ve uyguladığı insanlık suçlarını okuyup izlesek de Fatima-Farsi ikilisinin görüntülü telefon görüşmesinin verdiği duygu bambaşka. Bu katliama birebir tanık olan ve Gazze’de varlık mücadelesi veren bir kadının ağzından sürece dahil olmak seyirci için de hiç kolay olmayan bir deneyim kesinlikle. Bizim de içimiz yeniden ve yeniden acıyor, ciğerimiz dağlanıyor ve gözyaşlarımız yanaklarımızdan süzülüyor.
Fatima’nın çağrıyı yanıtlaması bile “oh” dedirtirken, yanıtlamaması ya da görüşmenin kopması gibi durumlar endişe yaratıyor. Üstelik bu duyguları yönetmen de seyirci de aynı anda, birlikte yaşıyor.
Ne yazık ki ilerleyen görüşmelerde bombalar, yıkım, kayıplar arttıkça ve Fatima yer değiştirmek zorunda kaldıkça kıskacı daralıyor, çaresizlik artıyor ve büyüyen gülümsemesinin histerikli bir hâl alması şaşırtmıyor. Bunu zaten kendisi de dile getiriyor. Bir noktadan sonra durumu iyi analiz edemediğini, cümleleri sağlıklı kuramadığını, sanki aklını yitirmeye başladığını ifade ediyor.
“Kaybedecek hiçbir şeyimiz yok.”
İkili görüşmelerinin dışında, Fatima’nın çektiği fotoğrafları ve Gazze sokaklarını da ara ara görüyoruz. Özellikle görüşme sırasında bazı anlarda bombalama eylemi gerçekleşirse Fatima kamerasını pencerenin dışına doğru tutuyor ve bize neler yaşandığını gösteriyor. Yıkıma uğrayan hayatları ve hayalleri tüm çıplaklığıyla gözler önüne seriyor “Yüreğini Eline Al ve Yürü”.
Yönetmen Farsi, Fatima’ya “Korkmuyor musun?” diye sormuştu; Fatima da “Korkmuyorum çünkü kaybedecek hiçbir şeyimiz yok.” demişti.
Farsi birkaç kez Fatima’ya Cannes’a katılacaklarını ve seçilmeleri halinde umudunun orada görüşebilmek olduğunu söylüyor. “Yüreğini Eline Al ve Yürü”, Cannes Film Festivali’ne seçiliyor ancak Fatima Hassouna bundan tam bir gün sonra, 16 Nisan 2025’teki İsrail saldırısında, ailesinden dokuz kişiyle birlikte öldürülüyor.
Çok özel bir kadın Fatima, dünyanın büyük ülkeleri ve liderleri seyirci kalmayıp bu vahşeti durdurabilseydi Fatima da Cannes’da yerini alacaktı; Gazze’den hiç ayrılmamış, ayrılırsa da hayalinde olan tüm yerleri gezip dolaştıktan sonra yeniden Gazze’ye döneceğini söyleyen Fatima Hassouna…

Orhan Eskiköy ve Sepideh Farsi, her iki yönetmen de acıyı, yıkımı, evsizliği, yurtsuzluğu, insanın devam eden hayatın içindeki varoluş mücadelesini, mazlumun ve mağdurların gerek fiziken gerekse teknolojik olarak yanlarında bulunarak sinema yoluyla dile getirmeyi, yaşanılan insanlık dramını sonraki kuşaklara aktarmayı ve bu vesileyle de tarihe bir not düşmeyi amaçlıyorlar. Yaşanılan acılar bireysel olduğu kadar toplumsal da bu sebeple sinemacının olayı ele alış şekli ve kendisini konumlandırdığı yer fazlasıyla önem arz ediyor. Burası öyle bıçak sırtı bir alan ki bir haberci kolaycılığına düşmek, acıyı haz unsuru olarak kullanmak ve acı pornografisine dönüştürmek an meselesi.
