ALEV ALMIŞ BİR GENÇ KIZIN PORTRESİ

Portrait of a Lady on Fire: Aşığın seçimi değil, şairin seçimi!

2007 yılında Water Lilies filmiyle ilk kez yönetmenlik koltuğuna oturan Céline Sciamma, 2011 yılında Tomboy ve 2014 yılında Girlhood gibi sinema çevresinde takdir gören ve küçük bir hayran kitlesi oluşturan iki film daha çektikten sonra Portrait of a Lady on Fire ile ismini tüm dünyaya duyurmayı başardı. Portrait of a Lady on Fire, 2019 yılında Cannes Film Festivali ana seçkisi için açıklanan 21 filmlik listede kendisine yer buldu ve birbirinden usta yılların sinemacıları ile ana yarışmada yarışarak büyük bir beğeni topladı. “En iyi senaryo” ve “queer palm” ödüllerini alarak Cannes’dan ayrılan film, Altın Küre ve BAFTA dahil yıl boyunca çok sayıda festival ve ödül töreninde çeşitli adaylıklar ve ödüller kazanarak, yılın adından en çok söz ettiren filmlerinden biri oldu.

Öncelikle bu film hakkında bir şeyler karalamak veya dile getirmek hem kolay, hem de değil. Kolay, çünkü yazacak çok fazla malzeme veriyor film. Aynı zamanda zor, çünkü film hakkında derli toplu, her yönüne değinilerek bir şeyler anlatmak için çok uzun bir yazı yazmak gerekiyor. Bu durum, elbette filmin yönetmen ve senaristi Sciamma’nın birden fazla filme sığacak kadar çok malzeme vermesinden kaynaklanıyor. Hatta o kadar çok şey anlatıyor ki, katman katman açtığı anlatısını kapatmak için birden fazla final yapmak zorunda kalıyor.

Bir kara kalem çizim dersi ile başlayıp Vivaldi’nin ölümsüz eseri Dört Mevsim’in Yaz bölümünün Fırtına kısmı ile kapanışı yaparak, şimdiden sinema dünyasında kendisine önemli bir yer bulan bu başyapıtı bütünüyle değerlendirmenin zorluğunun farkında olarak kendimce kıyısından köşesinden bir şeyler karalamaya çalışacağım.

Henüz filmin başındaki kayık sahnesi ile Campion’un ölümsüz eseri The Piano’ya selam çakarak başlaması, filmin güçlü bir feminizm anlatısı olacağına dair önemli bir işaret. Filmde Marianne (Noemie Merlant) isimli genç bir ressam kadın, annesi tarafından evlendirilmeye çalışılan ancak bir türlü ressamlara poz vermeyi kabul etmeyen Heloise (Adele Haenel) isimli soylu bir genç kadının portresini gizlice yapmak için görevlendirilir. Kayıkla ıssız bir adaya getirilen Marianne, bir haftalık süreçte Heloise’ye yardımcı olacak, onu izleyecek, gözlemleyecek ve zihninde kalan ayrıntıları onun haberi olmadan gizlice portresine aktaracak ve böylece görevini tamamlayacaktır.

18. yüzyıl Fransası’nda geçen filmde Marianne, her yönüyle azimli ve cesur bir ressam. Kendi ayakları üzerine duran, çalışan, ekonomik özgürlüğü bulunan, kısıtlı da olsa bir özgürlüğe sahip olan bir kadın. Ancak resimlerinde kendi imzası yerine babasının imzasını kullanır. O dönemde, erkeklerin dünyasında kadının toplumsal hayattaki konumu belli ve sınırlıdır. Sanat dahil pek çok işte kadınlar, yaptıkları işlerde pek de önemsenmez. Mevcut ataerkil sistemde kadına karşı güçlü ve acımasız toplumsal önyargı söz konusudur.

Heloise ise; bir manastırda eğitim görmekte iken ablasının intiharı üzerine iyice yalnızlaşmış, tek başına dışarı çıkması bile yasak olan ve kontes annesi (Valeria Golino) tarafından Milanlı bir soylu ile evlendirilmeye çalışılan bir kadındır. Sürekli özgürlüğü arzular. Hatta öyle ki, manastırı bile sırf kütüphanesi olduğu için özler. Kırılgandır. Öfkelidir. Ancak aynı zamanda korkaktır. O dönemin bir geleneği olarak kadınların evlendirilmeden önce portresi çizilerek bu portre erkeğe gönderilir. Marianne de zaten bu tabloyu çizmek için kontes tarafından işe alınır.

Filmde ataerkil sistemin temsili konumunda olan Kontes’in adadan kısa bir süreliğine ayrılması üzerine var olan hiyerarşik yapı ve sınıfsal statü tam anlamıyla yıkılır. Her biri bu sert erkek hegemonyasının oluşturduğu sistemin farklı sosyal sınıflarına mensup olsalar da, çeşitli açılardan sistemin mağduru olan Heloise, Marianne ve hizmetçi Sophie (Luana Bajrami) özgür, eşit ve sınıf farkı gözetmeden insanca vakit geçirirler. Üçünün tek biçimsel ortak noktası kadın olmalarıdır. Aynı masada yemek yerler, kart oyunu oynarlar, birbirlerine kitap okurlar ve bunun üzerine tartışırlar, şölene katılırlar, hizmetçi Sophie’nin kürtaj olması -günümüzde dahi feminizmin en büyük uğraş alanı olan bir konu- için birlikte hareket ederler. Tam bir dayanışma ruhu söz konusudur.

Dolayısıyla şunu rahatlıkla söyleyebiliriz ki, her yönüyle bir kadın filmi var karşımızda. Yönetmeninden senaristine, sinematografından oyuncularına, anlatısından takındığı tavra kadar dört başı mamur bir kadın filmi bu film. Erkek oyuncuların hiç ön plana çıkmadığı, var olanların da figüran olarak kullanıldığı, her türlü ataerkil yapının dışarıda tutulduğu göz önünde bulundurulduğunda filmin önemli bir feminizm anlatısına sahip olduğu rahatlıkla söylenebilir. Kontes ataerkil yapının tek görünümü olarak gözükse bile, aslında onun derdi de bambaşkadır. Kızını evlendirerek tekrar Milan’a geri gidebilmek ister. Kızını bu hayali uğruna bir araç olarak kullansa da, ortada yine de bir kadının hayalini gerçekleştirmek için verdiği mücadeleyi izliyoruz aslında.

Filmin Cannes tescilli senaryosunun anlar ve ayrıntılarla dolu olduğu şüphesiz. Her bir sahnesi hakkında sayfalarca yazı yazılabilir, dakikalarca konuşulabilir. Öyle ki, katman katman açılan film, katman katman kapatılması gerektiğinden birçok final yapıyor bile denebilir. Şöyle geriye dönüp bakıldığında gereksiz hiçbir sahne barındırmıyor olmasında, nakış işler gibi işleyen senaryosunun yanında çok iyi işleyen bir kurgusunun olmasının da payı büyük. Sadece senaryo ve kurgu başarısı söz konusu değil, teknik açıdan da şaşırtıcı derecede iyi. Seslerden renklere, görüntülerden yönetmenliğe her şey fazlasıyla doyurucu. Tek başına gece karanlığındaki şölen sahnesi bile filmin teknik meziyetlerine örnek vermek için yeterli.

Mitolojik bir hikaye olan Orpheus ve Eurydice hikayesi üzerinden iki aşığın aşkının sembolize edildiği bölüm filmin en dikkat çekici anlarından biridir. Hikayeye göre; Orpheus genç yaşta hayatını kaybeden sevgilisi Eurydice için yeraltına iner ve yeraltı tanrısı Hades’e sevgilisini tekrar hayata döndürmek için yalvarır ve onu ikna etmeye çalışır. Hades ikna olur ve Orpheus ile bir anlaşma yapar. Hades, Eurydice’yi hayata döndüreceğini söyler ama bunun için Orpheus’un yeryüzüne çıkana kadar arkasına dönüp Eurydice’ye bakmasını yasaklar. Hades’in tek şartı budur. Tam yolun sonuna, yüzeye gelmişken Orpheus sabırsızlanarak ve Eurydice’yi kaybetme korkusuna kapılarak arkasına bakar ve böylece sevgilisi aşağıya, karanlığa doğru çekilir. Yani sevgilisi elinden kayıp gider ve onu kurtaramaz. Çünkü Hades’in tek şartını çiğnemiştir.

Mitolojik hikaye kısaca bu şekildedir ancak Orpheus’un mutlu sona ulaşmak varken neden arkasına baktığına ilişkin farklı yorumlar yapılabilir. Burada yapılabilecek en şairane yorum, Orpheus’un sevgilisi yerine onun hatırasını seçmesine ilişkindir. Başka bir değişle Orpheus aşığın değil, şairin seçimini yapmıştır. Ya da Heloise’nin dediği gibi, belki de “bana bak” diyen Eurydice’dir. Yani şairane seçim yapan belki de Eurydice’dir. Orpheus’un arkasına bakmasına sebep olan şey nedir bilinmez ancak neticede onun bu hareketi sayesinde aşkları efsaneleşip ebedileşmiştir. Filmin bir yerinde Marianne, tabloyu bitirip ücretini aldıktan sonra Heloise’nin yüzüne bakmadan onunla veda edip tam kapıdan çıkmak üzereyken arkasından Heloise seslenir. Onun seslenmesiyle Marianne arkasına bakar. Bu, tam olarak Heloise’nin hikayeye getirdiği son yoruma uygun olarak çekilmiş harika bir sahnedir. Yani Heloise mitolojik hikayede aşıklardan birinin yaptığı gibi aşığın değil, şairin seçimini yapmıştır. Sevgilisinin hatırasını seçmiştir. Bu, film için düşünülebilecek ilk final sahnesidir.

Devam eden sahnede aradan uzun bir zaman geçmiştir. Marianne kendi resimlerinin de bulunduğu bir sergidedir. Orpheus ve Eurydice efsanesini resimleştirmiştir ve bu hikayeye getirdiği yorum, klasik anlayışın ve anlatının dışındadır. Marianne, resimde Orpheus ve Eurydice’yi birbiri ile vedalaşıyor gibi resmederek, Heloise ile yaşadıkları veda üzerinden hikayeye yeni bir yorum katmıştır. Marianne aynı sergide Heloise’nin çocuğu ile beraber poz verdiği bir tablo görür. O tabloda Heloise’nin elinde bir kitap vardır ve açık duran sayfa “28. Sayfa”dır. Filmde daha önce Marianne, Heloise’nin kitabının 28. sayfasına kendi resmini yapıp ona hatıra olarak bırakmıştı. Bu sahne ile birlikte Heloise’nin, sevgilisinin ve aşkının hatırasını hala sakladığını ve onu unutamadığını anlarız. Çünkü daha önce de belirttiğim gibi, o aşığın değil, şairin seçimini yapmıştır. Bu sahne film için düşünülebilecek etkili ikinci final sahnesidir.

Filmin en etkili ve en egzotik sahnelerinden biri üç genç kızın katıldığı şölendi. Bu sahnede ateş yakılır ve kadınlar “fugere non possum” şarkısını koro halinde söyler. Gece çekilen bu sahnenin güzelliğini anlatmak için kelimeler kifayetsiz kalır. İki aşığın birbirini arzulamasının zirve noktasıdır bu sahne. Heloise’nin elbisesinin etek kısmı alev alır. Alev filme adını da veren önemli bir metafordur. Alev alan Heloise umursamaz, korkusuz ve kayıtsızdır. Çünkü sırılsıklam aşıktır ve aşık olduğu kişi tam karşısındadır. Korkmasını gerektirecek hiçbir şey yoktur. İlk defa korkmuyor ve aşkına hayranlıkla bakıp gülmeye devam ediyor. Bu sahnede iyice dışa vuran arzu ve karakterlerin birbirlerine duydukları hisler nihayet sonraki sahnede sahilde açığa çıkıyor.

Yine filmin finali ile doğrudan bağlantılı önemli bir sahnesinde, Heloise ve Marianne birbirlerini ilk olarak ne zaman öpmek istedikleri hakkında konuşurlar. Heloise, Marianne’yi öpmek istediği ilk anı hatırlayacağını söyler. Marianne ne zamandı diye sorar. Heloise, Marianne’nin sorusuna yanıt vermese de, Marianne’yi ilk olarak ne zaman öpmek istediği final sahnesiyle iyice netlik kazanıyor. Filmin başlarında Marianne, Heloise için piyanonun başına geçer ve Vivaldi’nin Dört Mevsim konçertosundan “Fırtına” bölümünü çalar ve yorumlar. Marianne piyano ile uğraşırken Heloise’nin onu baştan aşağı incelediğini ve ilk olarak burada arzuladığını görürüz. Muhtemelen Heloise’nin “ilk öpmek istediği an” budur diye düşünmüştür izleyici ancak emin olamaz. Final sahnesinde kameranın zoom yaparak dakikalarca Heloise’yi gösterdiği sahnede de, Vivaldi’nin ölümsüz eserlerinden Dört Mevsim’in Yaz bölümünün “Fırtına” kısmı çalınmaktadır. Ve Heloise yine kendisine sakladığı bir “hatırayı” ağlayarak anmaktadır. Merak ettiğim şeyse, uzaktan onu inceleyen Marianne’nin bu saklı hatırayı anlayıp anlamadığıdır.

Aşkın resimlere geçirilerek tarihe aktarıldığı bir film var karşımızda kısaca. Tutkunun, arzulananın portresinin kalbine tutuşturulan alev şeklinde veya arzulayanın eteklerinin alev alarak tutuşması ile betimlendiği bir film. Aşkın, arzunun ve tutkunun yaşanarak tüketilmesi üzerine değil, hatıralara ve sanat eserlerine konu olması, daima hatırlanarak korunması ve kutsanması gerektiğine ilişkin bir söylem geliştiriyor film. Sciamma hikayesini anlatırken sırtını dayadığı mitolojik hikayenin yanı sıra resim, müzik, edebiyat ve şiir sanatından bolca besleniyor. Bu kadar çeşitli sanat dallarıyla haşır neşir olup bocalamaması, aksine bunu bir gövde gösterisine çevirmesi takdire şayan. Kurduğu şiirsel atmosferde sinematograf Claire Mathon’un (Stranger by the Lake, Atlantics) görüntülerinin etkisi elbette çok büyük. Minimal bir anlatımın biçimsel bir görsel şölenin içinde bu kadar doğal durduğu film sayısı çok azdır sinema dünyasında.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.