Ahlat Ağacı

Varoluşa Ağıt

Bu yazı yalnızca filmi izlemiş olanlar içindir!

Çan’dayız. Çanakkale’nin bir beldesi. İnsanıyla, doğasıyla, karıyla-kışıyla müthiş bir tekdüzeliğin içinde hayat devam ediyor. Her şey korkunç bir sıradanlığın pençesinde. Fakat tüm bunlar sadece bu beldenin özellikleri değil. Taşranın her yerinde beliren özellikler. Memleketin insanı, yaşadığı hayatı, babadan yadigar sorunları her yerde aynı. Buralarda yaşam farklıdır. Taşrada yaşayabilmek için toprağı kabullenmek gerekir. Yabancılara yer yoktur. Bir kaybeden olarak baba ocağına dönen Sinan’ın ve elinde kuru bir tebessümden başka bir şey kalmayan İdris’in yabancılıkları da bu yüzden. Tüm kaybedişlerinin nedeni aykırılıklarından. Bazıları kabullenir kaybetmeyi Hatice ve İdris gibi. Hayatın olağanlığını, insanların sıradanlığını benimsemek zorunda kalır. Bazıları ise çırpındıkça çırpınır. Bir yol arar, bir kaçış yolu. Bulamadığında ise büyük bir umursamazlıkla çevresine püskürür. Tüm acısını insanlardan çıkarır toy bir kibirle. Yabancı bencildir. Dünya onun çevresinde döner sanır ve öfkesini insanlardan çıkarır. En çok da babasından. Odur tüm hatalarını biçimsiz meyvelere dönüştüren. Odur tüm karmaşıklığının sorumlusu. Fakat kendi içinde çeliştiği, kuytularında kendinden bile sakladığı bir şey vardır; oğullar babalarının en sevmedikleri huylarını kendilerinde taşırlar.

Ahlat Ağacı hüzünlü bir baba-oğul filmi. Dokunaklı ve beyazlarla örtülü Çanakkale kadar soğuk. Fazlaca geveze ama bir o kadar da mazlum. Tüm gevezeliklerinin nihai durağı babadan oğula bir ızdırap. Sinan’ın epizodlar misali girdiği her diyalog, takındığı her agresif tavır iç çalkantılarının bir sonucu. Sinan’ın öfkesi büyük. Hayata, insanlara ve babasına. Ama en çok da kendine. Büyük bir kibirle içindeki yangını örtmek istese de en çok kendisine kızar durur. Nefretini yenip babasını affedememesine, çocuksu günahlarından arınamamasına. Bir yılan gibi insanları sançtığı her an tüm zararı kendinedir. Bu yönüyle talihsiz bir benzerlik var film ile ana karakteri arasında; Sinan’ın içinde bulunduğu edebi ya da ilmi her tartışma nasıl ki kendi benliğine zararsa, filme de öyle. Çünkü tartışmaların olduğu her epizod filmin bütünlüğüne zarar verip yabanlığını açığa çıkarıyor. Lord Henry misali girilen her sofistike sohbet içinde bulunulan coğrafyaya ağır geliyor, aykırılığı defo gibi üzerine siniyor. Sinan’ın karanlık ve acılı yönünü göstermek niyetiyle çıkılan her sohbet Nuri Bilge’nin, aklındaki birtakım meseleleri olur olmaz yerde söylemesiyle gevezeliğe dönüşüyor. Ve maalesef kullanılan ağdalı sözler bazı ağızlarda pek bi plastik kalıyor.

Ahlat Ağacı yer yer Nuri Bilge’nin filmden bağımsız söylemleriyle etkisini kaybetse de, ana hikayesi iç sızlatacak kadar güçlü. Ağlatmasa da süründürmesini biliyor, bittikten sonra bile devam eden etkisiyle. Bu hüzünden en büyük pay ise baba İdris’in. İdealleri olan, insanlarla barışık bir insanın defalarca yenilmesi, yanılması ve düşmesi Camusvari bir yabancı olmasının bir sonucu. Onunki, insanlara ayak uyduramayan nice tutunamayanın kaderiyle bir. Fakat İdris anlaşılmak istiyor, anlaşılmak. Öz benliğini kaybetmeden var olmak, özgür olmak istiyor. İstediklerine ulaşamadığında ise hüzünlü bir tebessümle kabullenmesini biliyor. Her yenilişinin öncesinde gururunu kurtarabileceğine dair umudu olsa da susuz kalmış bir kuyu gibi yalnız kalmaktan kurtulamıyor. Fakat İdris, hayal kırıklıklarının yarattığı öfkeyi doğayla arındırmasını bilirken, Sinan’ın kaçacak hiçbir yeri yok. Aslında var. Tüm öfkenin başladığı yer ile son bulacağı yer aynı. Huzuru bulacağı adres babasının hayal kırıklıklarını engelleyerek kendini arındırmakta. Bu yüzden babasının gene yenildiğini kabullenemiyor ve kuyuda su değil kaybettiği masumiyetini, babasının yitik gururunu arıyor

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.