Bir Antalya Altın Portakal Film Festivali’ni daha geride bıraktık. Bu yıl 63.sü düzenlenen festival, ülkenin en prestijli ve en eski organizasyonu. Son yıllarda sanatsal başarılarından ziyade sansür krizleri, jüri istifaları ve festivalin tamamen iptal edilmesi gibi büyük kurumsal skandallarla gündeme geldi maalesef. 2023’te “Kanun Hükmü” Belgeseline uygulanan sansür sebebiyle festivalin iptal edildiğini bile gördük. Bu kararın ardından festival jürisi, film geri alınana kadar görevlerini yapmayacaklarını açıklayarak boykot başlatmış, birçok yönetmen filmini festivalden çekmişti. 2 yıl önce de LGBTİ+ temalı filmlere uygulanan sansürü ön jürinin kendisi itiraf etmişti.
Bu yıl da Film Forum, “başvuru videolarının izlenmemesi ve şeffaflık krizi” nedeniyle büyük bir skandala sahne oldu. Festival komitesinin finalist projeleri açıklamasının hemen ardından, foruma başvuran yönetmenlerden Erinç Durlanık, projelerini yükledikleri Vimeo ve YouTube linklerinin dijital izleme sayaçlarını kontrol ettiğini, projelerin tanıtımı için hazırlanan videoların ön jüri tarafından açılıp izlenmediğini dile getirdi. Benzer durumu yaşayan diğer yönetmenlerin de katılımıyla 18 sinemacı ortak bir bildiri yayımladı. Hemen akabinde Antalya Film Forum da bir açıklama yaptı.
Festival sırasında Film Forum’da yarışan sinemacılarla karşılaştığımda sunumların kapalı yapıldığını, bir sinemacı olarak diğer sinemacıların sunumlarına katılamadıklarını belirttiler. Bu durum da haliyle şeffaflık anlamında kuşku ve endişe yaratan başka bir tartışma konusu yarattı.
Bu yıl basın olarak açılış törenine çağrılmadığımız gibi kapanış törenine de davetli değildik. Açılış için hadi neyse diyelim de tüm hafta filmden filme koşturan, bu filmlere dair yazan, festivalle ve film ekipleriyle ilgili haberler ve röportajlar yapan biz basın mensubu ve sinema yazarları değil miydik? Bu emeğe karşın bir törenin dahi çok görülmesi kırıcıydı. Filmler öncesi salonların kapısında festival görevlilerinden gördüğümüz tutum, bizleri azarlamaları, filmlerin seanslarının sarkması, dakikalarca beklemek, haftalar öncesinden akreditasyon başvurusu yapıp almış olmamıza rağmen basın kartlarımızın filme girişlerde işlevsiz olması gibi durumlar da işin tuz biberi oldu. Üzücüydü bu yaşanılanlar.
Ulusal sinemamıza gelecek olursak, orası da ayrı bir tartışma alanı… Durum epey vahim, çünkü hiçbir zaman seçki bu denli zayıf olmamıştı. Günlerdir sosyal medyanın da konusu oldu bu denli zayıf filmler ve bunların ulusal seçkiye nasıl dahil olduğu…
Film yapmak çok zor bir iş, gerçekten çok zor hele ki şu an içinde bulunduğumuz ekonomik krizin ortasında bu daha da zor. Filmlerin fonlanması, kaynak bulunması başlı başına en temel sorunlardan. Seçkide yer alan 12 yapımda uluslararası yapım desteklerinin dışında geçen yıl kazanılan Film Forum desteğini, TRT desteğini ve bakanlık desteklerini gördük. Bunlardan bazıları iyi prodüksiyona ya da başarılı bir yönetmenliğe sahip olsa da hikâye ve anlatısal anlamda tıkanma yaşayan eserlerdi. Bazıları kurdukları dekorlarla, bazıları ise kuramadıklarıyla ufak çaplı dehşete düşmemize sebep oldu. Bakanlık ve TRT destekli bazı yapımlarda reji ve görüntü yönetimini geçtim sanat, kostüm, ışık anlamında bu denli zayıf, eksik, çalışılmamış, bomboş ve dolayısıyla kendine -ne yazık ki- güldüren çerçeveler izlemek beni hem çok üzdü hem çok sinirlendirdi. Dolayısıyla sormadan edemiyoruz: Bu paraları filminize harcamadıysanız nereye harcadınız?
Ekonomik sorunu çözdüğümüzde de senaryo yaratımını, demode sinema dilini, filmin dramatik yapısındaki tıkanıklıkları, sansür ve otosansürün sebebiyet verdiği toplumsal-siyasal gerekçeleri halının altına süpüren bakışı, toplumsal gerçekliğe sırtını dönen, politik altyapıyı kurmaktan aciz ya da imtina eden tavrı konuşmak gerekiyor.
İşin yapım kısmındaki sıkışık set takvimlerini de es geçmemek gerek. Bağımsız sinemacılar sahip oldukları çok kısıtlı bütçelerle çok kısa sürelerde çekimlerini tamamlamak zorunda kalıyorlar. Çekimin 1 gün, 1 saat uzaması bile maliyet. Yetiştirme telaşının öncelik olduğu bir üretimde ne kadar yetkin bir iş ortaya çıkabilir, ne kadar sanat konuşulabilir; bunları da not etmeli.
Tabii bunlar tek taraflı çözülecek meseleler değil; yapıcı eleştiriyi ve sorunu kabul eden karşı tarafın da masada bulunması ve çözüm adına daha yenilikçi/devrimci bir noktadan cesaretle ilerlemesi lazım. Yoksa, sektörde salt belli bir ismi ve nüfuzu olduğu için bazı isimler her festivalde yer almaya, bakanlıktan aldıkları desteklerle işlevsiz filmlerini çekmeye devam edecekler. Bunun da sinemamıza katkısından ziyade zararının olduğunu hepimiz biliyoruz. Sinema eleştirmenliği de onay ya da dedikodu makamı değildir. Birilerinin “kral çıplak demesi” tepki çekmemeli; hâlâ böyle “film”lerin çekiliyor olması hayret edilesi olmalı.
Ben festivalde izlediğim ve beğendiğim Ulusal Yarışma’da yer alan bir uzun kurmaca, bir kısa kurmaca ve bir uzun belgeseli yazmak istedim: “Taş ve Tüy”, “Porkatal” ve “Uzakta“. Bu üç filmin ortak özelliği; yaratıcılarının, hikâyelerini -ajitasyona gayet müsaitken- melodram tuzağına düşmeden perdeye yansıtmayı başarmış olmaları.
Bu filmler dışında Galalar bölümünde izlediğim Vikki Bardo’nun (nam-ı diğer Gizem Avcıoğlu) tamamen yapay zekâ ile çekilmiş filmi “Uyuyan Kadın”ı çok beğendim ancak onu FikriSinema yazarlarından sevgili İren Dicle Aytaç kaleme aldığı için meraklılarına o şahane yazıyı okumalarını tavsiye edeceğim.
AĞIR, SERT VE BİR O KADAR HAFİF: “TAŞ VE TÜY”
Dünya prömiyerini Jeonju Uluslararası Film Festivali’nde gerçekleştiren “Taş ve Tüy”, Türkiye’deki ilk gösterimini 63. Uluslararası Antalya Altın Portakal Film Festivali’nde yaptı. Festivalde benim de favorim olan ve zayıf seçki içerisinde bir adım öne çıkan “Taş ve Tüy”, festivalden En İyi Film ödülü başta olmak üzere altı ödülle ayrıldı. Ragıp Türk’ün ilk uzun metrajlısı olan bu yapımda Melda Tuzluca, Özgür Meriç, Onur Gözeten, Duygu Aktoprak, Emrah Özdemir ve Ersen Karagöz rol alıyor.

Kocasını yaralamaktan dolayı hapis yatan ve cezaevinden yeni tahliye olan Nazire’nin (Melda Tuzluca), yetiştirme yurdundaki oğlu Uğur’a (Ersen Karagöz) kavuşabilmek için bürokratik engeller karşısındaki mücadelesini merkeze alıyor film. Nazire’nin kocası, oğlunun gözleri önünde hasımları tarafından öldürülmüştür. Kurumun şart koştuğu düzenli bir işten ve çocuğuyla yaşayabileceği bir evden yoksun olan Nazire, oğlunu evlat edinmek isteyen varlıklı bir koruyucu ailenin varlığıyla mücadeleye girişir bir yandan da. Tüm bunlar karşısında çaresiz kalan Nazire, hurdacılık yapan arkadaşı Selami‘nin (Özgür Meriç) yardımıyla kurumu kandırmak üzere sahte bir ev ve sahte bir iş düzeni kurar.
Kurumsal Çarklar, Bireyi Yasal Olmayana İtiyor
“Taş ve Tüy”, kentsel yoksulluğunun ve bürokrasinin gölgesinde ezilen bir anne-oğul hikâyesini etkileyici bir dille perdeye taşıyor. Taş kadar sert yaşam koşullarına karşı, tüy kadar kırılgan ama sarsılmaz bir ümidi korumaya çabalayan bir annenin hikâyesi bu…
Sistemin Nazire’ye “düzenli iş ve ev sağlama” koşulu koyması, yoksulluğun ortasında ayakta kalmaya çalışan eski bir mahkum için deyim yerindeyse ütopik bir beklenti. Bu ütopyaya meşru bir yoldan ulaşamayacağının bilincinde olan Nazire’ye de bürokrasiyi sahte ev ve iş düzeni kurarak kandırmak kalıyor haliyle. Ahlaki bir yozlaşmadan ziyade, sistemin yoksullara başka hiçbir meşru kapı bırakmadığının buz gibi ispatı…
Yönetmen Ragıp Türk‘ün kendi ifadesiyle de belirtecek olursak: “Aslında temel problem sistem. Sistemin bireyi nasıl sıkıştırdığı ve sıkışan bireyin suça nasıl bulaştığıydı.” Türk, filminin ana çatışma unsurunu devlet yurdunun çocuğu, varlıklı bir koruyucu aileye verme eğilimi üzerine kuruyor ve bize şu soruları sordurtuyor: İyi bir gelecek kimin hakkı? Çocuğun üstün yararı kimin sorumluluğunda?
Bu sorular, Türk’ün altını kalın çizgilerle çizdiği ideolojik bir tartışmaya alan açarken sınıfsal adaletsizliği de gözler önüne seriyor. Uğur’a koruyucu aile olmak isteyen varlıklı taraftaki anne Nazan (Duygu Aktoprak), “iyi” ya da ”kötü” karakter klişe sosuyla sunulmuyor. Her iki anne de Uğur’u çok seviyor ve onunla olmak istiyor. Türk’ün burada kurduğu hat ekonomik güç üzerinden yol alıyor. Sistem, “iyi bir gelecek” ile “annelik/ebeveynlik hakkı”nı maddi güçle eşdeğer tutuyor. Zengin koruyucu ailenin konforlu/steril dünyasının karşısında, Nazire’nin Selami ile kurduğu dayanışma bir savunma mekanizması oluşturuyor. Ancak Selami’nin de kendi dertleri mevcut. Üvey kardeşiyle sorunlar yaşıyor ve başı da polisle sık sık derde giriyor. Kağıt toplayıcısı diğer bir arkadaşları da Mami (Onur Gözeten). Mami de Nazire’nin yol arkadaşlarından, destekçilerinden biri; umudunu ve direnişini yitirmiyor, Nazire’ye yalnız olmadığını hissettiriyor. Nazire dışındaki karakterlerin biraz daha işlenmesi hikâyeyi daha zenginleştirirdi kanaatindeyim.

Taş Kadar Ağır, Tüy Kadar Kırılgan
Tüy ve taşlar, simgesel anlamlar taşıyan ögeler olarak sanatın çeşitli dallarında kendilerine sıkça yer bulur (daha çok bir dekoratif öğe olarak kullanılan o tabloyu da anımsayanlarınız olacaktır): Tüyler hafifliği, özgürlüğü, zarafeti ve kırılganlığı simgelerken; taşlar sabrı, kararlılığı ve fiziksel gücü temsil eder. Bu unsurların birleşimi, yaşamın dengesini ve doğal dünyanın armonisini yansıtıyor. Film, ismine mülhem olan o felsefi tezatlığa sırtını yaslayarak, yaşamın taş kadar katı kuralları ile bir annenin tüy kadar kırılgan ama bir o kadar da bilinmezlik ve kaygı taşıyan umudunu karşı karşıya getiriyor.
Melda Tuzluca, Nazire karakterinde devleşen, izlemekten ve onu tanımaktan dolayı mutlu olduğum bir isim oldu. Karakterini; içindeki hem suçluluk duygusunu, hem öfkeyi, hem de her şeye rağmen teslim olmayan annelik duygusunu abartıya kaçmadan, ajitasyona meyletmeden gözleriyle, bakışlarıyla, tonlamasıyla veren bir performansla taçlandırıyor. Zaman zaman yazılarımda dile getiriyorum, bilhassa Tuzluca gibi yeni ve başarılı isimlerle tanışınca bunu bir kez daha hatırlatmak kaçınılmaz oluyor: Popüler isimler dışında aşina olmadığımız yeni yüzleri sinemaya kazandırmak sadece casting yapan isimlerin değil, yönetmen ve yapımcıların da görevi; biz seyirciyi bu yetenekli insanlardan mahrum bırakmalılar diye düşünüyorum naçizane. Perdeye, rolüne ziyadesiyle yakışan kendine özgü bir yüzü izlemek seyir zevkimi daha da artırıyor.
İlk uzun metrajlısını çeken yönetmenlerin sahnelerine kıyamama tuzağına düşmesi anlatıyı uzatan/sarkıtan bir handikap yaratır. Tabii Türk’ün sahnelerine/planlarına kıyıp kıymadığını ya da ne kadarını kurgu dışında bıraktığını bilmiyoruz ama 83 dakikalık süresinde sarkmayan, derli toplu, dinamik bir anlatı kurduğunu görüyoruz. Bu başarıda En İyi Kurgu ödüllünü de kucaklayan Naim Kanat’ı anmazsak eksik kalır.
“Yoksulluk pornografisi”ne meyletmeyen Ragıp Türk, açı ve ölçekleriyle güçlü kadrajlar, planlar ve sahne geçişleri kurarken, olgun bir sinema dilini rejisine yansıtmayı başarıyor. “Taş ve Tüy” benzeri sert gerçekçi hikâyeleri sinemada severim, bunların sinematografik olarak hikâyeye hizmet eden görsel dilini de çok önemsiyorum. Görüntü yönetmeni Emre Pekçakır, sert hikâyeye sert kadrajlar kurmuş. Stilize resimler yerine gerçekçiliği yansıtan estetize etmeyen, soğuk renkler tercih etmiş. “Taş ve Tüy”, aynı yarışmada yer alan Yeşim Ustaoğlu’nun “Arta Kalan” filmiyle birlikte görüntü yönetimini beğendiğim iki yapımdan biri oldu.

Altın Portakal’da En İyi Film seçilen “Taş ve Tüy”, aynı zamanda En İyi Senaryo, En İyi Kurgu (Naim Kanat), En İyi Müzik (Özge Arslan) ve Cahide Sonku (Melda Tuzluca) ödüllerini de kazandı.
Bundan sonra Ragıp Türk’ün sinema üretimindeki sıkı takipçilerinden biriyim.
YÜZMEYİ ÖĞRENSEM ANNEME KAVUŞURUM: “PORKATAL”
Sis Gürdal’ın yönetmenliğini yaptığı “Porkatal”, doğduğu günden beri annesiyle cezaevinde yaşayan Engin’in, altı yaşına girdiğinde akrabalarının yanına, bir köye gönderilmesini ve burada ilk kez dış dünyayla tanışmasını anlatıyor. Engin, tanımadığı kurallarla örülü bu yeni hayata alışmaya çalışırken bir yandan da annesine yeniden kavuşmanın yollarını arıyor.

63. Antalya Altın Portakal Film Festivali’nde izleyebildiğim kısa film seçkisinde 3 film yer alıyordu: Adreste Bir Yanlışlık Yok, Porkatal ve Kindergarten
“Porkatal”, bu üç filmin içinde hem hikâyesi hem aktarımı hem de çocuk oyuncu performansındaki başarısıyla daha dikkat çekiyordu. Çocuk oyuncuların yer aldığı yapımları izlerken açıkçası en baştan bir tedirginlik ya da memnuniyetsizlik gelip kuruluveriyor yamacıma. Çünkü ekseriyetle “ezberlenmiş replik okuma” oyunculuğuna şahit oluyoruz. Engin’i oynayan Musab Yılmaz, burada bu kalıbı yıkıyor ve inandırıcı performansıyla filmin duygusal yükünü sırtlıyor.

Engin, bildiği her şeyi annesinden ve cezaevindeki kadınlardan öğrenmiş. Anneannesini, dedesini, dayısını fotoğraflardan tanıyor. Bir gün cezaevinden ayrılma vakti geliyor, kendisini almaya gelen dayısıyla birlikte köydeki evlerinde yeni bir hayata uyumlanmaya çalışıyor. Arkadaş edindiği yaşıtı olan bir kız çocuğu kendisinin bir teknesi olduğunu, yüzerek o tekneye giderlerse annesine gidebileceğini söyler. Yüzme bilmeyen Engin dayısından ona yüzme öğretmesini ister. Başlangıçta mahalledeki akranları tarafından horlanan Engin, annesine kavuşma umuduyla bir yandan yüzmeyi öğrenirken, bir yandan da daha özgüvenli hissetmeye başladığı andan itibaren sokakta uğradığı zorbalığın da üstesinden gelmeye başlar. Ancak yüzerek buluştuğu tekne, onu annesine kavuşturmaya yetmeyecek atıllıkta bir trajik son bırakır hepimize.
Engin’in özgür kalışını filmde bir “kurtuluş” olarak değil, bir uyum krizi olarak işlemiş yönetmen Gürdal. Dışarıdaki dünya, Engin için yabancı bir evrendir. Filmin ismini de belirleyen “porkatal” telaffuzu, sevimli bir çocuksu hata gibi belki ama burada karakterin dış dünyadaki nesneleri, kavramları ve özgürlüğü kendi sınırlı dünyasına göre yeniden anlamlandırma çabasını simgeliyor. Ajitasyona son derece açık bir hikâyesi var ama yönetmen bu melodram tuzağına düşmemiş neyse ki…

Filmin ses tasarımında yarattığı atmosfere de değinmek gerekir. Çünkü kendi anlatısı için de seyirci için de işitsel keskin bir bölünme sergiliyor. Cezaevinde geçen sahnelerde kilitlenen kapılar, ayak sesleri, arka plan gürültüleri, yankılar baskınken; köy sahnelerine geçtiğimizde rüzgar, doğa sesleri, kuş cıvıltıları gibi sesler hakim olmaya başlıyor. “İçerisi” de, dış dünya da akustik bir karmaşaya sahip aslında. Bu karmaşa mekânsal anlamda da yabancılaşmayı/ayrışmayı vurguluyor.
“Postcards from the Orient” (2020) ve “Yazın Sonu” (2023) gibi ödüllü kısalarıyla tanınan Sis Gürdal’ın son kısa filmi “Porkatal”, dünya prömiyerini 32. Saraybosna Film Festivali’nde yaptı. Yapımcılığını Laure Dahout ve Sinan Yusufoğlu’nun, ortak yapımcılığını Sis Gürdal, Kanat Doğramacı, Tuba Taçan ve Hakkı Yazıcı’nın üstlendiği filmde Naz Göktan, Nur Pera Abuç, Merdan Karataş, Tülay Akçakmak, İrfan Akçakmak ve Nazlı Benan Özkaya rol alıyor.
Senenin iyi kısalarından biri, bulduğunuzda kaçırmayın.
ORADA BİR HAYAL VAR: “UZAKTA”
“Sen Olmak”, “Yasak Elma” ve “Ben Doğmadan Üç Ay Önce” isimli kısa filmleri ve “İz-Rêç”, “Siyah Karga” isimli uzun metrajlı filmleri olan yönetmen ve yapımcı Tayfur Aydın’ın, Tallinn Black Nights Film Festivali bünyesindeki Doc@PÖFF Uluslararası Yarışması kapsamında prömiyerini yapmış olan belgeseli “Uzakta” (Far Away), 63. Antalya Altın Portakal Film Festivali’nin Ulusal Belgesel yarışma kategorisinde sinemaseverlerle buluştu.
2007 yılında Şırnak’ta düzenlenen bir oyunculuk atölyesinde öğretmenlik yapan Tayfur Aydın, yaşları 8 ile 14 arasında değişen çocukların geleceğe dair umutlarını, hayallerini ve samimi röportajlarını kamerasına kaydetmiş. Ancak 2016 yılında bölgede yaşanan çatışmalar ve yasaklar sonrasında okul başta olmak üzere belediye binası da dahil hemen hemen tüm binalar ve evler yıkılmış, hayatlar altüst olmuş ve bu çocuklar dört bir yana dağılmış. Dağılan öğrencilerinin izini sürmek için yıllar sonra Şırnak’a dönen Aydın, bambaşka bir şehirle karşılaşıyor. Karşılaştığı şehir, bıraktığı gibi değildir ve bu uzun sürecek arayışın sadece başlangıcıdır artık. Aydın, öğrencilerinin bugün nerede ve nasıl bir hayat yaşadıklarını öğrenmek için Şırnak’tan İsviçre’ye, oradan Almanya’ya uzanan uzun bir yolculuğa -bizi de dahil ederek- çıkıyor.

“Unutmak İhanettir”
Kişisel ve toplumsal hafızanın çarpışma noktasında duran bu anlatı, zamanın ve mekânın insan ruhu üzerindeki yıkıcı etkisini hafıza, mekân ve kimlik üçgeninde işliyor.
“Uzakta” belgeseli; tarihi, insan hikâyeleriyle yeniden inşa eden yapısı sebebiyle en baştan itibaren beni içine aldı ve zaman zaman çok duygulandırdı. Tayfur Aydın, yıkılan her bir binanın, her bir evin tuğlasını; ulaştığı öğrencilerinin sesiyle-görüntüsüyle-yeni yaşamıyla adeta yerine geri koyup hem yok olan geçmişi hem yok edilen şehri yeniden kuruyormuş hissiyatı verdi.
Filmin başlarındaki bir sahnede büyük bir patlama oluyor. Bu sert başlangıç, filmin görsel dilinin de bu sertlikte gideceğini düşündürse de tam tersi oluyor. Sertliği, film ilerledikçe öğrencilerin savrulan hayatları ve gerçekleşemeyen hayallerinde hissetmeye başlıyoruz.
Tayfur Aydın’ın 2007 yılındaki ilk kayıtlarında kamerası, henüz travmayla tanışmamış, umudu taze, tiyatroyla, müzikle ilgilenen çocukların saf yüzlerinde gezinir. Tarihin henüz yıkılmamış bu kesitinde çocuklara büyüyünce ne olmak istediklerini sorar. Kendisini de kayda alan başka bir kameranın varlığıyla kendi belgeselinin de bir öznesi olur Aydın.
Bir mekân, bir bina, bir ev sadece biz insanları mı barındırır? Yoksa hafızanın da mı yurdudur? Şırnak’taki tiyatro okulu yıkıldığında sadece beton bir bina mı yok olmuştur? Yoksa o çocukların ortak geçmişi, aidiyet hissi ve mekânsal hafızası da haritadan silinmiş midir? Tayfur Aydın’ın, kamerasına aldığı çocukların büyüdüklerinde ne olduklarını ya da küçükken hayal ettikleri o mesleğe sahip olup olmadıklarının peşine düştüğünü sanmıyorum, öyle düşünmedim hiç. “O çocuklara şimdi ne oldu?” sorusu da kendisiyle birlikte geliyor elbette ama bir yandan da “Tayfur Öğretmenleri”nin idealizminin akıbetini de sorguluyor; kayıtlarını/bilgisayarını kolunun altına alıp Erzurum’a, Diyarbakır’a, İsviçre’ye, Almanya’ya gittiğinde geçmişin hafızasını bugüne taşıyarak, öğrencilerini dünün hayalleri ve bugünün gerçekliğiyle de yüzleştiriyor. Geçen zamanın tahribatını ve hayal kırıklıklarını çocukların yetişkin hallerinde somut bir şekilde yansıtıyor.

Mekanlar, sokaklar, şehirler, öğrenciler değişiyor ama Tayfur Aydın’ın bir öğretmen olarak öğrencilerine yaklaşımı, sevgisi, sıcaklığı, iletişimindeki samimiyeti yıllar sonra onlarla kavuştuğunda bile aynı kalıyor. Bazı buluşmalarda, büyüdükçe daha zor bir hayatın yükünü sırtlanmış olan öğrencilerinin öyküsünü dinlerken oluşan dramatik havayı, gençliğindeki Öğretmen Tayfur neşesiyle dağıtmaya çalışıyor. Böylece ajitasyona düşmeden meselesini aktarıyor.

Berlin Duvarı’na Bırakılan Ayakkabının Hüznü
Filmin en etkileyici yeri Tayfur Aydın’ın Berlin Duvarı’na bıraktığı çocuk ayakkabısı planında. Öğrencisiyle daha önceden telefonla görüşüp, buluşmak için sözleşen Aydın, Berlin’e geliyor ancak öğrencisinin eşinin izin vermemesi sebebiyle bu buluşma gerçekleşemiyor. Apartmanın önünde bir kez daha şansını deneyip öğrencisine telefon eden Aydın, en azından çocuğuna aldığı ayakkabıyı bırakmak istediğini söylüyor ama yeniden ret yiyor. Bir sonraki sahnede ayakkabıyı bir duvara yaslayıp bıraktığını gördüğümde “Neden kadının yaşadığı apartmanın önüne bırakmadı ki?” diye sordum ilk anda. Sonra onun Berlin Duvarı olduğunu anladığımda hikâyenin finali için doğru bir sembol olduğunu gördüm. Berlin Duvarı, tarihte aileleri, dostları ve bir şehri birbirinden ayırdı. Evet, Berlin Duvarı yıllar önce yıkıldı ama duvarın küçük bir kısmı anıt ve açık hava müzesi olarak korunuyor. Şırnak’taki yıkımla yarım kalan çocukluk ve gelecek, hüznünü Berlin’de yıkıntıdan geriye kalan duvara bırakılan çocuk ayakkabısında “sessiz bir protesto” edasında devam ettirdi.
“Uzakta”, unutturulmak istenen bir dönemi ve o dönemin çocuklarını “kayıt” yoluyla ölümsüzleştiriyor. Belgeselin bizzat kendisi, toplumsal hafızaya sinema vasıtasıyla eklemleniyor.
