BİR SANAT NESNESİ OLARAK ÖLÜM

“Mutluluk insaniydi, sonsuzluksa gündelik.” diyordu Albert Camus, Mutlu Ölüm’de. Yaşamın anlamı ile ölümlülük arasındaki ezeli ilişki, yönetmen Maria Martínez Bayona’nın Cannes Film Festivali‘nde prömiyerini yapan ilk uzun metrajlı filmi “The End of It”in minimalist bilim-kurgu evreniyle yeni bir derinlik kazanıyor. 

Yaşlanmanın tedavi edilebildiği bir gelecekte, ölüm kaçınılmaz bir son değil, bir seçimdir. 250 yaşındaki eski sanatçı Claire (Rebecca Hall), sonsuz yaşamın dayattığı döngüden çıkarak ölmek ister. Bu vedayı, ölümsüzlüğün getirdiği mekanikliğe meydan okuyan bir yapıta dönüştürecektir. Claire’in kararı, eşi (Gael García Bernal), kızı (Noomi Rapace) ve yapay zekâ asistanı (Beanie Feldstein) ile olan ilişkilerinde trajikomik çatışmalara yol açar. Sistemin konforuna teslim olan karakterlerin tek tipleştiği düzende, onun eylemi ebedi hayata absürt bir ayna tutacaktır.

Sentetik Kemikler

Sanat, insanın geçicilik karşısında bıraktığı en kalıcı ve büyüleyici izdir. Ne var ki ölümün ortadan kalktığı bu yeni dünyada yaratıcılığın direnişçi niteliği de aşınmaya başlar. Claire için sanat, zamanı doldurmaya yarayan, takı tasarımına adanmış entelektüel bir oyundur artık. 250 yıllık ömrü boyunca geçirdiği operasyonlarla parça parça sentetikleşen bedenindeki son organik kemiği de kaybettiğinde, asıl yitirdiğinin benliği olduğunu fark eder. Ebediyet, başkaları için bir ayrıcalıkken onun tükenişidir.

Claire’in bencil ve manipülatif tavırları, sanatçı kimliğinin bir yansıması olarak belirir. Filmde dile getirdiği “Bir noktada kendim olmayı bıraktım” ifadesi, ölümsüzlüğün insan psikolojisinde yarattığı tahribatı yalın bir biçimde özetler.

Peki ebedi varoluşun gayesi nedir? Yüzyıllar boyunca bir insanın kişiliğini, hafızasını ve değerlerini koruması mümkün müdür?

Claire’in geçmişte bir başkasıyla paylaştığı en özel anları, şimdiki eşiyle deneyimlemiş gibi anımsamaya başlaması, belleğin ve kimliğin akıp giden yıllara karşı ne denli kırılgan olduğunu gözler önüne serer. Film bu sorular üzerinden ölümü, yaşamın karşıtı olmanın ötesinde, ona anlam kazandıran bir olgu olarak konumlandırır. Claire’in akıllardan çıkmayacak final performansı, seyircide adeta şok etkisi yaratan, tavizsiz ve sarsıcı bir başkaldırıdır.

Son Çığlık

“The End of It”, Rebecca Hall‘un omuzlarında yükselen bir film. Maria Martínez Bayona, haz ve konfor etrafında şekillenen bu ruhsuz evreni güçlü bir görsel dille perdeye taşıyor. Ana karakter dışındakilerin derinlikten yoksun karikatürize sunumu eksiklik gibi dursa da yapılan tercih, ölümün yokluğunda insanlığın nasıl tekdüzeleştiğini açıkça görünür kılıyor. 250. doğum günü partisi, bunun en çarpıcı örneklerinden biri. Claire’in nihai kararı, davetliler ve aile arasında duygusal bir karşılık bulmaktan ziyade, sistemi tehdit eden bir sorun ve skandalmış gibi tepki görüyor. Yaratılan steril düzenin ortasında Martha’nın çocuk sahibi olma arzusu, annesinden göremediği sevgiyi başka yerde arayışının beyhude bir ifadesine dönüşüyor. Ölüm kararının toplumda neredeyse ilk kez karşılaşılan bir durum gibi sunulması ise filmdeki temel anlatısal boşluk olarak öne çıkıyor. Bu olasılığın yeterince sorgulanmaması distopyanın inandırıcılığını zayıflatırken, ölümsüzlüğün insan deneyimi üzerindeki sonuçlarını da dar bir perspektife sıkıştırıyor.

Nihayetinde “The End of It”, Bayona’nın ilk uzun metrajında odaklandığı konularla ne denli cesur bir sinemacı olduğunu kanıtlayan, sarsıcı ve düşündürücü bir film. Varoluşsal bir tükeniş hikâyesini dramatik bir çerçeve içine hapsetmeyen genç yönetmen, kara mizahın keskin diliyle modern dünyanın sahteliğini hedef alarak hayatın özünü sorguluyor. Yaşamın mekanikleştiği bu evrende “ölüm”, insan kalabilmenin yegâne yoluna dönüşüyor. Seyirciyi kışkırtmayı başaran böyle taze bir zihnin, sonraki adımında neler anlatacağını merakla bekliyorum.

Diğer Yazılar: Arzu Şeran
Yorum bırakın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir