HERKESİN EV SAHİBİ OLDUĞU, SIMSICAK BİR FESTİVAL

Ayvalık… Tatil yapmak için tercih edilen en güzel beldelerden biri, özellikle yılın bu zamanlarında. Taş evlerle dolu tarih kokan o dar sokaklar, zeytin ağaçları, kediler, dupduru bir deniz, rakı-balık, konserler ve akşamları dinmeyen rüzgarıyla üşüten tatil kasabası.

Ayvalık denince aklımıza sadece bunlar geliyor sanıyorsanız yanılıyorsunuz. Artık ve tam 5 yıldır kentin çehresini değiştirmiş olan çiçek gibi bir festivali de mevcut: Seyir Derneği tarafından Ayvalık Belediyesi iş birliğiyle düzenlenen Ayvalık Uluslararası Film Festivali. 

Sinefillerin Festivali

Ben de beşinci yılında, 14 Eylül-18 Eylül tarihleri arasında, FikriSinema yazarı ve editörü olarak ilk kez katılmanın heyecanını ve mutluluğunu yaşadım. Öylesine bir cümle değil bu; memleketin pek çok festivaline davet edildim, icabet de ettim ama Ayvalık Film Festivali, sımsıcak ve çok samimi bir festival olarak zihnimde yer etti bile. Ben bunu filmlerin yarıştırılmamasına, kırmızı halılı şatafatlı seremonilerin yer almamasına, kentin ruhuyla özdeşleşen bir akışta gerçekleşmesine ve bununla bağlantılı olarak herkesin misafirden çok kendisini ev sahibi gibi hissettiği bir organizasyonun içinde bulmasına bağlıyorum. Üstelik epey sinefil bir festival. İzmir’de yaşayan bilgisayar mühendisi sinemasever bir arkadaşım her sene katılıyor bu festivale mesela, konakladığım otelin işletmecileri olan çift ellerinde gidecekleri filmleri işaretledikleri festival broşürünü benimle paylaşıp tavsiye film de istiyorlar bir yandan. Şahit olduğum en tatlı anlardan biri de sinema yazarı arkadaşlarla gittiğimiz dondurmacının sahibini, dükkanını kapatmaya yakın yakalamış olmamızdı: “Saat 21:00’deki filme yetişeceğim, bu yıl festivaldeki ilk filmimi izleyeceğim.” deyip dondurmaları da bilabedel bize ikram etti sağ olsun.

“Yarışmasız” bir festival olması sinemacılarda da olumlu karşılık buluyor, konuştuğum yönetmen, yapımcı, oyuncu dostlar da bunun altını çizip memnuniyetlerini dile getiriyor.

Azize Tan

Paşalimanı’ndaki şahane açılış kokteylinin ardından, Ayvalık Belediyesi Büyük Park Amfitiyatro’daki açılış gecesinde Kurukahveci Mehmet Efendi’nin sponsorluğunda bu yıl ilk kez “Kahve İçen Yorulmaz Geleceğin Sinemacıları Ödülü” verildi. Alin Taşçıyan, Berkay Ateş, Elif Ergezen, Cem Kaya ve Pelin Esmer’den oluşan seçici kurul, bu ödülü “İsimsiz Eserler Mezarlığı” filminin yönetmeni Melik Kuru’ya takdim etti. İstanbul Film Festivali’nde izlediğim ve beğendiğim “İsimsiz Eserler Mezarlığı”, ödülleri toplamaya ve festival yolculuğuna devam ediyor. Denk geldiğinizde muhakkak izleyin.

Neler İzledim?

Festival Günlüğü – 1

Açılış filmimiz, Türkiye prömiyerini gerçekleştiren Pedro Almodóvar imzalı Buruk Noel (Bitter Christmas) filmiydi. Üzücü bir başlangıç oldu kendi adıma, çünkü Almodovar sineması dediğimizde böyle bir yapım izlemek istemezdim açıkçası. Yönetmenin filmografisini şöyle bir hatırlarsak; renkler, mekânlar, aile sırları, melodram… Evet, hepsi var ancak sineması yok “Buruk Noel”de. Kendi tekrarına düşmüş bir yönetmen var karşımızda, hatta bu filmi Almodovar çekmese kimse tenezzül etmez bile diyebilirim. Ne yazık ki Pedro, Almodovar’ı taklit etmiş!

Festival Günlüğü – 2

Festivalin ikinci gününde imdadımıza Rudu Jude’miz yetişti. Sevdiğim yönetmenlerden olan Romanyalı sinemacı, Octave Mirbeau’nun aynı adlı romanından esinleniyor “Bir Hizmetçinin Güncesi”nde. Çok merak ettiğim bu filmde beklentimi, yüzümü kara çıkarmayan Jude, Fransızları biraz tokatlamış; sınıf çatışmasını odağa koyduğu hikâyesinde Avrupa burjuvazisinin ikiyüzlülüğüyle de yer yer dalgasını da geçmiş. Romanya Yeni Dalga akımının önde gelen isimlerinden olan Jude, filmlerinde genellikle komedi ve hiciv yoluyla politik göndermelerini yapar. Aslında önceki filmlerinde daha provokatif bir damar sergilemişti, bu nedenle daha rahatsız edici bir üslup sergileyebilir gibi düşünmüştüm ama buradaki düz anlatısını, aralara yerleştirdiği tiyatro sahneleri ile sarsmaya çalışmış. Göçmen bir hizmetçinin hayatı üzerinden sınıf çatışmasını ve modern dünyada sömürüsünün sınırlarını sorgulayan bu filmi çok sevdim, gayet iyi bir film.

Sylvain Chomet’nin yönettiği “A Magnificent Life”, Fransız sinemasının efsanevi ismi Marcel Pagnol’nun hafızasında gezinerek çocukluğunu, başarılarını ve hayal kırıklıklarını anlatan animasyon bir yapım. Fransız yazar/yönetmen Marcel Pagnol’nün filmlerini festivallerde çok izlemiyoruz ama bu sefer kendi hayatını izliyoruz. Lineer olmayan bir anlatıyla ilerleyen animasyon, Pagnol’nun 1955 yılında “Elle” dergisi için kaleme aldığı anılarını çıkış noktası alarak, yazarın hafızasında serbestçe dolaşıyor, en büyük başarıları ve hayal kırıklıklarını ziyaret ediyor. Bu ziyaretlere geçmişin hayaletlerinin ve en çok da kendi çocukluğunun eşlik etmesi, filmin en büyük artısı. Animasyon ustası Sylvain Chomet’nin kendine has elle çizim tarzını gördüğümüz filmde ara ara Pagnol’nun klasik filmlerinden sahneler, karşımıza animasyon karelerle iç içe çıkıyor. Pagnol’nun belki tüm hayatına değil de belli bir dönemine odaklanılsaydı ortaya daha verimli bir iş çıkabilirdi düşüncesindeyim. Merak ettirmeyen, heyecansız bir biyografi olmuş.

Festival Günlüğü – 3

17. yy kırsal Almanya’sında kendini erkek olarak tanıtan ve kendisini yeniden yaratan bir kadının hikâyesini anlatıyor “Rose”. Toplumsal cinsiyet rolleri ve Hristiyanlık’a dair sert eleştirisini sunan bu kasvetli film, özgürlük ve mülkiyet kavramlarını sorguluyor. Otuz Yıl Savaşları’nın hemen sonrasında bir köye gizemli bir misafir gelir. Savaştan dönen bu asker, elindeki belgeyle, köydeki bir çiftliğin varisi olduğunu iddia eder. Çok başarılı bir makyaj çalışmasıyla yüzünde derin bir yara izi yapılan Hüller’in oynadığı bu asker, kısa zamanda çalışkanlığı ve koyu Protestan cemaatin kurallarına gösterdiği saygıyla hızla takdir toplayarak nüfuzlu bir kişiye dönüşür. Rose, filmin başında sahtekar olarak tanıtılır ve her şey aldatmacadan ibarettir. Finalinde ise seyirciyi ters köşeye yatırır. Savaş döneminde ayakta kalmak adına bu “sahtekârlıklara” ihtiyaç duyan Rose’un erkek egemen toplumda oyunu kurallarına göre oynamasının ve erdemli olmanın neye göre belirlendiğinin sorgulanması üzerine sert ve çok etkileyici bir film. Döneme ait gerçek mahkeme kayıtlarından esinlenerek yazılmış senaryosunun başarısı kadar, Gerald Kerkletz’in siyah-beyaz sinematografisi, Markus Schleinzer’in rejisi ve Sandra Hüller’in nefis oyunculuğuyla dikkat çeken bu yapım, senenin en iyilerinden biri. Benim de festival favorim oldu.

“Rose”un Berlin’de Gümüş Ayı En İyi Oyuncu (Sandra Hüller) ve İstanbul Film Festivali’nde Altın Lale En İyi Senaryo (Markus Schleinzer-Alexander Brom) ödülleri aldığını da hatırlatalım.  

Festival seçkisinde bile olmamalı diyebileceğim bir yapım “I Want Your Sex”. Gregg Araki denince daha fazlasını bekliyoruz, hatta yapabileceğini de biliyoruz, çünkü 90’lı yıllarda tavizsiz gençlik filmlerine imza atmış Amerikan Bağımsız Sineması’nın “yaramaz çocuğu” kendisi. 23 yaşındaki Elliot, cinselliği merkeze alan işleriyle ün yapmış sanatçı Erika Tracy’nin atölyesinde çalışmaya başlar. Erika’nın etki alanına giren Elliot, ne olduğunu anlayamadan, 14 yaş büyük patronuna yatakta da itaat eden bir partnere dönüşür. Fantezilerinin gerçeğe dönüştüğü bu ilişki, ona heyecan kadar zarar da verir. Film, “Z Kuşağı cinsellik konusunda önceki jenerasyonlara oranla daha mı tutucu?” sorusunu soruyor, ancak belirtildiği gibi sivri dilli bir komedi ortaya koyamıyor. Üstelik Cooper Hoffman’la Olivia Wilde‘ın oyunculuklarına rağmen epey hayal kırıklığı yaratıyor. Gülmedim, keyif de almadım; çerezlik bile değil. Fazla zamanınız varsa…

Yaşarken nereye ait olduğumuzu belki defalarca sorguladık/sorguluyoruz. Peki öldüğümüzde nereye aitiz? Volkan Üce, “İnsan öldükten sonra nereye gömülmek ister, hangi iki metrekareye aittir?” sorularının peşine düşmüş bu sefer. Belçika’da faaliyet gösteren bir Türk cenaze levazımatçısı olan Tayfun Arslan ile Türkiye’deki meslektaşının din ve ticaret arasındaki denge kurma çabalarını işliyor. Bu ilginç girişimciyi takip ederken hem Avrupa-Türkiye hattında göç manzaralarını kayda alan hem de ölümün sert gerçekliğine günlük hayatın olağanlığıyla birlikte düşünme alanı açan Volkan Üce, “2m2” ile öyle özgün bir belgesel ortaya çıkarmış ki bir kez de buradan tebrik ediyorum. Kendisini ilk olarak tanımama vesile olan bir önceki (Altın Portakal Ödüllü) belgeseli “All-In” de keza bu denli özgündü. Üce, her ikisinde de çok aşina olmadığımız farklı mesleklerden (her şey dahil otellerde çalışan işçiler ve cenaze levazımatçısı) farklı yaşam hikâyelerini kadrajına alıyor. Üce‘nin hem ironi taşıyan, hem sorular sordurdup güldürürken, düşündürten sinemasını gerçekten sevdim.

Belgeselin Fabrika Ayvalık’taki gösteriminin ardından Engin Ertan moderatörlüğünde yapılan söyleşisinde Volkan Üce ile birlikte filmin yapımcısı Vildan Erşen seyircilerin sorularını yanıtladılar. Üce, “Bu belgesel benim için aidiyet üzerine. Ben Belçika’da doğup büyüdüm. Sonuçta nereye ait hissediyorsun, nerede olmak istiyorsun? Bu sorunun cevabını bilmiyorum. Zaten filmi yapmamın nedenlerinden biri de bu.” ifadelerini kullandı. Filmin ölüm gibi ağır bir meseleyi ele alırken benimsediği tona da değinen Üce, “Hayat dolu bir insan Tayfun ve ben de ölüm üzerine hayat dolu bir belgesel çekmeyi denedim.” dedi.

Festival Günlüğü – 4

Festivali -benim için son gün olan 4.gününde- 2 filmle sonlandırdım.

“YeniHan”, göçmenlik, yabancılık ve birlikte yaşamanın imkânı üzerine çekilmiş bir belgesel. Bingöl Elmas, kamerasını savaştan, yoksulluktan kaçan insanların sığındığı İstanbul Aksaray’daki bir hana çevirmiş. Bu handa Suriye’den Somali’ye, Uygur bölgesinden Kazakistan’a uzanan bir coğrafyanın izleri birbirine karışıyor. Etiyopyalı bir kuaförle Şam mutfağı yan yana; Kazak restoranını Gazze falafelcisi takip ediyor. Urfalı kargocuya, Somalili rakipken; Yemenli ile Uygurlu komşu esnafa dönüşüyor. “Değişen şehri sorgulamak yerine öfkemizi gücümüzün yettiği sığınmacılara yönelttik.” diyor Elmas. İnsanlık halleri ve birbirine mesafe yaratan önyargılara dair sağlam ve çok tarafsız bir anlatı barındıran bu belgeselin anlatmak istediği şeyi elbette çok kıymetli bulurken, teknik anlamdaysa biraz zayıf buldum; rejisini daha yenilikçi kurmasını beklerdim.

Belgesel tüm bunların dışında bana şunu da düşündürttü: Aksaray’daki bu han sığınmacılar için bir çare arama durağı. Savaşta ayrı düşmüş aileleri birleştirmenin yoluna burada bakılıyor, mültecilik başvuruları, dava dilekçeleri, okul kayıtları, çalışma ve oturum izinleri burada hazırlanıyor. Resmi olanla gayri resminin hızla yer değiştirdiği anlarla dolu, bir yanıyla da çok tekinsiz olduğu belli olan erkeklerle dolu bu handa kadın bir yönetmen/sinemacı olarak var olmaya çalışmış Elmas. Çünkü bu han, asında bir yanıyla sistemin de mikro bir örneği.

Fabrika Ayvalık’taki gösterimin ardından festival direktörü Azize Tan‘ın moderatötlüğünde seyircilerin sorularını yanıtlayan Bingöl Elmas, kendisinin de bir zamanlar Çapa’da oturduğunu, filmin fikrinin oluşmasında Aksaray’ın sürekli değişen yapısının ve burada yan yana yaşayan insanların hikâyelerine duyduğu merakının rolünü anlattı.  

Bruno Dumont‘dan Fransız Rivierası’nda kızıl kayalardan denize atlayan çete ruhlu çocuklar ve onların ilk aşk heyecanına dair bir film “Les Roches Rouges” (Red Rocks). Filme dair kurulacak, söylenecek çok cümle yok, öyle ki filmin zaten senaryosu yok. “Kızgın Kayalar” ismiyle gösterilen filmin başrolünde ele avuca sığmayan, yüz mimiklerini, ellerini-kollarını sürekli ve garip bir şekilde kullanan Geo (Kaylon Lancel) adında bir çocuk var.(Ben kendisinin -hiperaktivite dışında-bir rahatsızlığı olduğunu düşündüm niyeyse)  Geo’nun ikisi erkek biri kızdan oluşan arkadaş grubunun karşısında; ikisi kız, biri erkekten oluşan başka bir grup yer alıyor. Geo, karşı gruptaki kızlardan biri olan Eve (Kelsie Verdeilles) ile çocuksu saflıkta bir “aşk” yaşar. Ancak Eve aynı zamanda -kendi tabiri ile- B (Alessandro Piquera) ile de çıkmaktadır. Arada çocukların birkaç diyaloğu var, yetişkin karakterler yok denecek kadar az, olanlar da kenar süsü. Onlar da göründüğünde birkaç replik sarf ediyor. Film uzun bir süre aynı mekânlar arasında, aynı mizansenlerle tekrar ediyor kendisini, filmde bir şey olmuyor. Hiçbir şeyin olmadığı filmlerden hazzetmem ama bu film, garip bir şekilde kendisini izlettiriyor.

Yorum bırakın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir