2. İZMİR ULUSLARARASI FİLM VE MÜZİK FESTİVALİ İZLENİMLERİ

İzmir Büyükşehir Belediyesi tarafından, Kültür ve Turizm Bakanlığı Sinema Genel Müdürlüğü destekleri ve Kültürlerarası Sanat Derneği işbirliği ile düzenlenen İzmir Uluslararası Film ve Müzik Festivali (10-19 Haziran 2022) bu yıl sinemaseverlerle ikinci kez buluştu.  

Avusturya Başkonsolosluğu, Goethe Institut, Institut français, İtalya Büyükelçiliği ve İzmir İtalya Konsolosluğu, İspanya Büyükelçiliği, Cervantes Enstisütü, Yunanistan Melina Mercouri Vakfı, İZELMAN ve İZFAŞ’ın yanı sıra bazı özel kuruluşların destekleri ile gerçekleşecek Festivalin Düzenleme Kurulu Başkanlığını Tunç Soyer, Festival Yönetmenliğini ise deneyimli sinema yazarı Vecdi Sayar üstlendi.

 

                                                                                                                                 Afiş: Ayşegül Yeşilnil

Sinema yazarı kimliğimle ilk kez katıldığım bu festivalin ilk dört günlük programını takip etme olanağı yakaladım. Benim gibi müzikle yaşayan, uyurken bile kulağında kulaklık olan biri için önemsediğim ve merak ettiğim bir festivaldi, festivalin en dikkat çeken ve heyecan veren yanı ise müziğin ön planda olması, bundan yola çıkılarak seçilen filmlerin neler olacağı  ve pek tabii etkinlik ve söyleşilerdi.

10 Haziran 2022 akşamı Ahmed Adnan Saygun Sanat Merkezi’nde Rengim Gökmen yönetiminde Ahmed Adnan Saygun Senfoni Orkestrası’nın seslendirdiği  “Zülfü Livaneli Film Müzikleri” ile açılışı yapılan festivalde, Livaneli’nin kimi zaman reji koltuğunda oturduğu, kimi zaman sadece müziklerini yaptığı Sürü, Yol, Uzlaşma, Maden, Yer Demir Gök Bakır, Mutluluk, Veda  gibi filmlerin görüntüleri eşliğinde nefis bir konser izledim. Livaneli’nin finalde sahneye çıkıp orkestra ve değerli üç solisti ile birlikte seslendirdiği “Ey Özgürlük” şarkısı zaten mest olmuş salonda daha da coşku yarattı.

                                                                                                                Zülfü Livaneli – Rengim Gökmen

Festival öncesi film seçkisini incelediğimde gerek yerli film gerek yabancı film programında ilgiyi hak eden ve iyi hazırlanmış -100’ü aşkın filmden oluşan- bir liste ile karşılaşmıştım. Sevgili Vecdi Sayar bu seçkiyi belirlerken temel aldıkları en önemli kıstasın müziğe yer vermiş filmler olduğunu, müzik kullanmamış olan filmlerin seçki dışında kaldığını belirtti. Festivalin teması gereği olması gereken de buydu. Ayrıca Sayar, festivalin dolaylı yoldan hedeflediği şeylerden birinin de film yapan sinemacıların müziği daha fazla kullanmalarını teşvik etmek olduğunu  belirtti.

Festival programı belli olduğunda ilk olarak Ulusal Yarışma’daki film seçkisine bir göz attım ve gördüm ki listedeki tüm filmleri diğer festivallerde (ya da dijital platformlarda)  izlemişim:

9.75 / Uluç Bayraktar, 

Beni Sevenler Listesi / Emre Erdoğdu,

Ela ile Hilmi ve Ali / Ziya Demirel, 

Gölgeler İçinde / Erdem Tepegöz, 

Kerr / Tayfun Pirselimoğlu, 

Kumbara / Ferit Karol, 

Sardunya / Çağıl Bocut,  

Sen Ben Lenin / Tufan Taştan,

Zin ve Ali’nin Hikayesi /  Mehmet Ali Konar,  

Zuhal / Nazlı Elif Durlu.

Hâl böyle olunca rotamı hemen –özellikle- klasik/kült yabancı filmlere ve söyleşilere çevirerek kendim için bir program hazırladım; Atıf Yılmaz’ın “Ah Güzel İstanbul”unu, Metin Erksan’ın “Sevmek Zamanı”nı, Fellini’nin 8½” unu daha önce defalarca izlemiş olsam da ilk kez beyazperdede izleme fırsatını kaçıramazdım.

İzmir Kültür Park alanı içerisinde yer alan İzmir Sanat salonunda dünyanın en ünlü film müziği bestecilerinden olan Nino Rota üzerine yapılan bir söyleşiye katıldım. Federico Fellini ve Luchino Visconti filmlerine yaptığı bestelerle ünlenen Nino Rota, Francis Ford Coppola’nın “The Godfather” üçlemesinin ilk iki filminin müziklerini de besteledi ve “The Godfather/Baba” müziğiyle 1974 Oscar’larında En İyi Özgün Müzik Oscar’ını kazandı. Görkemli kariyerine dair detayları öğrendiğim bu söyleşi vesilesiyle Amarcord, La Strada, 8½ , Roma gibi pek çok klasik filmi yeniden hatırlamak harika oldu.

“Aşk, Mark ve Ölüm” belgeselini geçtiğimiz Nisan ayında, 41. İstanbul Film Festivali’nde izlemiştim. Yönetmeni Cem Kaya’nın katılacağı söyleşiyi duyunca hemen Fransız Kültür Merkezi’nin yolu tuttum. Cem Kaya katılan seyircilerin bir fikir edinmesi adına belgeselin ilk 10 dakikasını izlettirmek istedi. Seyirci çok sevince ve devamını da izlemek isteyince –ana kopya olmaması ve Türkçe altyazı bulunmamasına rağmen- belgeselin tamamını izledik. Böyle olunca o salonda yapılacak bir filmin gösterim saati ile çakıştık ve tüm katılımcılar olarak salondan çıkmak zorunda kaldık; söyleşiyi de kültür merkezinin bahçesinde gerçekleştirdik. Takdire şayan bir arşiv çalışması ve çok iyi bir belgesel olan “Aşk Mark ve Ölüm”ün Türkiye’de vizyona girip girmeyeceğini sorduğum Kaya, hem dünyanın pek çok yerinde hem de Eylül gibi Türkiye’de vizyona gireceği müjdesini verdi. Naçizane bir tavsiye olarak bu satırların okuyucularına “bu belgeseli sakın ola kaçırmayın” demek isterim.

 

 

Ertesi gün katıldığım “Baskılara Karşı Müzik” başlığı altındaki etkinlikte iki mini belgesel izledim, söyleşi ise Vecdi Sayar moderatörlüğünde gerçekleşti.

İlk yapım 12 dakikalık olan ve Sercan Meriç’in yönettiği “Kardeş Türküler Barış İçin Söylüyor: Hatırla” belgeseliydi. “Baskılara Karşı Sanat” isimli uluslararası proje kapsamında çekilen bu belgeselde Kardeş Türküler’i, grubun üyeleri olan Feryal Öney ve Vedat Yıldırım anlatıyor. Temelleri 1993’te Boğaziçi Üniversitesi’nde atılan grubun, müziği ve müziğini icra ederken karşılaştığı zorluklar ile yaşadıkları sansür dile getiriliyor.

İkinci belgesel Ermenistan’da müzikseverlerin çok sevdiği bir grup olan rock grubu Lav Eli’nin müzik yaşamını merkeze alan ve yönetmenliğini Eduard Paskevichyan’ın yaptığı ”Lav Eli: Rock’s Open Nerve” isimli yapımdı. 14 dakikalık bu belgeselde rock grubunun siyasi koşullar gereği uğradığı sansürün hikâyesi anlatılıyor.

Karaca Sineması’nda “Sen, Ben, Lenin” filminin gösterimi sonrasında senarist ve sinema yazarı olan Burak Göral moderatörlüğünde düzenlenen söyleşiye katıldığımda seyircinin salonu doldurduğunu fark ettim. Ağzına kadar dolu olan salonda ben de dahil olmak üzere pek çoğumuz bu söyleşiyi ayakta dinlemek durumunda kaldık. Filmin yönetmeni Tufan Taştan ve başrollerden biri olan Barış Falay söyleşide olan isimlerdi; İzmir seyircisi sorularıyla da aktif bir katılım gösterdi ve film, tepkilerden anladığım kadarıyla seyirciden tam not aldı. 

VE FESTİVAL BİTER…

15 Haziran gecesi festivalin açılışının yapıldığı Ahmed Adnan Saygun Sanat Merkezi’ne bu sefer  “Nosferatu”yu izlemek için gittim. Nosferatu’nun 100. Yılı nedeniyle, Goethe Enstitüsü katkılarıyla “Caz Eşliğinde Sessiz Film” başlıklı bir gösteri düzenlendi ve Almanya’dan gelen  Küspert & Kollegen Caz Grubu bu sessiz filme eşlik etti. F. W. Murnau’nun yönettiği 1922 yapımı, sessiz sinema döneminin başyapıtlarından biri olan Alman klasiği Nosferatu: A Symphony of Horror (Nosferatu: Bir Dehşet Senfonisi)’ı caz tınılarıyla izlemek eşsiz bir deneyimdi.

Müziğin sinema sanatı içindeki yeri, filme olan etkisi, katkısı ve içimizde uyandırdığı duyguların yadsınamaz olduğunu bir kez daha anlamak açısından da güzel bir deneyim oldu.

FESTİVALİN ARTILARI, EKSİLERİ

Daha fazla seyircinin katılımını sağlamak adına festivaldeki filmlerin gösterim mekânları (Ahmet Adnan Saygun Sanat Merkezi , Ege Park-Cinema Pink, Fransız Kültür Merkezi,  İzmir Sanat, Karaca Sinema, Konak Sineması – Nazım Hikmet K.M, Kadifekale Gemisi Açıkhava Sineması – Göztepe, Kültürpark Açıkhava) şehrin geneline yayılmıştı. Bu çok doğru bir karar olmuş, ancak İzmirliler’in buna rağmen festivalden haberdar olmadıklarını zaman zaman kulaklarımla işittim. Naçizane önerim, bir sonraki festivali duyurmak adına daha fazla çalışma yapılabilir.

Festivaldeki tüm film gösterimleri, söyleşi ve etkinlikler ücretsiz olarak düzenlendi. Hayat pahalılığının arttığı ve sinema salonlarına katılımın düştüğü şu dönemde nimet gibi dursa da bazı handikaplar barındıran bir uygulama bu aslında. Seyirci istediği an salona girme ya da salondan çıkma “lüksü” olarak gördü bunu, bazen beşinci- onuncu dakikada çıkanlar oldu, bazense tersi. Hatta film başlayalı 30 dakika olmuş olmasına rağmen salona giren seyirci oldu.  “Nasıl olsa para vermedim” anlayışı lüzumsuz bir rahatlık getiriyor ve filme konsantre olmuş seyircinin dikkatini dağıtıyor açıkçası. Bir sonraki festivalde sembolik de olsa biletler ücretli olmalı kanımca.

Festival üniversitelerin sinema bölümlerinde ne kadar duyuruldu, sinema öğrencileri ne kadar katılım sağladı bilmiyorum ama sinema öğrencileri gönüllü olarak festivalde aktif rol alabilirdi. Gerek otelde gerek etkinlik alanlarında hem basın mensuplarına hem seyirciye eşlik eden, rehber olan ve bu vesileyle sektörün dinamikleriyle tanışma fırsatı elde eden öğrencileri görmek isterdim. Karşılıklı olarak kaynaşmak, sohbet etmek adına da verimli oluyor bu.

İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin düzenlediği bir festival olduğu için ulaşım konusunda sorunsuz bir hizmet alacağımızı düşünmüştüm, ancak verilen tek otobüsle şehrin farklı yerlerinde olan film mekânlarına gitmek yetişmek anlamında zaten kolay olmayacaktı. İlk gün gitmek istediğim film gösterimini kaçırınca ve diğer günlerde de bu sorunun yaşanacağını öngörünce hemen bir İzmirim Kart edindim ve tüm etkinliklere kendim katıldım. Seneye yapılacak olan festivalde belediyenin, sinema yazarlarının filmlere katılımını sağlayacak daha fazla araç tahsis etmesini umut ederim.

 SON SÖZ

Festivale davet etme nezaketi gösteren, kaldığım otelde ilgisini, güler yüzünü eksik etmeyen  karşılaştığım, sohbet ettiğim tüm organizasyon emekçilerine sonsuz teşekkür ederim. Çok güzel ağırlandım ve birkaç günlük de olsa güzel İzmir’in havasını soluma imkânı edindim. İzlediğim filmler, katıldığım söyleşiler de yanıma kâr kaldı.

Seneye 3. İzmir Uluslararası Film ve Müzik Festivali’nde olabilmek ve izlenimlerimi sizlerle paylaşabilmek dileğiyle…

Sinema ve pek tabii ki müzikle kalın.    

 

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.