28 YEARS LATER: THE BONE TEMPLE – ŞEYTANIN İZİNDE

Hızlı hareket eden zombilerin ilk örneği olmasa da bu kavramı popülerleştirerek zombi sinemasına unutulmaz bir katkı sağlayan 28 Days Later, hayranlar tarafından pek karşılık bulmayan28 Weeks Later adlı devam filminden 18 yıl sonra “28 Years Later” ile devam etmişti. Filmin vizyona girmesine yakın bir tarihte, bu yeni yapımın aslında bir üçlemenin ilk filmi olacağı ve 2026’nın ilk aylarında devam filmini izleyeceğimiz de duyurulmuştu.

28 Years Laterın final sahnesinde, hayatına yalnız başına devam etme kararı alan Spike (Alfie Williams), Teletubbies ve Power Rangers benzerlikleriyle dikkat çeken Jimmy ekibiyle (tarikat demek belki de daha doğru olur) karşılaşmıştı. Tam olarak bu noktadan başlayan The Bone Temple, Spike’ın bu grubun bir parçası olmasını ve sonrasında Satanist temellere sahip bu yapının içinde verdiği hayatta kalma mücadelesini konu alıyor. Bu yozlaşmış ekibin yolu, ilk filmde ölülerin kemiklerinden bir anıt inşa eden ve zombileri uyuşturucu maddelerle sakinleştirerek hayatta kalmayı başaran doktorla kesişince hikâye beklenmedik bir yöne evriliyor.

* Yazının bundan sonrası film ile ilgili sürpriz bozan bilgilere yer verebilir.

“28 Years Later: The Bone Temple” (Nia DaCosta, 2026) , selefinden çok daha vahşi bir film. İlk filmdeki, deneysel olarak tabir edebileceğimiz çekim teknikleri bu yapımda oldukça azaltılmış durumda; sürreal rüya sekanslarına ise hiç yer verilmiyor. Bunun yerine son derece yoğun bir gore kullanımı söz konusu. Filmin daha ilk sahnesinde bacağa indirilen bir bıçak darbesinin atardamara denk gelmesiyle fışkırmaya başlayan kan, final sahnesine kadar hız kesmeden akmaya devam ediyor. Özellikle Jimmy ekibinin, çiftlik evinde rehin aldıkları aileye uyguladığı “gömlek çıkartma” işkencesi, filmdeki vahşeti doruk noktasına taşıyor. Böylesi bir sekansı, halihazırda kendini “torture porn” olarak tanımlamayan bir filmde görmek, şiddetin seyircideki şok etkisini daha da artırıyor.

“28 Years Later: The Bone Temple”, enfektelerin insanları hangi farklı amaçlarla avladıkları fikrine de açıklık getiriyor. Alfa enfekte olarak karşımıza çıkan Samson’un (Chi Lewis-Parry), öldürdüğü insanları aslında birer “canavar” olarak algıladığını görüyoruz. Bu yaklaşım, öfke virüsünün biyolojik olduğu kadar psikotik bir durum olarak da tanımlanabileceğini ima ediyor ve dolayısıyla tedaviye yönelik yeni bir arayışı gündeme getiriyor. Öte yandan insanların enfekteleri canavar olarak görmesine karşılık, enfektelerin de insanları aynı şekilde algılaması; Samson’un filmdeki temsiliyle birlikte düşünüldüğünde, toplumsal kimlikler üzerinden kurulan kutuplaşmalara dair daha geniş bir okuma alanı açıyor. İlk film için Brexit sonrası İngiltere’nin yalnızlaşmasına yönelik yorumlar yapılmışken, bu film özelinde İngiltere’deki göç ve aidiyet temelli tartışmalara, hatta ülkenin ilk Hint kökenli başbakanı Rishi Sunak’a kadar uzanabilecek politik alt metinlerin okunabileceğini düşünüyorum.

Enfeksiyonun doğasının biraz daha anlaşılması ve hatta Samson’un öfke sorununun kısmen de olsa iyileştirilmesiyle birlikte, serinin üçüncü filminde izlenecek yolun da önü açılmış oluyor. Her ne kadar Dr. Kelson’ı (Ralph Fiennes) kaybetmemizle bu tedaviye dair bilgiler ortadan kalkmış gibi görünse de hikâyenin bir şekilde tedavi ekseni etrafında ilerleyeceği aşikar. Özellikle Samson’un iyileşmesine rağmen Alfa formundaki bedeninin değişmemiş olması ve bu cüssesiyle tren içinde enfektelere karşı verdiği mücadele, filmin heyecan dozu en yüksek sekanslarından birini oluşturuyor. Kendisini ısıran zombilere karşı bedensel üstünlüğüyle karşılık verdiği bu aksiyon sahnesi, aynı zamanda türün uzun zamandır ihtiyaç duyduğu bir yaklaşımı da temsil ediyor.

Filmdeki “Alfa” kavramı ve yalnızca erkek Alfaların varlığı üzerinden bakıldığında, yapımın bazı cinsiyet kalıplarını oldukça ilkel bir biçimde kabul ettiği söylenebilir. Bu açıdan değerlendirildiğinde, “28 Years Later”n ilk filmi aynı zamanda Spike’ın bir “erkekliğe geçiş” hikâyesi olarak da okunabilir.

Yaşadıkları bölgede iyi bir avcı olarak bilinen birinin oğlu olan Spike, babasının baskısıyla, yaşı henüz gelmemiş olmasına rağmen ilk enfektesini öldürmek üzere dış dünyaya adım atar ve babasıyla birlikte tehlikeli bir maceraya sürüklenir. Her ne kadar ilk enfektesini öldürmeyi başarsa da olaylar kontrolden çıktığında soğukkanlılığını koruyamaz. Kasabaya döndüklerinde ise babasının annesini aldattığını ve annesinin hastalığını kabullenerek tedavi arayışından vazgeçtiğini öğrenir. Bu noktada, gözünde bir kahraman olan babasını sembolik olarak “öldüren” Spike, annesini kurtarmak için boyundan büyük bir yolculuğa çıkar. Annesinin kaybıyla birlikte olgunlaşan Spike’ı bu filmde, içine düştüğü grubun en küçüğü ve en masum üyesi olarak izliyoruz. Bu büyüme hikâyesi diğer temaların gölgesinde kalsa da film finalinde Spike’ı yine daha erişkin ve bilinçli bir noktada bırakıyor.

Benzer bir karakter gelişimini, 28 Days Laterda Cillian Murphy’nin hayat verdiği Jim karakteri üzerinden de izlemiştik; filmin başında olayların farkında olmayan, naif ve fiziksel olarak zayıf Jim, finalde gerek kurduğu planlar gerekse kazandığı becerilerle küçük bir askeri birliği tek başına alt etmeyi başarmıştı.

Kitleleri Yönlendirme Politikalarının İkiyüzlülüğüne Dair Güçlü Bir Mesaj

Filmdeki tüm oyunculuklar başarılı olsa da, öne çıkan karakter beklendiği üzere Jimmy oluyor. Kâğıt üzerinde hem son derece zalim hem de fazlasıyla komik olan bu karakter, özellikle Jack O’Connell’ın performansıyla seyirciyi kendine hayran bırakıyor. Babasının şeytan, şeytanın da Dr. Kelson olduğuna inanan Jimmy; masumları acımadan öldüren, soğukkanlı bir deli olarak resmedilirken, sözde babasının varlığıyla yüzleştiği anlarda psikolojisinin nasıl allak bullak olduğunu mimikleriyle son derece etkileyici bir şekilde yansıtıyor. Dini söylemi arkasına alarak küçük topluluğu üzerinde büyük bir etki kuran, hatta onları açıkça manipüle eden Jimmy’nin ki ben kendisinin bile söylediklerine gerçekten inanmadığını, bunu yalnızca bir araç olarak kullandığını düşünüyorum, bu söylemlerin gerçek olma ihtimaliyle karşı karşıya kaldığında yaşadığı afallama, filmde kitleleri yönlendirme politikalarının ikiyüzlülüğüne dair güçlü bir mesaj sunuyor.


Filme adını da veren Kemik Tapınağı’ndaki final performansı son derece etkileyici. Dr. Kelson’ın kendisinin şeytan olduğuna inandırmak için Iron Maiden’ın Number of the Beast parçası eşliğinde sergilediği gösteri, filmin en akılda kalıcı anlarından biri olmayı başarıyor. Kemik Tapınağı, gündüz sahnelerinde bile etkileyici bir atmosfere sahipken; karanlıkta fenerler ve ateşlerle aydınlatıldığı anlarda görsel olarak adeta büyüleyici bir hâl alıyor. Bu nedenle finaldeki bu sekansın ve Jimmy’nin hazin sonunun, seyirciye güçlü bir tatmin duygusu verdiğini söylemek mümkün. Seyircideki bu tatminden söz etmişken, filmin finalinde Cillian Murphy ile yeniden karşılaşmamızın da şüphesiz izleyiciler üzerinde benzer bir etki yarattığını belirtmek gerekiyor. Böyle bir sahnenin ihtimal dâhilinde olduğu zaten biliniyordu; ancak bunun, bu denli başarılı bir filmle birlikte sunulması, serinin son halkası için beklentiyi ciddi biçimde yükseltiyor.

Üçlemenin finalinde Spike ve Ink’in (Erin Kellyman) yanı sıra Jim ve ailesini, öfke virüsünü tedavi edebilecek olası yöntemi, ilk filmde enfekteden doğmasına rağmen enfekte olmayan bebeği ve Spike’ın Aaron Taylor Johnson tarafından canlandırılan babası Jamie’yi yeniden göreceğimizi düşünüyorum ve filmi sabırsızlıkla bekliyorum.

Diğer Yazılar: Berke Ateş Aytekin
KONUŞ BENİMLE
Talk to Me: Z Kuşağının Ritüelleri Avustralya’daki Adelaide Film Festivali’nde açılış yaptıktan...
Devamını Okuyun
Yorum bırakın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir