ÖZÜNÜ KAYBETMEK: SCREAM 7

Korku sineması, 1970’lerin sonu ve 1980’lerin başında teen slasher filmleri ile altın çağlarından birini yaşadıktan sonra 1990’larda başarısız devam filmleri ile bu etki yavaş yavaş azalır. 1990’lar, önceki iki on yıllık döneme göre korku sineması açısından biraz daha sakindir ki bunda o dönem prestij kazanan psikolojik gerilim türünün de bir negatif etkisi vardır. Tam da bu dönemde Wes Craven, Scream (1996) ile alttüre gereken kıvılcımı verir. Türün bütün kurallarının farkında olan film, hem bu kuralları tekrar ederek bir meta anlatı oluşturur hem de bütün bu filmlere bir aşk mektubu niteliği taşır. İlk filmin başarısından sonra iki devam filmi gelir. Bu filmler ilk film kadar başarılı olmasa da türün hayranları tarafından beğeni ile karşılanır.

2000’lere geldiğimizde Amerikan korku sinemasında bazı yeni akımlardan söz etmek mümkündür. 1980’lerin unutulmaz slasher filmleri birer birer remake yapıp güncel seyirciyi yakalamaya çalışırken torture porn alttürü ile korku sineması farklı bir boyut kazanmıştır. Öte yandan bu on yılın en başında çıkmış olan The Sixth Sense (1999) ve The Others (2001) gibi filmler plot twist furyasını oluşturmuştur. Türün popüler korku kodları değişmiştir ve Scream serisinin bu konuda kesinlikle söylemesi gerekenler vardır. 2011’de çıkan Scream 4 kendi slasher köklerini özenle temsil ederken bir yandan da bu popüler kodları işler.

2010’ların ikinci yarısında ise hayatımıza elevated horror (yükseltilmiş korku) kavramı girer. Bu etiket sayesinde korku filmlerinin prestij kazandığını söylemek yanlış olmaz. Aynı dönemde ikonik slasher katilleri için yeni bir remake dönemine gireriz. Michael Myers, Chucky, Candyman, Leatherface modern izleyiciyi etki altına almak için şanslarını denerler. Scream (2022) hem bu yeni remake dalgasında aktif oyunculardan biri olur hem de yükseltilmiş korkuya karşı eski usül korkuyu savunarak hayranların beğenisi kazanır.

Scream serisindeki filmlere dönüp bakıldığında korku sinemasının son 30 yıl içindeki değişimi kolaylıkla anlaşılabilir. Filmler, hem o dönemin korku filmleri ile ilgili eleştirisini yapar hem de bu ve benzer filmler arasındaki ortak kuralları seyirciye doğrudan aktarır. Bu gibi karakteristikler seride tekrara düşmeden yaratıcı şekilde kotarılmıştır ve bunlar Scream serisinin nevi şahsına münhasır özellikleridir. Tam da bu sebeple serinin ancak ve ancak değinebileceği yeni popüler korku kodları ve akımları olduğu zaman devam etmesini istiyordum ve yine tam da bu sebeple Scream VI (2023) benim için fazla erken gelen bir eserdi. Serinin zayıf halkalarından biri olsa da film genel izleyici nezdinde olumlu bir karşılık bulmuştu.

Scream 7, bir önceki filmde görmediğimiz Sidney Prescott karakterini odak noktasına alırken (oyuncu Neve Campbell ile ücret konusunda anlaşma sağlanamamıştı) önceki iki filmin odak noktasındaki Sam ve Tara Carpenter kardeşlere yer vermiyor. Ana karakterlerdeki bu değişimin sebebi oyuncu Melissa Barrera’nın Filistin’i destekleyen paylaşımları sonrası seriden kovulmasıydı. Bu sebeple Scream 7 daha en başından problematik bir eser, nitekim film için de seriye ihanet diyebiliriz.

Film, Sidney Prescott’un ailesi ile Texas’ta yaşarken bir kez daha Ghostface katil(ler)inin hedefi haline gelmesini konu alıyor. Filmin yönetmenliğini ilk Scream filminin hikayesini yazan ve sonrasında sayısız teen slasher filmine katkıda bulunsa da yönetmenlik deneyimi neredeyse olmayan Kevin Williamson üstleniyor. Filmde aynı zamanda serinin ikonik karakterlerinden Gale Weathers (Courteney Cox) da yer alıyor.

* Yazının bu kısmından sonrası film ile ilgili sürpriz bozan detaylara yer verecektir.

Scream VI’in bir önceki filmden sonra türün yeterince olgunlaşmasına alan tanımadan gösterime girmesiyle serinin mirasına zarar vereceğinden korkuyordum. Film bu durumdan kıl payı kurtuldu fakat Scream 7 selefi kadar şanslı olamadı. Scream filmlerinin hepsinde bir karakterin çıkıp film ile ilgili kuralları dile getirmesini izlemiştik. Daha önceden bir korku filminde, bir devam filminde, bir üçlemede, bir modern korku filminde, bir requelde ve bir franchise’da geçerli olan kuralları dinledik. Bu sahneler serinin tekrar eden karakteristiklerinden biri olmasının yanı sıra aslında filmin kendisini nasıl tanımladığına dair de bir ipucu oluşturuyordu. Bu filmde maalesef böyle bir sahne görmüyoruz ki bunun sebebinin bir tercih değil, bir kolaya kaçış ve yok sayma olduğunu düşünüyorum, zira bu filmin meta anlatı inşa edeceği bir kaynağı yok!

Bu “bir zemine oturamama” hissi filmin hikâyesinde de karşımıza çıkıyor. Stu Macher’ın (Matthew Lillard) hâlâ yaşıyor olabileceği ile ilgili bir önceki filmden beri süregelen diyaloglar, filmin en başından beri gözümüze sokuluyor ve çok geçmeden karakteri (sonunda sahte olduğu ortaya çıksa da) karşımızda görüyoruz. Temel anlatının, üstelik filmin en başından itibaren, bir hayran favorisi olan Stu’nun yaşıyor olabileceği ihtimali üzerine kurulması, filmin elindeki tek büyük kozu suistimal etmesine neden oluyor ve film bu nostaljik potansiyeli eline yüzüne bulaştırıyor. Scream 7, o kadar kötü kararlar içeren bir film ki izlerken bir seyirci olarak daha iyisinin nasıl olabileceğini düşünmeden edemiyorsunuz.

Korku sineması aslında son 5 yıl içinde de bazı önemli değişimler geçirdi. Art the Clown, Terrifier serisi ile en popüler korku ikonlarından biri haline geldi ve In a Violent Nature (2024) gibi gore düzeyi yüksek ve neredeyse sadece body count (öldürülen insan sayısı) üzerinden ilerleyen slasher filmlerine öncülük etti. Scream 7, eğer bu trendi ele alarak ilerleseydi ve bunun üzerine bir meta anlatı kursaydı seriye daha uygun bir film olabilirdi. Özellikle Lucas Bowden’ın (Asa Germann) bardaki öldürülme sahnesi bu konuda büyük bir potansiyel içeriyordu.


Scream 7, bütün bu olumsuzluklara rağmen temposu yüksek ve akıcı bir seyirlik sunuyor. Korku dozunun seri içerisindeki yüksek filmlerden biri olduğunu da söyleyebiliriz. Fakat önem verdiğimiz karakterlerin, tıpkı Scream VI’te olduğu gibi, oldukça ciddi yaralar almalarına rağmen hayatta kalmasını yanlış bir tercih olarak değerlendiriyorum. Bu hayatta kalmalar, Dewey Riley’nin (David Arquette) öldürülmesi ile kazanılan ciddiyetin gittikçe kaybedilmesine sebep oluyor. Öte yandan bu film sonrası serinin nasıl devam edeceği de bambaşka bir konu. Eğer seri bu filmden ders çıkarıp seri üretimine ara vermezse kendi içinde ti’ye aldığı Stab serisine daha yakın bir noktada konumlanacak gibi gözüküyor.

Diğer Yazılar: Berke Ateş Aytekin
KONUŞ BENİMLE
Talk to Me: Z Kuşağının Ritüelleri Avustralya’daki Adelaide Film Festivali’nde açılış yaptıktan...
Devamını Okuyun
Yorum bırakın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir