Bu yıl 27. Uluslararası Altın Safran Belgesel Film Festivali’nde ön jüri olarak yer alma şansına eriştim. Ülkemizin en uzun soluklu belgesel festivallerinden birinde böyle bir görev üstlenmek onur verici olduğu kadar, bu vesileyle birbirinden değerli, etkileyici pek çok belgeseli izleme fırsatı yakalamak da benim için büyük bir kazanç oldu. Jürinin bu yıl ödülleri belirlerken oldukça zorlanacağını tahmin ediyorum ve şimdiden kolaylık diliyorum. Uzundur büyük bir merakla beklediğim ve bu süreçte seyretme şansına eriştiğim yapımlardan biri de Rıza Oylum’un yönetmen koltuğunda oturduğu Yerli Yurtsuz oldu. İlk gösterimini yaptığı 62. Antalya Altın Portakal Film Festivali’nde Jüri Özel Ödülü’ne layık görülen, ardından Köln’den Paris’e, Münih’ten Duhok’a uzanan uluslararası festivalleri dolaşan filmin, şu günlerde 21. İşçi Filmleri Festivali kapsamında Ankara, İzmir ve İstanbul seyircileriyle buluşmak üzere gösterimde olduğunu hatırlatarak başlayayım.
Anadil, Dualar ve Kayıp Bir Coğrafya
Yerli Yurtsuz, dördüncü kuşak demir ustası Yervant Demirci’nin iki ülke ve üç şehir arasında uzanan, bir yanıyla çok tanıdık diğer yanıyla alabildiğine yurtsuz yolculuğuna bizi de katıyor. İstanbul Samatya’daki şimdiki yaşamından başlıyor, köklerinin salındığı ama artık uzak bir hatıradan ibaret kalan Mardin Derik’e uzanan bir yola çıkıyoruz. Son durağımız ise, kendisine nihayet kök salabileceği bir yuva inşa etme umuduyla gittiği Ermenistan’ın Ayntap kırsalı oluyor. Yönetmen Rıza Oylum, bu hikâyeyi anlatırken melodramatik bir ton benimsemekten özenle kaçınıyor. Film, izleyiciyi “az olmak / az bırakılmak” duygusunun derin hüznüyle yüzleştiriyor ama hiçbir anında aşırıya kaçmadan, incelikle, olanı olduğu gibi ve son derece yalın bir dille perdeye taşıyor.

Belgesel, seyirciye Demirci’nin gündelik hayatının kapılarını açıyor. Filmin sinematografisi de bu anlatıyla son derece uyumlu bir durulukta. Kamera seyirciyi Demirci’yle birlikte akışın içine dahil eden, kimi zaman hüzünlendiren kimi zaman dost meclisinde yapılan makaraların ortağı hissettiren bir mesafede konumlanıyor. Samatya’da karşımızda her pazar kilisesine giden, şabigini giyen bir “Yervant ahparig” var. Son on yıldır kiliseye giderek duaları ezberliyor. Anadilini bilmeden büyümüş biri olarak, dualar aracılığıyla kökleriyle ve o dille yeniden bir bağ kurmaya çalışıyor. İstanbul’daki bu çabanın ardından kamera yönünü Derik’e çeviriyor. Demirci’nin köklerinin olduğu, ancak artık uzak bir hatıra olarak kalmış bu coğrafyaya dönüşünde seyirci de onunla yola çıkıyor. Derik, onun için sadece geldiği yer değil; özlenen anıları, çocukluğu ve yitip gitmekte olan bir mirasın belleğindeki izini temsil ediyor. Annesiyle Kürtçe yaptığı konuşmalarda o bellektekiler bugüne çağrılıyor. Bir zamanlar Ermeni ustaların çekiç seslerinin duyulduğu, zeytincilik yapılan, sinemaların ve atölyelerin açık olduğu o eski Derik’ten geriye kalan üç Ermeni’nin varlığı, geçmişin yıkıntıları arasındaki sessizliği daha da belirginleştiriyor.

Arafta Kalan Kimlikler
Belgeselin son durağı ise kendisi için bir yuva inşa etmeyi hayal ettiği Ayntap. En yakın arkadaşlarından bazıları bile bu yaşta, buralı birinin orada yurt edinmesini imkânsız sayıyor, orada yapamayacağını söylüyorlar. Oysa Demirci artık buralara sığamıyor ve köklenme konusundaki umudunu çoktan yitirmiş durumda. Bu umudun kırılmasında şüphesiz pek çok toplumsal ve tarihi etken var. Ancak filmin en etkileyici ve sarsıcı anlarından biri, Hrant Dink’in katledilmesinden sonra demokrasiye olan inancının nasıl tamamen yittiğini anlattığı anlar. Film, Türkiye toplumu üzerinde bu cinayetin nasıl derin bir yara açtığını en saf haliyle anımsatıyor. Elbette Ermeni cemaati için bu kıyımın acısı çok derin; ancak esasen bu topraklarda eşit yurttaşlar olarak yaşamaya inancı ve arzusu olan hangimizin altındaki zemini kaydırmadı ki? Birlikte yaşama kültürüne bağlanan her birimizi eksiltti Hrant Dink’in öldürülmesi.
Yervant Demirci’nin hikâyesi, aidiyet problemini hepimizin yaşamına değen bir yerden sorgulamaya açıyor. Onun hikâyesinin en can alıcı kırılması belki de kimliklerin o çapraz ateşinde yatıyor. Kendi ifadesiyle: “Derik’te Kürtlerle büyüdük ama Ermeni olduğumuzu biliyorlardı. İstanbul’a geldik, bize kendi cemaatimizde ‘Kürt Ermeni’ dediler. Ermenistan’a gittim oradakiler de bize ‘Türk’ diyor.” Onun deneyimi, kimliklerin yerel düzeyde nasıl parçalandığını da gösteriyor. Rıza Oylum’un kamerası, kimi zamansa kent mekânlarının nasıl isimlerle kimliklendirildiği gibi ince detayları kadraja yerleştirerek, bu toplumun kimliğe dair o uzun vadeli sancılarını, çelişkilerini ve çatışmalarını bağırmadan, sakince önümüze koyuyor.
Velhasıl, aidiyet kavramını hem Türkiye’nin güncel ve tarihi bagajıyla odağa alıyoruz filmi izlerken, hem de sadece “buraya ve şimdiye” sığdırılamayacak, evrensel bir pencereden bakıyoruz. “Az sayılma” duygusuna, yitirilen geçmişin sızısına, ait olduğun yerde barınamamaya ve yer edindiğin yerde de bir türlü kök salamamaya dair çok daha geniş bir perspektif sunuyor Yerli Yurtsuz. Yurtsuzluğun o derin hüznüyle yüzleşirken; filmin satır aralarında nefes alan çok dilli, çok dinli ve çok kültürlü o muazzam mirası –ve aslında ne büyük bir zenginliği yitirmekte olduğumuzu– yeniden hatırlıyoruz. Film, İşçi Filmleri Festivali’nin ardından seyircileriyle buluşma yolculuğunu 5. Amsterdam Kürt Filmleri Festivali, 27. Uluslararası Altın Safran Belgesel Film Festivali, Diyarbakır ve Mersin özel gösterimleri gibi yeni buluşmalarla sürdürecek. Şu dünyadaki yeri ve yurduyla olan derdini Yervant ahparig’le paylaşmak isteyen herkes için…

* Bu yazı, Kocaeli Üniversitesi İletişim Fakültesi, Radyo-TV-Sinema bölümü öğretim görevlisi DR. İREN DİCLE AYTAÇ tarafından kaleme alınmıştır.
