IŞIĞIN HASADI: JENERATÖR

Şehir ışıklarının göğü turuncuya boyadığı Ankara’nın hemen yanı başında, bu yangın yerinde, insanlar günde kaç saatlik ışığa ‘hak’ kazanır?

Esin Özalp Öztürk’ün yazıp yönettiği Işığın Hasadı (Harvest of Light), bu soruya cevabı bir makinenin gürültüsünde arıyor. Başkentin çeperinde, Evren ilçesinde soğan hasadı için kurulan çadırlarda hayat, günde sadece iki saat çalışan bir jeneratöre bağlı.

Yönetmen Esin Özalp Öztürk, filmin görüntü yönetmeni Ayaz Bilgiç’ten oradaki durumu ilk duyduğunda şaşırmış. Şehrin dibinde, karanlığa mahkumiyet… İşte belgesel tam da bu “şaşkınlık” ve o “iki saatlik” zaman dilimi üzerine kurulu.

Karanlık ve Aydınlık Arasında Gidip Gelen Bir Hikâye

Filmin başrolünde aslında o jeneratör var. Karanlığa karşı direnen, gürültülü ama mecburi bir umut makinesi. Çalışmaya başladığında o ıssız bozkırdaki çadır kent bir anda canlanıyor; ampuller titreşerek yanıyor, telefonlar şarj ediliyor, radyolardan cızırtılı türküler yükseliyor.

İşçiler, elektriğin yaydığı bu kısa süreli ışık sayesinde gündelik hayatın katılığını bir nebze unutuyor. O iki saat, sadece elektrik değil; sosyalleşme, haberleşme, belki de “insan gibi hissetme” saati. O anlarda, o kırılgan zaman diliminde hikâyelerine ortak oluyoruz.

Ancak ışık yanınca eşitsizlik de görünür oluyor. Kadınlar… Tarlada erkeklerle aynı, belki daha ağır şartlarda çalışmalarına rağmen, çadıra (eve) döndüklerinde mesaileri bitmiyor. Yemek, çamaşır, çocuk bakımı derken erkeklerden iki-üç kat fazla çalışıyorlar. Işığın altında dinlenenler ve ışığın altında çalışmaya devam edenler… Gençler ve çocuklarsa o kısıtlı şarj sürelerinde, sosyal medyada kendi hayatlarına hiç benzemeyen yaşıtlarını, o ışıltılı hayatları hayranlıkla, belki de buruklukla izliyorlar.

Film sadece bireysel dramları değil, soğanın katmanları gibi soydukça ortaya çıkan toplumsal meseleleri de gösteriyor: Çocuk işçiliği, eğitim hakkı ve mevsimlik işçilerin o “görünmez” kırılganlığı.

Hasat, Her Yerde Aynı Hasat

Işığın Hasadı‘nın dert edindiği mesele, sadece Ankara’nın ayazına özgü değil. Roberto Romano’nun 2010 yapımı The Harvest (La Cosecha) belgeseli de benzer bir hikâyeyi, Amerika’da hasat sezonunu takip eden göçmen çocuklar üzerinden anlatmıştı. Biri soğan topluyor, diğeri başka bir şey; ama ellerindeki nasır ve sırtlarındaki yük aynı.

Amerikan yapımı The Harvest, ülkesindeki yasaları (CaRE Yasası) değiştirmek için bir kanıt olarak kullanılmıştı. Esin Özalp Öztürk’ün Işığın Hasadı da benzer bir amaç taşıyor: Sosyal ve politik bir farkındalık yaratmak. Ancak bizim buralarda gerçek veriler, toprağın altına gömülü soğanlar gibi; çoğu zaman hiç gün yüzüne çıkmıyor. Bir yanda toplumu besleyen eller, diğer yanda görünmez kalan acılar.

Görenler Olmuş

Belgesel, en son 62. Uluslararası Antalya Altın Portakal Film Festivali’nde gösterildi. Ama asıl “gala”, filmin kurgusu bitmeden önce Urfa’da, bizzat o çadırlarda yaşayanlara yapılmış. Bu detay beni çok etkiledi. Gösterim sonrası bir kadın işçinin yönetmene söylediği şu söz, bütün festivallerden daha kıymetli: “Abla filmin bu kadar güzel olacağını bilseydik, konuşmak için seni bu kadar yalvartmazdık.”

Bu cümle, sinemanın insanla kurduğu o samimi bağın, güvenin en saf ifadesi. Yönetmen, filmin dünyayı değiştirip değiştirmeyeceğini bilmiyor ama o çadırda, o kadınların gözündeki parıltıyı görmenin bile bir devrim olduğuna inanıyor. Avrupalı izleyicilerin “artık marketten soğan alırken aynı gözle bakamayacağız” şaşkınlığı da cabası.

Ben de Görsem

Peki Ne Yapsam?

Belki işe mutfaktan başlamalı. Sebzelikteki o soğanları kontrol edin. Elinize aldığınızda, o soğanın kabuğunda sadece toprağı değil; günde sadece iki saat ışığı olan bir çocuğun parmak izini de hissedin. Çürümemiş kısımlarını çöpe atmadan önce, bir kere daha düşünün.

Diğer Yazılar: Barış Arslan
GÜNDÜZ MNEMOSYNE GECE MNEMOSYNE
Ölülerle son bir temas daha kurmak fikri akla gelir elbet. Son kez...
Devamını Okuyun
Yorum bırakın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir