Sinema, zaman zaman insan ruhunun en karanlık, en el değmemiş yanlarına dokunmak için parıltılı ambalajlar kullanıyor. Michael Cristofer’ın 1998 yapımı Gia filmi de tam olarak bu ambalajla açılışı yapıyor: Moda dünyasının o göz kamaştırıcı, hipnotik ve ultra steril podyumları. Ancak podyum ışıkları sönüp tüm şatafat bir karmaşaya dönüştüğünde yüzümüze vuran şey imrenilesi bir başarı hikayesi değil; modern dünyanın en organize katliamıdır. İnsanın kendi güzelliği tarafından yavaşça yenilmesinin trajedisi…

Gia, yalnızca dünyanın ilk süper modellerinden biri olan Gia Carangi’nin biyografik öyküsü değil bana kalırsa. Kapitalizmin ve kitle iletişim araçlarının “insan bedenini vahşice mülkleştirilmesini” anlatan görsel bir manifestodur aynı zamanda.
Kendi kendini yetiştirdiği bir gerçeklikte onu sevecek birilerini arayan saf bir kız çocuğu aslında Gia. Film bittikten bir süre sonra dahi aklımdan çıkmayan bir replik var: “Herkes seni ister ama kimse seni gerçekten sevmez.” İçinde bulunduğumuz çağın en gerçek ve en iki yüzlü gerçeği bu değil midir?

Gia podyumda devleşirken veya dergi kapaklarını süslerken kitlelerin arzu objesine dönüşüyor. Ancak o kitleler ve Gia’nın varlığından milyon dolarlar kazanan endüstri; içindeki bir başınalığı hırçınlık ile saklayan ve oldukça açıkça sevgi dilenen bu Philadelphialı kızın gerçekten ne hissettiğini merak etmiyor. Boğulduğu yalnızlığında, onu günden güne ölüme götürecek yolculuğu için merdiveni duvara yaslayıp bekliyorlar. Sanatın ve modanın bu acımasız narsisizmini izlerken insan, kendini ister istemez kendi acılarında, görülmek için çabaladığı gecelerde buluyor. Görünürde tufan kopmuyor filmde; ancak ilerledikçe Gia’yı yiyip bitiren yalnızlık göğsünüzde ağır bir huzursuzluk hissi bırakıyor. Bir vitrin tasarlıyor ve vitrin beğenildikçe içinizdeki boşluk kapanacak sanıyorsunuz. Gia’nın trajedisi, bu illüzyonun en erken ve en sert patlak veren tarafıydı.
Anlatım diline sinematografik bir gözle baktığımda, filmin belgeselvari röportaj tekniklerini felsefi açıdan çok doğru buluyorum. Gia’nın hayatında yer almış insanların, o öldükten sonra doğrudan kameraya konuşuyor olmaları izleyiciye bir kurbanı aratıyor. Cristofer, kronolojiyi kırarak kaçınılmaz sonu bize en başta veriyor.

Renk paletindeki erozyon ise filmin en güçlü kısmı. New York’un o şatafatlı, altın sarısı ve kırmızı gece hayatından; uyuşturucu ve AIDS’in getirdiği tekinsiz, hastalıklı mavi-gri tonlara geçiş, ruhun çürümesini izleyiciye çok iyi yansıtıyor.
Gia’da kendimden parçalar gördüğüm için filmi çok beğendim; ancak ona “kusursuz” demek sinema sanatına haksızlık olur. Gia nihayetinde bir HBO televizyon filmi. Dönemin o klişe melodramatik müziklerinin, bazen sahnenin kendi trajik ağırlığını alıp pembe dizi izliyormuşum hissi yarattığı oldu. Yönetmen bazen sinemada şiirselliği kullanmak yerine televizyonun aceleci ve didaktik yöntemlerini tercih ediyor. Eğer tüm bunlar olmasaydı, daha cesur ve bağımsız bir sinema diliyle yoğrulsaydı Gia, bir Requiem for a Dream kadar sarsıcı bir kült olabilirdi.

Yine de tüm bu prodüksiyon zaaflarını tek başına yıkan bir isim var: Angelina Jolie. Jolie bu filmde sadece oynamıyor; adeta gelecekteki şöhretinin, kadınlığının ve o dönemki hırçın ruhunun çiğliğini Gia olarak bizzat yaşıyor. Uyuşturucu krizindeki titremeleri, Linda’ya olan çocuksu sığınma arzusu, annesinin kapısında kendisini sevmesi için şefkat dilenişi… Jolie oyunculuk yapmıyor; podyumda bir ilah, sokakta ise bir “hiç” olmanın getirdiği o şizofreniyi bizzat yaşatıyor.
Gia, “Vay be, ne hayatlar var” deyip geçeceğiniz bir film değil. Parlak dergi kapaklarına ve medyada yansıtılan kusursuz hayat illüzyonlarına baktığımızda arkada neleri feda ettiğimizi soran, vicdanı hırpalayan bir yapım. Güzelliğin kimi zaman bir lanet olabileceğini; yalnızlığın ise podyum ışıkları altında bile bizi gelip bulacağını hatırlatıyor.
