Lynne Ramsay’i özellikle We Need to Talk About Kevin ve You Were Never Really Here gibi iki güçlü filmiyle tanıyoruz. Filmografisine bakıldığında, toplumun “anormal” dediği duygularla — özellikle kadın karakterler üzerinden — ilgilenen bir yönetmen olduğu açıkça görülüyor. Son filmi Die My Love’da ise Ramsay, bu temayı belki de bugüne kadarki en kışkırtıcı hâliyle ele alıyor. Hakkında konuşulması gereken ya da filmde de geçtiği gibi çok konuşulduğu için belki de hiç konuşulmaması gereken o mesele: Annelik ve postpartum depresyon.
Aslında buna doğrudan “depresyon” demek ne kadar doğru, emin değilim. Çünkü bir kadının anne olma sürecinin tek ve lineer bir çizgide ilerlemesi gerekmiyor. Bu çizgiye uyum sağlayamayan herkesin depresyonda olduğunu varsaymak ise bana bir tür ötekileştirme gibi geliyor.
Ancak eğer bu bir depresyon ise evet doğum sonrası kadınlarda görülen fiziksel ve ruhsal o değişimleri konu alıyor Ramsay. Grace (Jennifer Lawrence) ve Jackson (Robert Pattinson) çifti özelinde bebekleri olduktan sonra çöküş sürecine giren bir ilişkinin peşindeyiz.

Mekân: Yuva Değil, Zihnin Metaforu
Film pastoral bir görüntüyle açılıyor: Yemyeşil taşranın ortasında bir ev, parlak gün ışığı, rengarenk çiçekli duvar kağıtlarıyla “ideal” bir yuva. Ama Grace için bu ev, bir sığınak değil. En derin ve yıkıcı dürtüleriyle seks yapacakları, dans edecekleri, çocuk gibi birbirine dalaşacakları bir mekândan ibaret. Partneri evi heyecanla gezerken, onun üst kata çıkma gereği bile hissetmemesi bu duyguyu oldukça erken ele veriyor. Bu mekân Grace için keşfedilecek bir yuva değil, yalnızca geçici bir özgürlük alanı sanki.
Doğumdan sonra ise ev, Grace’in zihniyle paralel ilerleyen bir metafora dönüşüyor. Duvar kâğıtlarının neşesiyle iç dünyasındaki karanlık arasındaki tezat giderek keskinleşiyor. Mekân fiziksel olarak ferah görünse de Grace için yaşanamaz bir yere dönüşüyor. Gece yarıları uyanmak zorunda kalması, tüm dikkatini çocuğuna vermenin yarattığı boğulma hissi, eşinin işe gitmesiyle uzun saatler boyunca evde bebekle baş başa kalması ve üstüne, sanki tek eksik oymuş gibi, sürekli ağlayan bir köpeğin eve getirilmesi, gündüz düşlerini giderek gündüz kâbuslarına dönüştürüyor.
Bir Eleştiri: Aidiyet Meselesi mi, Hastalık mı?
Doğum sonrası Grace’i izlediğimiz hâl, filmin kırılma noktası. Artık mesele yalnızlık değil; bedenine, zihnine ve kimliğine yabancılaşan bir kadın var karşımızda. Ramsay bunu dramatize etmiyor. Tam tersine, rahatsız edici bir sıradanlıkla gösteriyor. Grace’in yaşadığı şey bireysel bir “delirme” değil; toplumun kadınlara dayattığı rollerle gerçek arzuları arasındaki gerilimin çöküşü ki bu dayatmaları eşiyle girdiği o mutlu ve çocuklu çiftlerle dolu etkinliklerde açıkça görüyoruz. Grace’te bir tuhaflık olduğunun farkında olan herkes ona doğum sonrası depresyondan söz ediyor. Ancak yazının başında da belirttiğim gibi, Grace’in yaşadığı durumun depresyondan ziyade, o çiçekli duvarlarla kaplı evde ağlayan bir çocukla baş başa kalıp eşinin dönüşünü bekleyecek bir hayatı kabullenememesiyle ilgili olduğunu düşünüyorum. Çünkü bazı insanlar gerçekten böyle bir yaşamın içinde var olamıyor. Bunun için depresyonda olmak mı gerekiyor illa?

Filmin Sinematografisi
Filmin görsel dili, Grace’in zihinsel durumuyla paralel ilerleyen bir daralma hissi kuruyor. Başta daha açık, ferah ve nefes aldıran planlar varken, Grace’in zihni çözülmeye başladıkça kadrajlar da daralıyor. Yakın planların, omuz üstü çekimlerin ve kapalı kompozisyonların giderek artması, karakterin sıkışmışlığını fiziksel olarak da hissettiriyor. Kapı aralıkları, dar koridorlar ve çerçeve içinde çerçeve kullanımıyla Grace sürekli bir yerlere hapsolmuş gibi gösteriliyor. Kameranın yer yer elde kullanılması ise zemini güvensiz kılıyor; seyirci de tıpkı Grace gibi sabit bir noktada duramıyor. Dışarısı canlı ve aydınlıkken, Grace’in giderek karanlığın içine gömülmesi, bu görsel daralmanın zihinsel çözülmenin doğrudan karşılığına dönüşmesini sağlıyor.
Filmin kurgu ritmi de bu zihinsel çözülmeyi destekliyor. Hikâye lineer bir rahatlık sunmuyor; sahneler arasında keskin geçişler, zaman atlamaları ve rüya hissi yaratan kopukluklar var. Bazı anlar gereğinden uzun tutulurken, bazı kritik anlar hızla geçiliyor. Bu da seyircinin neyin önemli, neyin önemsiz olduğuna karar verememesine yol açıyor. Tıpkı Grace gibi, izleyen de zamanın akışını sağlıklı bir şekilde kavrayamıyor.
Zihnin Metaforları: Siyahi Adam ve Siyah At
Filmde karşımıza çıkan siyahi adam ve yaralanmış siyah at figürleri de bu zihinsel dünyanın parçaları aslında ancak bu noktada bu iki figürün neyin metaforu olduğu çok da açık değil. Siyah at, ait olduğu doğayla Grace’in ilksel dürtülerini, coşkusunu, aşkınlığını sembolize ediyor gibi. Güçlü, vahşi ve kontrol edilemez olmasıyla doğaya ait bir hayvan olan atın filmde yaralı, kanayan ve zayıf hâlde gösterilmesi, doğrudan Grace’in içsel durumunu yansıtıyor. Onun sürekli peşinde olan siyahi adam ise eşiyle yaşayamadığı o tutkunun sembolü. Siyahi adamın ne adı ne geçmişi ne de gerçek bir bağlamı var; çünkü o, somut bir kişi olmaktan çok, Grace’in bastırılmış arzularının ve kaçış fantezisinin temsili. Annelik ve evlilik kimliğinin dışında kalmış kadınlığını, cinselliğini ve özgürlük arzusunu somutlaştıran bir figür gibi duruyor. Bu yüzden onunla kurulan ilişki fiziksel değil, zihinsel bir düzlemde gerçekleşiyor; sahneler hep rüya gibi, kopuk ve gerçeklikten uzak bir hissiyat taşıyor.
Ancak tüm bu metaforik katmanlara rağmen, Grace karakterinin film boyunca hastalıklı bir sürecin ve “sorunlu” bir kişiliğin içine yerleştirilmesi bana göre problemli bir tercih. Annelik gibi toplumun en “özel” ve “kutsal” saydığı dönemi altüst eden, kurallara sığmayan bir karakteri özgürlük ihtimali üzerinden tartışmak yerine, anlatının sonunda onu normları pekiştiren bir çerçeveye oturtması dikkat çekici. Bu, filmin bende yarattığı en büyük rahatsızlık oldu. Tüm o güçlü görselliğine ve atmosferine rağmen, finaliyle birlikte Grace’in “imha olması gereken” bir figür gibi sunulduğu hissini de beraberinde getiriyor ya da şöyle mi demeliyiz: Ateşten doğan, ateşe gider.

