AYHAN SONYÜREK RÖPORTAJI

Ekibimizden Burç Karabulut, yönetmen ve senarist Ayhan Sonyürek ile filmografisi üzerine sohbet ettiler. Süper Baba, Yeşilçam ve 90’ların da konuşulduğu bu keyifli röportaj sizlerle.

B.K.: Filmografinizi incelediğimde üç film görüyorum. Hepsi dolu dolu işler; insanlıkla ilgili bir şeyler söylüyorlar ve nostalji duygusu taşıdıklarını fark ediyorum. Bu tercihinizi nasıl değerlendirirsiniz?

A.S.: Nostalji duygusuyla yola çıkmadım aslında. İlk filmim, 2006’da çektiğim Unutulmayanlardı. O dönem eski Yeşilçam yıkılıyor, yerine yeni bir sinema dili geliyordu; fakat Yeşilçam’ın emekçileri hâlâ tutunmaya çalışıyordu. Ben okul mezunuydum—Eskişehir Sinema-TV okudum—ama aynı zamanda Yeşilçam’ın son demlerine de yetiştim. Usta-çırak ilişkisine dayalı o alaylı kültürün içinde de çıraklık yaptım. Kartal Tibet’e asistanlık yaptım, Yavuz Turgul’a asistanlık yaptım.

O zamanlar “okullu–alaylı” ayrımı vardı. Bugün çoğu kişi zaten okullu ama ben her iki tarafın da çıraklığını yaptığımdan kendimi ikisine de ait hissediyorum. Film yapmaya karar verdiğimde de bitmekte olan Yeşilçam’ın son emekçilerine dair, biraz hüzünlü ama yer yer komik yanları da olan bir hikâye anlatmak istedim. Çünkü o dönem aslında bir veda dönemiydi. Bu nedenle Yeşilçam’ın anlatım öğelerini içinde barındıran bir film oldu.

B.K.: Yeşilçam etkileri hâlâ devam ediyor mu?

A.S.: Ben önceki cevabımda daha çok insan tarafını kastetmiştim. Yoksa Yeşilçam’ın televizyon dizileri üzerindeki etkisi bugün de devam ediyor. Ben de o nedenle senaryo ekibimizin adını “Yeni Yeşilçam” koymuştum. Çünkü Yeşilçam zamanında küçümsenirdi; oysa zihnimizde yer eden o anlatım öğeleri aslında çok kıymetlidir. “Klişe” diye nitelenen şeylerin pek çoğu aşırı kullanıldığı için değerini yitirir; yoksa özü çok değerlidir.

Yeşilçam duyguyu merkeze alan, özdeşleşmeye dayalı bir sinemaydı. Seyirci kendini karakterlerin yerine koyarak izlerdi. En temel fark ise şuydu: İyiler hep iyi, kötüler hep kötüydü. İyi bir karakterin içinde kötülük, kötü bir karakterin içinde iyilik göremezdiniz. Bugün televizyon dizilerinde bu yok; tiplemeler karaktere dönüştü. Artık kötünün kötülüğünü yapmasının bir gerekçesi var. İyi karakterlerin de zaafları, yanlışları var.

Bugünün ana akım dizileri aslında Yeşilçam melodramlarının daha inandırıcı hâle getirilmiş versiyonları. O mirası kullanıyorlar ama üstüne de koyuyorlar. Eğer amaç seyirciye ulaşmak, onu ağlatmak, güldürmek, eğlendirmekse bu yöntem hâlâ çok etkili.

B.K.: “Süper Baba”ya imza atan ekibin içinde yer aldınız. 90’ların başında sektöre girdiniz ve yıllar içinde kendinize bir isim yaptınız. O dönemin seyircisi nasıldı, bugünkü seyirci nasıl?

A.S.: “Süper Baba’ya imza atmak” ifadesi benim için biraz iddialı kaçar; çünkü orada çıraktım. Yeni başlamıştım, ucundan tutmuştum. Asıl imza atan ustalarımdı: Yavuz Turgul, Kartal Tibet… Hepsi Arzu Film ekolünün devamıydı. Ben de o ekolün çıraklarından biriydim.

Bugün Süper Baba aynı haliyle yapılsa olur muydu? Hayır; çünkü toplum değişti, dünya değişti, izleme alışkanlıkları değişti. Seyirciler artık küçük hikâyelerle yetinmiyor. O zaman Alim’in okul sıkıntıları, Zeynep’in müzik grubundaki küçük meselesi bile izlenirdi. Bugün anlatımlar sertleşti, büyüdü; daha büyük çatışmalar gerekiyor.

Ama Süper Baba’nın mantığıyla bir dizi yapılır mıydı? Elbette yapılırdı ve çok başarılı olurdu. Çünkü o yapım insanı anlatıyordu. Arzu Film ekolünde önce güler, sonra dayanışma sahnelerinde mutlaka ağlarsınız. Bu toplumda dayanışmanın ciddi bir karşılığı vardır. Bu yüzden Süper Baba bir “dayanışma hikâyesi”dir.

İkinci Bahar da aynı ekibin işiydi. Yeşilçam’da benzer hikâyeler olsa da onu farklı kılan karakter derinliğiydi. Baba da hata yapıyordu, çocuklar da… İyiler tamamen iyi, kötüler tamamen kötü değildi. Bu nedenle döneminin anlatım diline çok uygundu. Özetle: Bugün de tutar ama aynı anlatım diliyle değil; günümüzün hızlanmış, yükselen beklentilerine uyarlanması şartıyla.

B.K.: 90’lardan bugüne seyirci değişti mi?

A.S.: Elbette değişti. Yeni bir jenerasyon geldi, izleme alışkanlıkları dönüştü. Ancak bunu kategorilere ayırmak gerekir. Ana akım televizyon seyircisi hâlâ başka bir yerde duruyor. Ekonomik nedenlerle dijital platformlara ulaşamayan seyirci için çok şey değişmedi; onlar hâlâ duygunun ve hikâyenin peşinde.

Diğer tarafta ise istediğini istediği an izlemek isteyen, isterse bir sezonu arka arkaya tüketen bir kitle var. Bu kitlenin beklentileri çok daha yükseldi; çünkü dünyaya açılan platformlardan pek çok diziyi takip edebiliyorlar.

Dijital platformlarda anlatım dili farklıdır: Sakin montaj, yavaş işlenen hikâyeler pek barınmaz. Buna rağmen “biz evrensel değiliz” yargısına katılmam; eğer öyle olsaydı dizilerimiz 174 ülkede gösterilmezdi. İspanya’da, İtalya’da, Güney Amerika’da hâlâ Türkiye menşeli diziler izleniyor. Bu hem evrenselliğin hem de anlatı gücünün kanıtıdır.

Sürelerin uzamasıyla birlikte kurgunun yavaşlaması aslında duyguyu güçlendirdi. Önemli dramatik anlarda bakışmaların uzaması eskiden eleştirilirdi ama doğru kullanıldığında duyguya büyük katkı sağlar. Gözyaşları başka ülkelerde de akıyorsa bu evrenselliktir.

Uyarlama konusuna gelince… Başka ülkelerden yapılan uyarlamalar özgünlüğü zaman zaman azaltabilir ama buna tamamen karşı değilim. Kore dizilerinden uyarlanmasının nedeni de benzer anlatım diline sahip olmaları. Bizim işlerimiz de başka ülkelere uyarlanıyor. Umutsuz Ev Kadınları örneğinde olduğu gibi Türkiye versiyonunun daha çok kazandırdığı bile söylenir.

Uyarlamalar kötü değildir; fakat bu topraklarda özgün hikâyeler yazabilecek çok güçlü senaristler de var.

B.K.: Senaristlik mesleğine bugünden baktığınızda ne söylersiniz? Hollywood’a bakışınız nedir?

A.S.: Hollywood’un kendine özgü bir anlatı dili var. Daha hızlı anlatır, zihni çalıştırmaya yöneliktir. Bizde ise duygu odaklı bir anlatım vardır; karakterler duyguyu oluşturmak için tasarlanır. Senaristler elbette Hollywood’dan etkilenir; bu her zaman olmuştur. Etik olmayan sınırlar ise başka bir meseledir.

Yeşilçam döneminde şöyle bir hikâye vardır: Yurt dışında büyük sükse yapan bir film ülkeye geç gelir. Gösterime girmeden önce yerli versiyonunu çekmek için afişe bakarak cast yapılır, ekip kurulurdu. Film ilk seansında izlenir, aynı gün çekimlere başlanırdı. Bu esinlenme değil, kopyadır. Etik değildir. Ama esinlenmek, etkilenmek işin doğasında vardır. Hollywood bugün hâlâ tüm dünyayı etkiliyor.

Yine de bugün bizim işlerimizin de dünyada karşılığı var ve artık kendi üslubumuz oluştu. Bunun kıymetini bilmeliyiz.

B.K.: Yeşilçam’daki kopya filmlere bakışınız nedir? Örneğin “Dünyayı Kurtaran Adam”ı nasıl değerlendirirsiniz?

A.S.: Çok etkilendikleri bir işin yerli versiyonunu yapmak istiyorlar ama o işlerin bütçeleri bizdekilerin binlerce katı. Masaya oturup “bu bütçeyle olmaz” deyip kalkmak gerekirken onlar “yapacağız” diyen insanlar. Bu inada ve cesarete saygı duyuyorum.

Sonuçları bugün insanları güldüren bir noktaya gelmiş olabilir; ama sinema inanç işidir. Tiyatroda iki sandalye koyarsınız, “burası kafe” dersiniz, izleyici kabul eder. Film de böyledir. Seyirci inanmak isterse inanır.

Ben bunu biraz aşka benzetiyorum. Âşık olduğunuzda karşınızdakinin eksiklerini görmezsiniz. Film de böyle bir kabul durumudur; inanırsanız keyif alırsınız.

Bu filmler bize bir katkı sağladı mı? Sanmıyorum. Ama o inadına, o heyecanına, o sinemacı ruhuna selam etmek gerekir. Ben Yılmaz Atadeniz’le çalıştım. 90 yaşında bile o inatçılığı sürüyordu. Büyük saygı duyuyorum.

Diğer Yazılar: FikriSinema
KELEBEK REPLİKLER
Derler ki ; ”  Burada bir kelebek kanat çırpsa, Atlantik’te fırtınaya sebep...
Devamını Okuyun
Yorum bırakın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir