HERKES EŞİTTİR FAKAT KİMSE ÖZGÜR OLMAK İSTEMEZ: HÜZÜN ÜÇGENİ

Yeni filmi “The Entertainment System Is Down”ı bu seneki Cannes Film Festivali’nde açması beklenen İsveçli yönetmen Ruben Östlund, “Hanımlar beyler, maalesef sizi biraz daha bekleteceğim.” dedi. Madem öyle beklerken 2022 yapımı bir önceki filmi “Triangle of Sadness”ı (Hüzün Üçgeni) yâd edelim.

Film başladığında insanlık felaketin eşiğinde falan değildir. Felaket gerçekleşmiş, uygarlığımızın sonu çoktan gelmiş hatta hepimiz afiyetle o sonu dahi yemişizdir. Sadece farkında değilizdir. Kendi çürümüşlüğünü maharetli bir biçimde estetikleştiren bir toplum olarak kameralara bakar, gülümser, saçımızı düzeltir ve kırışıklıklarımızı filtreleriz.

Bir hayvan sürüsünü andıran erkek mankenlerle dolu odada röportaj yapmakta olan (muhtemelen fenomen bir) sunucu, üzerinde pahalı bir markayı taşıyan model duruşunu sergilemesini istediği filmin ana karakterlerinden Carl’ın iç sesini dışarı taşırır: “Sakın benimle konuşmaya cüret etme. Ben Aryan bir üstinsanım. Kendi stilize1 dünya imajıma uymayan hiçbir şey ya da hiç kimseyle ilgilenmeyecek kadar kendi imajımla doluyum.”

Bu ifade kulağa bir narsisizm itirafı gibi gelse de aslında durum ondan daha vahimdir. Bireysel hezeyanlar ya da psikolojik rahatsızlık olarak görülen şeyler esasen çağın ruhunun politik çıktılarıdır. Beden, kişiye ait bir şey değildir. Kişi, bedenine dahi yabancılaşmıştır. Kendinden nasıl ayıracağını bilemediği o şey, değişim değerinin sınırsızca yayılmasıyla metaya dönüşmüştür. İnsan yüzü de bir metadır, eşitlik ideali de. Ve film bu “eşitlik” iddiasını kurcalar.

#HerkesEşittir #FakatKimseÖzgürOlmakİstemez

Östlund filmin başlarında Carl’ın (Harris Dickinson) kendisi gibi model olan sevgilisi Yaya’ya (Charlbi Dean) tamamen eşit olmak istediğini söylediği sahnede bir aşk ilişkisi bağlamında sorunsallaştırır eşitlik kavramını. Ancak esas odağı, sınıflar arası çatışmanın giderek görünmezleştiği günümüzde bizzat kendisinin metaya dönüştüğü eşitlik istencinin ne kadar masum kalabileceğidir. Hatta belki de tüm bu adaletsizliği, felaketi, yabancılaşmayı yaratan sistemin görünmez kalmasını garantileyen romantik bir masaldır “eşitlik arzusu”.

Boşuna değildir; Östlund’un kadınların, erkeklerden fazla para kazandığı tek sektör olan modayı mercek altına alması.

Charlbi Dean – Harris Dickinson

Evet, metalaşan beden olgusuna en uygun mesleklerden olduğu için tercih edildiği muhakkak. Ancak buna ek olarak kadınların eşit iş gücü karşılığında eşit ücret talebinin filmde de alenen vurgulandığı gibi tersine çevrildiği bir sektör. Bu, hak mücadelesini bastırmaya yönelik bir gayret olarak görülmemeli, daha ziyade sistemin sinsice işleyişini görünür kılmanın yollarından biri bence. Bağlam değiştikçe yer değiştiren güçlü ve güçsüz’ün ardındaki o “iktidar” nedir?

Derdi bizzat kendisi bir arzu nesnesine, alınıp satılabilecek bir metaya dönüşmüş “eşitlik” meselesini provoke etmek olan “Hüzün Üçgeni”, tam da bu sebeple moda dünyasında daha fazla oyalanmaz. Modelinden influencerına, influencerından oligarkına herkesin geç kapitalizmin maskeli balosunda birer figüran olduğu lüks yat gezisine mevzilenir.

Kendi aralarındaki eşitsizliği unutturan bir bağlamdadır artık Carl ve Yaya. Onları birbirine düşüren moda dünyasının da üzerindeki -ama onunla ilintisiz olmayan- bir dünyanın, sermaye sahiplerinin dünyasındadırlar.

“Bok satıyorum” sözünü bir onur nişanesi gibi taşıyan Rus kapitalist, yat telsizinden Lenin okuyan Marksist kaptan, akla hayale sığmayacak arzularının tatminini talep eden diğer zengin konuklar… Burada kapitalizmle komünizm, içeriğinden arındırılmış, sarhoş elitler arasında el değiştiren sloganlara indirgenmiştir.

Bastırılanın geri döndüğü o görkemli akşam yemeği sahnesi, çağdaş sinema tarihindeki en sahici sahnelerden biri olabilir. Ehlileştirilmiş beden, fırtınanın gemiyi sağa sola devirmesiyle üzerine bindirilen tüm değişim değerini kusar. Üst sınıf kelimenin her anlamıyla kendi dışkısının içinde kaybolur. Belki de eşitliğin tek mümkün olduğu an budur. Ta ki yatta temizlik başlayıncaya kadar.

Östlund, elbette bu fırsatı kaçırmaz ve eşitlik idealinin imkânını yeni bir bağlamda test eder. Fırtınanın batıramadığı gemi, korsan saldırısında batar ve içinde mürettebatın da bulunduğu sekiz kişilik bir grup insan ıssız olduğunu zannettikleri bir adada bulur kendini.

Bu içine düştükleri “doğal durum” onları daha eşitlikçi bir düzen kurmaya teşvik eder mi? Tabi ki hayır. Sömürüye dayalı bir toplumsal sistemden arta kalan bu grup kendi içlerinde iktidar ilişkisini elbette yeniden üreteceklerdir. Öyle de olur. Bu kez iktidar, gemideki emekçi Abigail’e (Dolly De Leon) geçer. Yattaki tatilleri esnasında keyifleri onun kasten görünmez kılınan emeğine bağlı olan zenginler, artık hayatta kalabilmek için muhtaçtırlar ona. Emeğinin görünür olmasıyla birlikte iktidar sahibi olmuştur Abigail.

Bu noktadan sonra Östlund, en başta Carl ve Yaya arasındaki romantik bağlamda ortaya atılan eşitlik arzusunu bir “aşk” üçgeninde yeniden sunar. Carl ve Abigail arasında kurulan erotik yakınlık kısa sürede bir değiş tokuş düzenine dönüşür. Aşkın gizeminden geriye yalnızca libidonun yönetimi kalır. Bedeniyle beslediği Abigail’den aldığı yiyeceklerle Yaya’yı besleyen Carl, belki de filmin başında Yaya’yla kurmayı arzuladığı ilişki biçimine kavuşmuştur.

Gelelim belirsiz olduğu iddia edilen o son sahneye. Aslında Östlund, filmin en başında ortaya attığı “Eşitlik mümkün müdür?” sorusunu, tartıştığı bağlam içinde, en belirli noktada bırakır bu sonla.

İlk kez bir karakterin yüzünde doğal olarak “hüzün üçgeninin” oluştuğunu görürüz. Abigail, sırtı ona dönük duran Yaya’nın başını ezmek üzere bir kaya tutmaktadır ellerinde. Alnı kırışır, kaşları çatılır. Kaygılıdır. Düşünmektedir çünkü. Bir karar almak üzeredir. Film boyunca herkes sistemin onlara biçtiği rolü oynarken, kendilerine tahsis edilmiş boşlukları doldururken ilk kez bilinçli bir karar anı gelmiştir. Etik bir karar. Sonucundan sorumlu olacağı bir karar. Bu kararı almak “güç” gerektirir. Kaygıyla gelir, hüzün de barındırır içinde. Bu huzursuz eden duyguları taşıyabilen insan, özgürdür.

Eşitlik iddiasında bulunan insan, filmin karakterlerinden biri olan Thérèse’nin (Iris Berben) sürekli tekrarladığı gibi “In den Wolken!” mıdır? Bu Almanca tabir kendi hayal aleminde yaşayan, aklı bir karış havada, gerçeklikle pek teması olmayan kişiler için kullanılırmış. Bizi film içindeki üç farklı kısımda da iktidar ilişkisinin doğasıyla yani gerçekliğiyle yüzleştiren Östlund, belki de bir türlü özgürleşemediğimiz bir sistemden “Eşitlik çıkarmak mümkün değildir ama gerçeği görmek insanı özgürleştirir.” demek ister. Peki değiştiremeyeceğimize inandırıldığımız bir gerçeği görmek, bizi nereye evriltir? Botoksla kapatamayacağı bir kırışıklıktır bu soru, modern insanın alnındaki…

  1. ‘Stilize’ burada önemli bir kelime tercihidir, kendi dünya imajım ile kendi stilize dünya imajım arasında derin bir anlam farkı vardır. Stilize ettiğim şey artık gördüğüm bir varlık olmaktan çıkar, o benim estetik değerlerime göre şekil verdiğim bir meta’dır. Dünyanın kendisi, içindeki tüm canlılarla bir metadır. ↩︎

* Bu yazı, yönetmen-senarist ELİF EDA tarafından “AYIN KONUK YAZARI” konseptimiz için kaleme alınmıştır.

Yorum bırakın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir