SIRLARLA ÖRÜLÜ BİR EV: THE HOUSEMAID

Freida McFadden’ın dünya çapında en çok okunan romanından uyarlanan, Paul Feig‘in yönettiği The Housemaid, sürprizler ve ters köşelerle dolu, 90’lar sineması tadında bir psikolojik gerilim. 

Senaryosunu Rebecca Sonnenshine‘ın kaleme aldığı filmin başrollerinde Sydney Sweeney (Millie Calloway), Amanda Seyfried (Nina Winchester) ve Brandon Sklenar (Andrew Winchester) yer alıyor. Film, geçmişini geride bırakıp hayatını düzene koymaya çalışan Millie‘nin Winchester ailesinin evinde hizmetçi olarak işe başlamasını ve Winchester‘ların karanlık sırlarının açığa çıkmasını konu alıyor.

Anlatıda Belirsizlik ve Gaslighting

Filmde belirsizlik durumu, gerilim unsurunun en belirleyici özelliği. Nina’nın giderek tuhaflaşan davranışları, evin içinde sürekli bir huzursuzluk hissi, bir şeylerin yolunda gitmediği düşüncesi, zihinde yer ediniyor. Gaslighting (Psikolojik manipülasyon), anlatının temeli haline geliyor. Örneğin, NinaMillie’ye bir görev verdiğinde ve Millie bunu yerine getirdiğinde, Nina, “Ben senden böyle bir şey istemedim’’ gibi manipülatif davranışlar sergiliyor. Nina’nın imalı sözleri, bakışları, eylemleri, Millie’nin gerçeklik algısını bozuyor ve kendinden şüphe etmesine neden oluyor. Ayrıca bu durum Millie’yi tetikte tutarak onu, evin içinde bir gözlemci yapıyor. 

Sydney Sweeney

MillieWinchester’lardaki düzenli işini zor buluyor. Sabıkalı geçmişinden dolayı başka bir yerde iş bulması kolay olmayacağı için de Nina’nın dengesiz, manipülatif davranışları arasına sıkışıp kalıyor.  

Tehlikeli Yabancı

Ayrıca filmde, 90’ların ‘’tehlikeli yabancı’’ teması da görülüyor. Millie’nin (Yabancı) gelişiyle evdeki düzenin bozulmaya başlaması, Andrew ile yakınlaşarak tehlikeli, yasak bir ilişki yaşaması, güç dengelerinin ters yüz olması gibi unsurlar 90’lar gerilim sinemasının kalıplaşmış anlatı yapısını hatırlatıyor. Film de bunu modernize ederek işliyor. 

*Yazının buradan sonrası spoiler içerir

Filmde, Andrew, Nina’nın davranışları karşısında nazik, anlayışlı adeta kusursuz bir eş ve bir baba gibi sunuluyor. Ancak Andrew’un normal olmadığı, anlatının içinde küçük detaylarla veriliyor. Örneğin, Andrew’un saç diplerine karşı olan takıntısı ve kontrolü elinde tutuşu birkaç sahnede vurgulanıyor. Film, yavaş yavaş bir şeylerin ters gittiğini gösteriyor ama o şeyin ne olduğunu tam olarak açığa çıkarmıyor. 

Nina’nın dengesiz davranışları Andrew’u kendisinden uzaklaştırarak Millie’ye yönlendiriyor. Bu durum karşısında Andrew, pes ediyor ve Nina’yı evden gönderiyor. Kısa bir süreliğine de olsa Millie, evde Andrew ile rüya gibi günler yaşıyor. Ta ki çatı katında kilitli kalana kadar. Anlatının kırılma noktası tam da bu noktada gerçekleşiyor. Başlangıçta gizem ve belirsizliklerle dolu film, ton değiştirerek sert, amansız bir gerilim filmine dönüyor.

Geriye dönük hikâye anlatımıyla Nina’nın aslında bir kurban olduğu, çatı katında günlerce aç ve susuz bırakılarak Andrew’un takıntılı sadistik davranışlarına maruz kaldığı, Andrew’un Nina’yı elinde tutmak için kızı Cecelia (Indiana Elle) ile tehdit ettiği, Cecelia’yı su dolu bir küvetin içinde bırakarak, suçu Nina’nın üzerine yıktığı ve Nina’yı bir kliniğe yatırdığı ortaya çıkıyor. 

Andrew, mükemmeliyetçi ve kontrol takıntısı olan bir adamdır. (Andrew’un bu kişiliği annesi Mrs. Winchester’dan ona geçiyor.) Hayatındaki kadınları da belli bir kalıbın içine sokmaya çalışıyor. Aksi bir durumda onları cezalandırarak çatı katına kilitliyor. Fiziksel bir şiddet uygulamıyor, bunu psikolojik açıdan yıpratarak yapıyor. 

Film, Nina’nın davranışlarının aslında bir kaçış, mahkumiyetten kurtulma olduğunu gösteriyor. NinaMillie’nin sabıkalı geçmişini bilerek onu işe alıyor ve böylece kendisinin yerine geçecek bir kurban buluyor. 

Millie Bir Kurban Mı Yoksa Bir Kurtarıcı Mı? 

Millie, çatı katına kilitlendiğinde bir kurban konumuna geçiyor ama bu durum çok uzun sürmüyor. Millie, geçmişte cinayetten hapis yatmış ve yeri geldiğinde şiddete meyilli bir kadın olabiliyor. Dolayısıyla Andrew’un Millie’yi kendine zarar vermeye zorlaması, Millie’nin içindeki gücü uyandırıyor. Andrew’un elinden kurtulup kapıyı üzerine kilitliyor ve Andrew’un yaptıklarının daha fazlasını yaparak hem kendisinin hem de Nina’nın intikamını alıyor. Başlangıçta masum, sevimli bir kadın gibi görünen Millie’nin bu şok edici değişimiyle güç dengeleri ters yüz oluyor. 

Sydney Sweeney

Filmin Stil-Tekniğine Dair 

Filmdeki olayların çoğu evin içinde gerçekleşiyor. Evin dışarıdan görünümü hem görkemli hem de rahatsız edici bir izlenim bırakıyor. Millie’nin çatı katındaki odasına giden yol, dar duvarları ve merdivenleriyle klostrofobik bir atmosfer yaratıyor. NinaMillie’ye odayı ilk gösterdiğinde kamera yere yakın bir şekilde konumlandırılarak odanın oldukça dar ve boğucu görünümünü kadraja alıyor. Ayrıca çatı katındaki bir odanın aşırı simetrik tasarımı da tuhaf bir izlenim bırakıyor. 

Sydney Sweeney, Amanda Seyfried 

Film, karakterler üzerindeki psikolojik baskıyı ve gerilimi yoğunlaştırmak için yakın planlara sıkça yer veriyor. İlk yarıda kamera statik ve kadrajlar dengeli bir şekilde konumlandırılıyor. Nina’nın ansızın Millie’nin arkasında belirdiği sahneler, kontrollü, sakin ve tedirgin edici bir atmosfer yaratıyor. İkinci yarıdan itibaren kontrollü alan yıkılarak fiziksel şiddet ve gore içeren sahnelere yer veriliyor.

Sydney Sweeney, Amanda Seyfried 

The Housemaid, genel hatlarıyla kitaba sadık kalıyor ama finalde küçük bir değişiklik yapıyor; bu değişim, anlatı bütünlüğünü koruyarak heyecan dolu bir seyir zevki sunuyor. Andrew, yaptıklarının bedeline karşılık olarak Millie ve Nina tarafından cezalandırılıyor. Filmde Nina’nın da belirttiği gibi ‘’eylemlerin sonuçları vardır.’’ Dolayısıyla finaldeki twist, kitabı okumuş, hikâyeye hakim olan izleyiciler için ters köşe yaratıyor. Amanda Seyfried, Nina’yı her yönüyle başarılı bir şekilde canlandırıyor. Film boyunca beni etkisi altına alan tek güçlü performans olduğunu söyleyebilirim.  

Son olarak 90’ların psikolojik gerilim filmlerini sevenlerin, The Housemaid’in gizemli ve sürükleyici hikâyesini beğeneceklerini düşünüyorum. 


Diğer Yazılar: Ayfer Kaplan
YAŞAYAN ÖLÜLERİN GECESİ
Night of the Living Dead (1990), usta yönetmen George A. Romero’nun 1968’de...
Devamını Okuyun
Yorum bırakın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir