“OYUNCU KARAKTERE HAZIRLANIRKEN YALNIZCA ROLÜNÜ DEĞİL BÜTÜN PROJEYİ OMUZLARINDA TAŞIMAYI GÖZE ALMALI”

Orhan İnce‘nin yazıp yönettiği ilk uzun metrajı Hêvî, festival yolculuğunda Within The Family “En İyi Yönetmen” ödülü, Altın Koza’da “Umut Veren Erkek Oyuncu” ödülü, Frankfurt Film Festivali’nde “En İyi Erkek Oyuncu” ödülü ile taçlandırıldı.

Hêvî (2024), umutla örülen trajediyle yol ayrımına doğru giden bir ailenin serencamını anlatır. Ailenin büyük umutlarla bel bağladığı hayvan pazarlığının sonu hüsran olacaktır. Sözler tutulmamış, hayaller tuz buz olmuştur. Vedayla biten film yeni bir hayata doğru yelken açan o insancıl umudu saklandığı yerden sobelemek üzeredir her şeye rağmen.

Konuk yazarımız Ümit Gündoğdu, genç oyuncu Ömer Akalın’la Çeto karakterini sözlerden çok bakışları, duraksamaları ve bedenin ritmiyle nasıl var ettiğini; Hêvî’ nin umudu neden hep bir adım geride bıraktığı üzerine hasbihal ettiler.

Ümit Gündoğdu: Sinemayla ilk temasın nasıl cereyan etti? Oyunculuk senin için salt bir ifade biçimi mi yoksa bir hikâyeyi omuzlamak mı?

Ömer Akalın: Sinemayla ilk tanışmam 13 yaşındayken oldu. Kuzenimin izlediği Şeytan Tango’su (1994) filmine tesadüfen denk geldim. Film beni öylesine içine çekti ki izlemeye doyamadım. Sanırım sinemayı o gün kafama koydum. Ama oyunculuk, kendimi bildim bileli hayatımdaydı.

Oyunculuk, hiçbir oyuncu için yalnızca bir ifade biçimi olamaz. Böyle düşünenlerin oyuncu olabileceğine de inanmıyorum. Bir oyuncu, bir karaktere hazırlanırken yalnızca kendi rolünü değil, bütün projeyi omuzlamayı göze almalıdır. Bu çok büyük bir sorumluluktur; hem duygusal hem de teknik anlamda.

-Şeytan Tango’su gibi sabır ve düşünsel katılım gerektiren bir filmle karşılaşmak, oyunculuğa ve zamana bakışını nasıl etkiledi? Bugün kurduğun oyunculukta o dönemin izlerini görüyor musun?

O yaşlarda oyunculuğu, dizilerde gördüğüm güzel ya da yakışıklı insanlardan ibaret sanıyordum. Ama o filmde karşılaştığım şey bambaşkaydı. Hayatın içinden, her gün etrafımda gördüğüm insanlar o kadar sahici ve güçlüydü ki, filmin kalan beş saatini büyük bir keyifle izledim. Bu deneyim bakışımı tamamen değiştirdi.

Oyunculuk sinemadan önce vardı diyorsun. Sinemayla neye evrildi?

Sinemayla birlikte oyunculuk benim için dönüştü. O filmden sonra ağırlıklı olarak sanat filmleri izlemeye başladım. O yaşta Nuri Bilge Ceylan’ın neredeyse tüm filmlerini izler, ana karakterlerin diyaloglarını ezberler ve aynanın karşısına geçip oynamaya çalışırdım.

-Hêvî “umut” anlamına geliyor; ancak filmde umut dramatik yapının merkezinde olsa da oldukça kırılgan bir yerde duruyor. Çeto’yu domine eden içsel itki hakkında ne düşünüyorsun?

Umut zaten kırılgan bir kavram. Özellikle zor koşullar altında yaşayan insanlar için umut çoğu zaman tek bir çıkış yoluna indirgeniyor. Filmdeki umut da tam olarak böyle bir yerde duruyor. Ama hayatın bir başka gerçeği var: Umudun tamamen tükendiğini sandığımız anlarda bile küçücük bir şeye tutunabiliyoruz.

Çeto’nun kardeşinin gizlediği koyun, bu anlamda yeni bir umudun doğmasına vesile oluyor. En azından ben, bir oyuncu olarak filmi böyle okudum ve Çeto’yu kurarken bu dengeyi korumaya çalıştım.

Elbette umut nihayetinde umutsuzluktan peyda olur. Esasen merakımı celbeden mevzu bu kırılgan umudu Çeto’nun bedeninde nasıl kurduğun?

Çeto’ya çok uzak bir yerde durduğumu hissetmedim. Tam olarak o olmasam da etrafımda pek çok Çeto vardı. Onlarda fark ettiğim şey şuydu: Hayatının baharında olan Çeto için seyircinin ayırt edemediği küçük ayrıntılar bile büyük bir umut kaynağı olabiliyor.

Cane’nin ona telefon numarasını vermesi, dolandırıcının onu para kazanacağına inandırması… Bu umutlar körelse de kardeşi Zeyno’nun varlığı Çeto’yu yeniden ayağa kaldırıyor. Umudu dirilten de yine Zeyno oluyor.

-Zeyno’nun dilsizliği anlatıyı söze değil bedene ve bakışa yöneltiyor. Bu sözsüz anlarda Çeto neredeydi?

Bu durum, umudun bir kadın tarafından taşınmasıyla da ilgili. Çeto, Zeyno’dan hiçbir zaman bilinçli bir umut beklemiyor; ona daha çok abilik içgüdüsüyle yaklaşıyor. Yük olduğunu hissettirmeden bakımını üstleniyor, gülümsüyor, üzmemeye çalışıyor. Günün sonunda Çeto’ya yeniden umut olan kişi yine Zeyno oluyor. Umut, sessiz ve beklenmedik bir yerden geri dönüyor.

-Filmde aşk, dramatize edilmeden mikro anlarla kuruluyor: bir nane yaprağı, bir elma ısırığı, selfie çekmeleri gibi. Arzu akışı bu şekilde ilerliyor. Bu yakın temaslar Çeto’nun dönüşümünü nasıl görünür kılıyor?

Çeto, sert bir baba ve ağır yaşam koşulları içinde büyümüş biri. Omuzlarına yüklenen sorumluluklar onu duygusal bir dayanak arayışına sürüklüyor. Cane’nin sunduğu duygusal destekle birlikte Çeto, umutları için daha fazla çabalamaya ve ayakta kalmaya başlıyor.

Filmin olay örgüsü içinde baba-oğul ilişkisi hiyerarşik bir mizansenle kadraja alınıyor. Babanın Çeto’yu bir oğuldan ziyade bir emek gücü olarak konumlandırması, oyunculuk yaklaşımını ve bedenin performatif (hınç ve öfke duygularını alt etme) kullanımını nasıl etkiledi?

Bu meseleye çok dikkat ettim. Çeto için yaklaşık altı aylık bir hazırlık sürecim oldu. Bu süreçte elimde metinle Muş Ovası’nı dolaştım; çobanlarla, bostan bekçileriyle vakit geçirdim. Benzer baba–oğul ilişkileri yaşayan insanlarla karşılaşmak, karakteri kurmamda çok belirleyici oldu.

-Emin karakteriyle yaşanan kırılma, Çeto’yu suçluluk ve mahcubiyet eksenine sürüklüyor. Bu kırılmayı nasıl inşa ettin?

Çeto, Emin gibi bir figürle hayatında ilk kez karşılaşıyor. Ona güveniyor. Emin’in ihaneti, Çeto’nun öfkesinin görünür olduğu tek an. Çünkü burada yalnızca bir insana değil, Çeto’nun tutunduğu umuda da ihanet ediliyor. O umut tam olarak o sahnede bitirilmeye çalışılıyor.

Hêvî’de içsel dünya ile doğa iç içe geçen halkalar gibi birbirini tamamlıyor. Mekânın zamansal akışı içinde dolambaçlı yollar, heybetli dağlar, ovalar… güz sarısı ve toprağın rengiyle göze çarpıyor. Kamera düzeneğiyle değil de daha çok kamera duruşuyla çekiliyor gibi sekans-planlar. Mekânsal tanzim karakterlerin psişik dünyasıyla doğanın devinimi arasında fiziksel ilişkiler yaratmanın ötesinde seyircinin nazariyesinde umudu fısıldayan bir hissiyatın içine gark ediyor. Siz oyuncu olarak bu ilişkilenme biçimini nasıl  görüyorsunuz?

Bu soru daha çok yönetmenimiz Orhan İnce’nin alanına giriyor ama şunu söyleyebilirim: Her oyuncu, kendini iyi hissettiği bir atmosferde daha iyi oynar. Hêvî’nin dünyası benim için tam olarak böyleydi. Filmin atmosferi, oyun gücümü besleyen en önemli unsurlardan biriydi.

Finalde çapraz bir sahne düzeni görüyoruz: Soşe yolda minibüs Çeto ve babasına yaklaşırken, kıvrımlı yoldan Zeyno’nun- kucağında kuzu ve ardında anne yadigarı çıngıraklı koyunla- koşarak gelişi… ve film burada sona eriyor. Sence filmin finali, anlatı açısından umudu sobeliyor mu yahut Çeto ve ailesi için bir eşiği mi yol ayrımını mı ifade ediyor?

Bence final, umudu tam anlamıyla sobeliyor. Her şeyini kaybetmiş iki insan var: Borç batağına düşmüş bir baba ve bu borçlar yüzünden sevdiği kızla birleşemeyecek bir oğul. Bu karamsar tabloyu bozan ise sağır ve dilsiz, küçücük bir kızın gelişi. Onlara yeniden umut olan da tam olarak bu karşılaşma. Benim için filmin en duygusal anı burası.

Diğer Yazılar: FikriSinema
Mehmet Özgür Röportajı
Mehmet Özgür, Suskunlar dizisinden sonra televizyonda görmeye başladığımız ve başarılı oyunculuğuyla içinde...
Devamını Okuyun
Yorum bırakın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir