5-6 Aralık 2025 tarihlerinde, Ankara Kent Konseyi’nin ev sahipliğinde gerçekleşen 8. Uluslararası Sinema ve Felsefe Sempozyumu, sadece akademik bir buluşma değil, aynı zamanda düşünsel bir şölendi. Üçüncü kez takip etme fırsatı bulduğum ve her yıl bana yeni bakış açıları kazandıran bu keyifli sempozyumun mimarı Sinema ve Felsefe Derneği Başkanı Serdar Öztürk, SineFilozofi Dergisi Editörü İren Dicle Aytaç, sempozyumun koordinatörü Ece Yirmibeş ve sinema yazarı Ertan Tunç ile bir araya geldik.

VİZYON: SERDAR ÖZTÜRK
“Amacımız bir menzil savaşı değil, alan yaratmak.”
Barış Arslan: Hocam, SineFilozofi artık bir marka. Bir dergiyle başlayan serüven, bugün 8. kez düzenlenen uluslararası bir sempozyumda bizleri buluşturdu. Türkiye’de bu tür kültürel sürdürülebilirliği sağlamak zordur. Geriye baktığınızda hayal ettiğiniz iklimi oluşturabildiğinize inanıyor musunuz?
Serdar Öztürk: İnsanın yola çıkarken belli hayalleri olur; bu hayaller gerçekleştikçe yenilerini tetikler ve sizi baştan kestiremeyeceğiniz ufuklara götürür. Temelde arzu ettiğim şey bir “dostluk grubu” oluşturmaktı. Bir “community”, dayanışma içerisinde olan nitelikli insanların bir araya gelip konuşabileceği bir zemin… Ve elbette farklı, nitelikli bir sinema eleştirisinin inşa edilmesi.
Bugün geldiğimiz noktada bu konuda başarıya ulaştığımızı düşünüyorum. Göstergeleri ortada: Türkiye’nin her yerinde lisans, yüksek lisans ve doktora düzeyinde sinema-felsefe dersleri açılıyor. Öğrenciler ve öğretim üyeleri artık felsefi düzeyde eleştiriler üretiyor. Klasik sinema eleştirisinin geçerliliğini yitirdiği, bir paradigma değişikliğinin yaşandığı bir dönemdeyiz. Biz aslında “değilin değilinin değilini” bulmaya çalışıyoruz.
B. A.: Sempozyumun 8. yılı sizin için ne ifade ediyor? Bu yılın imzası nedir?
S. Ö.: Bu yılın imzası, “kabul görmektir” diyebilirim. Artık bürokrasinin ve farklı politik cephelerin tüm tarafları tarafından kabul gören, rüştünü ispatlamış bir oluşumuz. Bizi daha önce geçici bir heves gibi görenler, artık bunun kalıcı, kapsamlı ve etkileyici performanslar üreten bir kurum olduğunu tescillediler. Evrensel, entelektüel ve eleştirel duruşumuzdan ödün vermeden ilerlememiz, varoluşumuzun sağlıklı bir zemine oturduğunu gösteriyor.
Ayrıca biz, derginin ilk sayısında yayınladığımız 10 maddelik manifestomuzda da belirttik: Sinema bir kitle sanatıdır, dolayısıyla sokağın sanatıdır. Sadece akademisyenlere değil; ev hanımlarına, mühendislere, tıp doktorlarına da ulaşan bir disiplinlerarasılık kurduk.

B. A.: Sizin “Aromatik Eleştiri” tanımınız da burada devreye giriyor sanırım. Bunu biraz yemek pişirmeye benzetebilir miyiz? Örneğin Ankara Tava’nın içine defne yaprağı konarak pişirildiğini yakın zamanda öğrendim; o yaprak yemeğe bambaşka bir lezzet katıyor.
S. Ö.: Harika bir benzetme. Kesinlikle öyle. Benim aromatik eleştiri dediğim şey de tam olarak bu. Kuru kavramlar yerine, yaşamın gerçek boyutlarıyla bizi ilişkilendiren, sinemayı sadece göstergelere veya kurama hapsetmeyen, lezzetli bir tat bırakan eleştiri… Tıpkı o defne yaprağı gibi. Ankara merkezli bu oluşumun tavasına her katılımcı kendi baharatını ekliyor. Bu sayede yeni gözler ve yeni talepler yaratıyoruz.
B. A.: Son olarak, 8 yılın sonunda bu sempozyumu kişisel dünyanızda tek bir duyguyla ifade etseniz ne derdiniz?
S. Ö.: İki kelimeyle söyleyeyim: Keyif almak. Aslında bu ifadeyi dün bir öğrencimden duydum. Yanıma gelip “Hocam çok keyif alıyorum” dedi. Benim de arzu ettiğim tam olarak buydu. Biz bu işi keyif alarak yapıyoruz ve iki gün boyunca aldığımız o keyif, bize bir yıl yetiyor.
YAYIN: İREN DİCLE AYTAÇ
“Sinema çalışması sadece film analizi değildir, hayata müdahaledir.”
Barış Arslan: İren, SineFilozofi Dergisi’nin editörü olarak dergi ve sempozyumun birbirini nasıl beslediğini açıklayabilir misin?
İren Dicle Aytaç: Dergi, 10 yıldır tamamen gönüllü emeğiyle, Işkın Özbulduk Kılıç ve Esra Güngör Kılıç gibi hocalarımızın kurduğu sistemle istikrarla yayın hayatını sürdürüyor. Akademik camiada ne yazık ki niceliğin arttığı ama fikri içeriğin zayıfladığı, birbirine değmeyen makalelerin çoğaldığı bir dönemdeyiz. SineFilozofi ise hakiki karşılaşmalar ve tartışmalar yaratmaya çalışan bir mecra.
Hem ulusal hem uluslararası düzeyde çok kıymetli makaleler alıyoruz. Talep o kadar yoğun ki, titiz hakem süreçlerinden geçen çalışmalar bile yayınlanmak için bazen birkaç sayı beklemek zorunda kalabiliyor. Sempozyumda bildiri sunanların sonra yeni başka çalışmalarla dergiye dönmesi, iki yapının birbirini nasıl beslediğinin en somut göstergesi.
B. A.: Sempozyumun bu seneki oturumlarında kulağında kalan, öne çıkan en belirgin kavramlar nelerdi?
İ. D. A: Bu sene etik tartışmaların farklı alanlarda bağlayıcı bir zemin oluşturduğunu gördüm. İster yapay zeka, ister fenomenoloji, isterse post-kolonyal söylem konuşulsun; tartışmaların bir kenarında hep etik bir zemin vardı. Bu da bize sinema çalışmasının sadece bir film analizi olmadığını; üretim koşullarından seyir pratiklerine kadar, sinemanın hayata nasıl müdahale ettiğini ve bizim hayatla nasıl ilişki kurduğumuzu sorgulatan bir alan olduğunu gösteriyor.
B. A.: Sizin için bu 8 yıllık yolculuğu özetleyen tek kelime ne olurdu?
İ. D. A: Diyalog. Akademik sempozyumlarda bazen insanlar birbirini dinlemez. Ama burada herkes birbiriyle gerçekten söyleşmek ve bir çarpışma alanı yaratmak için var. Bu çok kıymetli.
MUTFAK: ECE YİRMİBEŞ
“Bu sadece bir sempozyum değil, bir düşünce topluluğu.”
Barış Arslan: Ece, Serdar Hoca vizyonu anlattı ama işin mutfağında büyük bir emek var. Özellikle genç akademisyenlerin sinema ve felsefeyi birleştirme konusundaki cesaretini nasıl değerlendiriyorsun?
Ece Yirmibeş: Öncelikle hakkı teslim etmem gerekiyor; bu tamamen dev bir ekip çalışması. Koordinasyon ekibinden sosyal medya ekibine, editör kurulundan yönetim kuruluna kadar herkesin büyük özverisi var. Gençlerin cesaretine gelince… Sempozyumda unvanlara göre bir sınırlandırma yapmıyoruz, bildiriler kör hakemlik sürecinden geçiyor. Bu da niteliği öne çıkarıyor.
Yüksek lisans ve doktora öğrencilerinin sunumlarına baktığımızda; büyük yönetmenleri Deleuze’ün “zaman-imaj” kavramıyla tartışanlardan, insan-makine arasındaki sınırların belirsizleşmesine ve dijitalleşmeye odaklananlara kadar çok geniş bir yelpaze var. Benim için en heyecan verici kısım, bu dijital çağın içine doğmuş gençlerin, konuları hangi kavramlarla ele aldıklarını görmek. Ekibimizdeki öğrenci arkadaşlarımızın tepkilerini gözlemlemek bile sempozyumun ayrı bir zenginliği.

B. A. : Sinema ve Felsefe… Bu yıl bu iki alanın kesişiminde, özellikle seni en çok etkileyen ya da şaşırtan bir bölüm veya yaklaşım oldu mu?
E. Y.: Beni en çok etkileyen bölüm, şüphesiz Shadmehr Rastin ve Amin Jafari ile yapılan söyleşi oldu. Bu yıl ilk defa uzun metraj film gösterimi yaptık. Dünyaca ünlü görüntü yönetmeni Amin Jafari’nin, filmin sanatsal çerçevesini belirlerken yönetmenle kurduğu diyaloğu anlatması çok değerliydi.
Bunun yanı sıra Shadmehr Rastin’in sunumu adeta bir “masterclass” niteliğindeydi. Jafar Panahi sinemasından örneklerle anlatıyı felsefi tartışmalarla harmanlaması etkileyiciydi. “Nasıl” sorularının her birine farklı disiplinlerden cevap bulduğumuz bu özel söyleşiye, ilerleyen dönemde dergide metin olarak da yer vereceğimizin sözünü aldık; bunun için ayrıca mutluyum.

B.A.: SineFilozofi artık bir okul gibi hareket ediyor. Bu sempozyumda oluşan kolektif ruh hakkında ne söylersin?
E. Y. : Sempozyum benim için de bir okul oldu. Burası sadece akademik bir sempozyum değil; birbirinden beslenen, üreten, sorgulayan bir “düşünce topluluğu”. Bunu yaparken insani, yaratıcı ve kolektif bir ruhla ilerliyoruz. Özellikle gönüllü çalışan genç ekip arkadaşlarımız bence geleceğin parlak akademisyenleri… Onlarla bu mutfakta bir arada olmaktan mutluluk duyuyorum.

B.A.: O zaman final sorusunu yönelteyim. Geriye dönüp baktığında bu sempozyum senin için tek bir kelimeyle ne ifade ediyor?
E. Y.: Emek diyebilirim. Biraz açmam gerekirse; içinde kan, ter, gözyaşı (gülüşmeler) var ama günün sonunda büyük bir paylaşım, mutluluk ve gurur da var.
ELEŞTİRİ: ERTAN TUNÇ
“Bu sempozyum bana ‘Yalnız değilsin’ hissi veriyor.”

Barış Arslan: Ertan, bir sinema yazarı olarak filmleri değerlendirirken felsefi bir zemine dayanmak kalemini nasıl etkiliyor?
Ertan Tunç: Felsefe bilmek, tıpkı mimari veya psikoloji bilmek gibi elinizde filmi açacak farklı bir anahtar olması demektir. Felsefe, imajlar karşınızdayken sizi kavramlarla düşünmeye başlatır. Her film felsefi olmak zorunda değil ama bu bakış açısı analizinizi derinleştirir.
Her şeyden önce “klasik film eleştirisi” dediğimiz şeyin bile tek bir formu yok. Birkaç farklı eleştirmeni düzenli okumak bile bu çeşitliliği görmeye yeter. Ancak bana göre en kritik nokta, filmin bize ne söylediğine odaklanmak. Filmin içinde “bir şey aramak” için fazla zorladığınızda; elinizde malzeme olsa bile yorumlar yapaylaşabiliyor.
Felsefenin farkı şu: Daha imajlar karşınızdayken sizi düşünmeye başlatıyor. Kavramlarla kurulmuş bir düşünme biçimi sunuyor. Ontolojik yönü var, metafizik tarafı var, etik boyutları var. Hele güncel olarak çevre etiği gibi alanlar hızla büyüyor. Bu birikimle izlediğinizde film çözümlemeleri doğal olarak daha güçlü bir zemine oturuyor.
B. A.: SineFilozofi Dergisi’ni ve sempozyumlarını ne zamandır takip ediyorsun?
E. T.: Dergiyi çok başından beri takip ediyorum çünkü eşsiz bir mecra. Serdar Hoca’nın çalışmalarıyla beraber 2010’lu yıllarda Türkiye’de sinema felsefesi düşüncesi görünür olmaya başladı. Ulusal Tez Merkezi’nden baktığımızda bu alanın Türkiye’de 15 yıllık bile bir tarihi yok.
Yurt dışında bu çalışmalar 1970’lerde Stanley Cavell ile ciddi şekilde başlıyor. 90’larda hızlanıyor ve son 20 yıldır olağanüstü eserler var. Bizim de Türk sinemasına bu gözle bakmamız gerekiyor. Ben de Nuri Bilge Ceylan üzerine böyle bir çalışma yapmayı planlıyorum.
B.A.: Günümüzde sinema yazarlığı bazen sadece “bunu izle, şunu izle” listelerine indirgenebiliyor. Bu sempozyumlardaki düşünsel yaklaşım Türkiye’deki eleştiri kültürüne nasıl bir derinlik katıyor?
E. T.: Sinema ve Felsefe Sempozyumu ülkemizde bu formatta ilk olduğu için zaten başlı başına çok önemli bir platform. Burada şunu görüyoruz: Hepimizin izlediği popüler filmlere bile çok derinlikli, hiç düşünmediğimiz açılardan yaklaşılabiliyor.
Örneğin Nathan Anderson’ın “Alien” ve “Mission: Impossible” üzerinden yaptığı sunum… Hepimizin maruz kaldığı bu filmlere felsefi bir perspektiften bakılabileceğini görmek benim için çok etkileyiciydi.
Ben tez taramalarını sık yaparım. En çok ilgimi çekenler hep disiplinlerarası çalışmalar oluyor. Mimarlık, caz müziği, mobilya tasarımı, kostüm çalışmaları… Dünya literatüründe bunun örnekleri çok. Bu sempozyum ise Türkiye’de benzer bir düşünsel alanın oluştuğunu gösteriyor.
Ayrıca burada çalışmalarını sadece okumadığınız, aynı zamanda yüz yüze konuşma fırsatı bulduğunuz akademisyenler var. Bu da değerli bir zenginlik katıyor.
B.A.: Sempozyumu takip eden bir eleştirmen olarak, bu yıl “iyi ki gelmişim” dediğin, heybene koyduğun yeni bir keşif oldu mu?
E. T.: Kesinlikle. Özellikle bu yıl Lucy Bolton’ın “Filmin Elbise Bilinci: Film Kostümünün Fenomenolojisi” başlıklı sunumu ufkumu açtı. Sinema ve moda ilişkisine daha önce hiç bu kadar derinlikli, fenomenolojik bir açıdan bakmamıştım. Kafamda hemen “Goodfellas” ve “Casino” filmleri canlandı; karakterlerin yükseldikçe değişen kıyafetleri, o Armani yakaların bir statü göstergesi olmanın ötesinde karakterin var oluşuna etkisi… Şimdi bu ilhamla, özellikle bu iki filmi moda-sinema ilişkisi üzerine değerlendirmeyi planlıyorum.

Son olarak, bir sinemasever ve yazar olarak bu sempozyum senin için ne ifade ediyor?
E. T.: Tek kelimeyle: Umut.
Bunu biraz açmak isterim. Giovanni Scognamillo anmasında bir katılımcının anlattığı bir şey beni çok etkilemişti: Kendisini yalnız hissettiği bir dönemde Scognamillo’nun yazılarının ona eşlik ettiğini söylemişti. “Benim gibi birinin daha olduğunu hissettim” demişti. Ayrıca Werner Herzog’un güzel bir ifadesi vardır; “Bazı filmleri izledikten sonra dünyanın ücra köşesindeki bir insan ‘Ben bu dünyada yalnız değilim’ hissi yaşar” der. SineFilozofi ve bu sempozyum bana tam olarak bunu hissettiriyor.
Benim gibi olaylara farklı perspektiften bakan, belki kendi çevresinde “arıza” olarak nitelendirilebilecek, bir konuya yıllarını harcayan tutkulu insanların var olduğunu bilmek… Kendi kabileni bulmak gibi. Bu yüzden bana verdiği en büyük his, yalnız olmadığımı bilmenin verdiği umuttur.
B. A.: Ertan Tunç’un “Umut” vurgusuyla bitirdiği bu keyifli sohbeti, Ankara’nın özel tiyatro topluluklarından Ciddibazlar‘ın sahnelediği “Sabit Efendi Yahut Tuvalet Kâğıdının Bilinmeyen Tarihçesi” oyununun o meşhur final şarkısıyla noktalamak en doğrusu olacak sanırım. Ne diyordu şarkıda?
“Enseyi sakın karartmayın, bir yolu vardır o rüyanın…”
Sinemayla, felsefeyle ve umutla kalın. 9. Uluslararası Sinema ve Felsefe Sempozyumu‘nda yeniden karşılaşmak, sohbet etmek ve çoğalmak dileğiyle. Teşekkürler.

