HAYATA TUTUNMA ÇABASININ AĞIRLIĞI: OSLO, 31 AĞUSTOS

Oslo 31 Ağustos (Oslo, August 31) filmini ilk izlediğimde bende bıraktığı his şu olmuştu: Hemen sigara içmeliyim.

Hayatımda hiçbir zaman sigara kullanmadığım halde sigara içmem gerektiğini bana hissettirmişti. Bu filmin gerçekten ilk izleyişte insanda bıraktığı en tuhaf his şu olabilir: Film bittiğinde hikâyeyi değil, dudak kenarında hayalet gibi duran bir sigarayı düşünüyorsun. Çünkü Oslo 31 Ağustos, sigarayı yalnızca bir alışkanlık gibi göstermiyor, nefes almanın gecikmiş, küçük ve geçici bir provası gibi de kullanıyor. Anders (Anders Danielsen Lie) karakteri her sigara yaktığında, aslında hayatla arasındaki mesafeyi ölçüyor. Dumanın havaya karışmasıyla kendi varlığının silikleşmesi arasında kurduğu bağ, filmin bütün tonunu belirliyor adeta. Filmdeki ana tema olan maddeye bağımlılık, sadece maddeye değil, geçmişte kalmış bir hissin geri dönme ihtimaline de ait…

Benim bu filmi izlediğimden beri (ki 2011 yılı) en sevdiğim yönetmen olan Joachim Trier’in bu filmdeki en büyük başarısı, Anders’i trajik bir karakter olarak göstermemek ve bunun altını çizmemek oluyor. Onu bir felaketin merkezi yapmıyor, aksine şehrin içinde neredeyse görünmez biri gibi dolaştırıyor. Oslo sabahı, kafelerde konuşan insanlar, çocuk arabaları, bisiklet sesleri, gündelik sohbetler… Hepsi Anders’in dışında akıyor gibi görünse de filmin asıl etkileyici duygusu da buradan geliyor. Hayat bir yandan devam ediyor ve Anders o akıp giden hayatın içine yeniden girip giremeyeceğini anlamaya çalışıyor. Film, her ne kadar intihara yürüyen bir karakteri anlatsa da asıl meselesi ölüm değil; tam tersine yaşam. Son ana kadar sürdürülen hayata “tutunma” çabası. Bu yüzden aslında Anders’i film boyunca gördüğümüz her durak, bir vedadan öte, başarısız olsa da bir temas denemesi.

Hemen olarak yakın arkadaşı Thomas ile yaptığı uzun konuşma ise filmin kalbi. Çünkü Anders, orada evlenmiş ve çocuğu olan arkadaşı sayesinde sorununun sadece kendi çöküşü olmadığını, başkalarının kurduğu ve daha normal olarak gözüken düzenin de sandığı kadar huzurlu olmadığını fark ediyor. Çocuk, ev, eş, kariyer… Karşısındaki hayat dışarıdan tamamlanmış görünse de içeriden durumun hiç öyle olmadığını anlar. Bu sahne Anders’in umudunu artırmaz, tam tersine, her şeyin hiçbir zaman yolunda gitmeyeceği hissini derinleştirir. Yine de o masada oturmaya devam etmesi, arkadaşını dikkatle dinlemesi, zaman zaman hafifçe gülümsemesi bile hâlâ ilişkiye açık olduğunu gösterir. Bu insanın biraz daha hayata tutunma çabasının, yaşamını birkaç dakika daha uzatabilme arzusunun göstergesidir. Tıpkı tabakta kalmış kırıntıları ekmekle alıp sünnetlemesi gibi…

Beni gerçekten her halimle taşıyabilecek bir yer var mı?

İş görüşmesi sahnesi de filmin çarpıcı sahnelerinden biri olarak karşımıza çıkar. İlk bakışta kendi kendini sabote eden bir adam izleriz. Önünde yeni bir başlangıç ihtimali vardır ama o geçmişini masaya bırakır, bağımlılığını anlatır, konuşmayı beklenmedik şekilde bozar. Oysa burada yaptığı şey yalnızca kendini batırmak değil, sahte bir başlangıcı reddetmektir. Anders, hayatına ancak dürüst olursa geri dönebileceğini bilir ama dürüstlük bazen insanı sistemin dışına iter. O odada iş arayan biri gibi değil, “Beni gerçekten her halimle taşıyabilecek bir yer var mı?” diye yoklayan biri gibi davranır. O yüzden görüşmeden çıkarken yenilmiş görünür ama aslında son bir kez gerçek bir kabul ihtimalini test etmiştir. Kabul edilmeyince yalnızca işten değil, her türlü ihtimalden de uzaklaşır. Anders, geçmişindeki hatalarının bedelini ödemek isteyen biridir ve bunu ödediğini düşündüğü bu iş görüşmesinde, bu bedelin onun karşısına hep çıkacağını da fark etmiş olur.

Kafede tek başına oturduğu sahnelerde Anders’in yaptığı şey yalnızca vakit geçirmek değil, başkalarının hayatına kulak vererek kendi eksilmiş varlığını yeniden konumlandırmaya çalışmak. Masalardan yükselen gündelik konuşmalar (ilişkiler, işler, küçük hayal kırıklıkları, sıradan gelecek planları) onun için dışarıdan bakıldığında önemsiz ayrıntılar değil, hâlâ işleyen hayatın kanıtları. Bir bakıma kendisini tekrar insan kalabalığının içine yerleştirebilmek için seslere tutunuyor. Önünden geçen insanlara bakıp kim olduklarını, nasıl yaşadıklarını, akşam eve döndüklerinde ne hissedeceklerini zihninde kurması da aynı ihtiyaçtan doğuyor ve bu yüzden kendi hayatıyla bağ kuramadıkça başkalarının olasılıklarına sığınıyor. Dış dünyaya seyrederek iç boşluğunu askıya alan Anders, kendi hikâyesine içeriden dayanamadığından dolayı başkalarının hikâyelerini uzaktan tahayyül ederek varlığını hafifletmeye çalışıyor. Yaşama doğrudan katılamadığından dolayı, yaşamı bir başkasının omzunun üzerinden izliyor. 


Anders’in Bağımlılığı

Kız kardeşi Nina’yla buluşmak için kafeye gittiği sahne de Anders’in gün boyunca peşinden koştuğu son gerçek bağlardan birine tutunma girişimi gibi duruyor. Nina’nın bir toplantı nedeniyle gelememesi (ki bunun bir bahane olduğuna emin olamasak da anlıyoruz) ve onun yerine kız kardeşinin kız arkadaşı Tove’un (Tone Mostraum) masaya oturması, filmde küçük görünen ama duygusal ağırlığı çok büyük bir kırılma yaratıyor. Çünkü Anders burada sadece bir buluşmayı kaçırmıyor, belki de vedalaşabileceği en sahici ilişkilerden birine doğrudan ulaşamıyor. Tove’un konuşması ilerledikçe mesele kişisel bir hesaplaşmadan çıkıp Anders’in yıllardır çevresinde bıraktığı yankıya dönüşüyor. Bağımlılığının ve kayboluşlarının yalnızca kendisini değil, ailesini de yorduğunu, onların da sürekli bedel ödeyerek yaşadığını ilk kez dışarıdan duyuyoruz. Anders’in “Yaptığım şeyler benim hatalarım, ailemin bununla ilgisi yok” diye savunmaya geçmesi aslında suçun sahipliğini almak kadar, yükün paylaşılmış olmasını kabullenememekten kaynaklanıyor. Çünkü bağımlılığın en zor taraflarından biri, kişinin kendi çöküşünün kendi hayatındaki diğer insanların da hayatına sızdığını kabul etmektir. O masada acı veren şey tam olarak bu oluyor. Kendi hatalarının, kendi yanlışlarının bedelini yalnızca kendisinin ödememiş olması. Kız kardeşi Nina’yla yüz yüze gelememesi, bir anlamda gün boyunca sürekli ertelenen vedalardan bir başkası oluyor.

Kafeden çıktıktan sonra sigara yakıp ailesinden söz ederken ailesinden bahsettiği o uzun monolog arasındaki bir cümle ise filmin bütün duygusal omurgasını tek başına taşıyor: “Dostlukların zamanla nasıl bittiğini, insanların yabancılaşıp, arkadaşların birer isim olarak kaldığını öğretmediler.” Anders’in meselesinin sadece bağımlılık değil, ilişkilere dair içgüdüsel bir bilgisizlik olduğunu anlıyoruz. Çünkü bazı insanlar bağların nasıl sürdürüleceğini sezgisel olarak öğrenir, mesafenin ne zaman normal, ne zaman sıkıntılı olduğunu bilir, kopuşları tolere eder, insanlar arasında her olayı, her duyguyu tanır. Anders ise sanki bunu hiç öğrenememiş biri gibi konuşuyor. Bir ilişkinin yavaş yavaş çözülmesini, insanların hayat içinde birbirinden uzaklaşmasını, yakınlığın kalıcı olmamasını doğal kabul edemiyor. Bu yüzden her kaybı nihai bir terk ediliş gibi yaşıyor. Belki de bağımlılığın kendisi burada başlıyor. İnsan bağını sürdüremeyen birinin, yerine daha öngörülebilir, daha kesin, cevabı anında gelen başka bir bağ kurması, oldukça anlaşılabilir bir durum. Madde tam da bu yüzden tehlikeli bir sadakat sunuyor ona ve üstelik insanlar gibi karmaşık değil, beklemiyor, kırılmıyor, açıklama istemiyor. Anders’in bağımlılığı bu açıdan bakınca hayattan kaçış değil, kuramadığı ilişkinin yerine koyduğu yapay bir temas biçimi gibi duruyor.

Geçmişe Dair Aidiyetler

Mirjam’ın doğum günü partisine gitmesi de filmin en acı verici bölümlerinden biri çünkü Anders burada aslında geçmişin hâlâ kapısını açıp açmadığını yokluyor. O eve girdiği anda ortamın enerjisiyle kendi iç ritmi arasındaki fark hemen hissediliyor. İçeride hiç bilmediği insanlar var, o insanlar genç, rahat, hafif, birbirine temas etmeyi bilen bir akış içindeyken Anders sanki aynı evde ama başka bir zamandan gelmiş gibi duruyor. Mirjam’ın “Evde memeleri diri genç kızlar var.” diye kurduğu cümle, partinin rahat ve hafif alaycı tonuna ait, Anders’in buna “Senin memelerinin de hâlâ öyle olduğuna eminim” diye karşılık vermesi ise dışarıdan espri gibi görünse de aslında eski samimiyetin kodlarını yeniden çağırma çabası. Mirjam’ın “Sen görmeyeli uzun zaman oldu” cevabı, aralarındaki mesafenin sadece zamansal değil duygusal olarak da kapanmış olduğunu hatırlatıyor. Anders’in bunu yine şakayla kapatmaya çalışması (bu konuda uzman olduğunu söylemesi)  aslında eski yakınlığı mizah üzerinden geri çağırma refleksi. Ama Mirjam hafifçe yaklaştığında onu öpmesi ve kadının istemediğini belli ederek geri çekilmesi, filmin çok net söylediği bir şeyi görünür kılıyor. Anders hâlâ eski sıcaklığın jestlerini biliyor ama artık o jestlerin karşılığı yok. Bu yüzden burada reddedilen yalnızca fiziksel bir yakınlık değil, geçmişte mümkün olmuş bir aidiyetin bugünde tekrar kurulamaması.

Bu kırılmadan hemen sonra eski sevgilisini araması da tesadüf değil. Çünkü Anders her duygusal çarpışmadan sonra bir önceki hayata dönebileceği son kapıyı yokluyor. Telefonda ona özlediğini söylemesi, yeniden deneyebileceklerini ima etmesi, ses tonundaki kırılganlık… Bunlar büyük bir aşk ilanından çok, bir yerde hâlâ tanınıyor olduğuna ve o tanınırlığına rağmen her türlü kabul görmesine dair umudun karşılığı gibi. Ama telefonun kapalı olması, filmin dünyasında cevabın yine ertelenmesi demek. Sesli mesaja bıraktığı o cümleler eski sevgiliye değil, biraz da kendi kulağına söyleniyor. Sanki kendi varlığını bir başkasının hafızasında doğrulatmak ister gibi konuşuyor. Cevap alamayınca partiden para çalması ve torbacısına gitmesi ise çoğu bağımlılık anlatısındaki gibi ani bir çöküşten çok, kapanan her insani temasın ardından eski, garantili ilişkiye dönmek gibi karşılık buluyor. Çünkü madde, insanlardan alamadığı kabulü -en azından pazarlık yapmadan- veriyor.  Joachim Trier burada çok sert ama çok dürüst bir şey gösteriyor. Anders’in uyuşturucuya döndüğü o an, hayattan vazgeçme kararının başlangıcı değil tam tersine, reddedilmiş temaslardan sonra kendini yeniden hissedebilmek için bulduğu en eski yöntem. Beynin klasik çalışma yöntemi. Bu yüzden o sahne bir düşüş kadar, yanlış adrese yönelmiş son tutunma refleksi gibi gözüküyor.

Partide içkiye dönmesi de çoğu zaman yanlış okunuyor. Çünkü aslında bu bir teslimiyet kadar, etrafındaki insanlarla aynı dili konuşabilme, onlar gibi olabilme çabasıdır. İnsanların konuştuğu, güldüğü, birbirini tanıdığı bir yerde ayık kalmak Anders için sadece fiziksel değil varoluşsal bir dışarıda kalma hali yaratıyor. İçkiyi seçmesi, yeniden düşmekle ilgili olduğu kadar hayata yeniden karışmak isteğiyle ilgili. Fakat film burada çok acımasız oluyor. Çünkü Anders’in eski refleksleri hâlâ çalışıyor ama dünya artık o refleksleri taşıyacak kadar genç değil. Bu yüzden aynı partide hem geçmişe dönebiliyor hem de geçmişin artık onu kabul etmediğini görüyor.

Kendisinden daha genç olan güzel kızla bisikletle dolaştığı o sahne ise filmin, hatta sinema tarihinin en akılda kalıcı anlarından biri. Özellikle yeni tanıştığı genç kıza bisikletin üzerinde sarıldığı an, dışarıdan bakıldığında geçici bir yakınlık gibi durabilir. Ancak o sarılma romantik bir jestten çok daha derin bir boşluğu ele veriyor. Anders orada bir bedene değil, bir ihtimale tutunuyor. Kendisinden daha genç, hayatı henüz ağırlaşmamış birine yaklaşırken aslında kaybettiği zamana dokunmaya çalışıyor. O kızın temsil ettiği şey gençlikten ya da güzellikten çok henüz bozulmamış aidiyet hissidir. Anders’in sarılması, bir yere ait olabilme isteğinin ve bir yere ait olabilirdim duygusunun bedensel dışavurumu gibidir. Çünkü film boyunca onun en büyük sorunu yalnızlık değil, artık hiçbir yere doğal biçimde ait hissedememektir.

Genç kızın gece sonunda üzerini çıkarıp havuza girmesi ve Anders’e dönüp çok doğal bir biçimde “gelsene” demesi, filmin en sessiz ama en kesin kırılma anlarından biri gibi duruyor. Çünkü bu davet yalnızca fiziksel bir yakınlık ya da geceye devam etme teklifi değil, Anders’in gün boyunca karşısına çıkan bütün küçük yaşama ihtimallerinin en açık, en doğrudan hali. Daha önce kafelerde insanların sesine tutunmuştu, eski dostlukları yoklamıştı, geçmiş ilişkilerin kapısını çalmıştı, aile bağlarına yaklaşmaya çalışmıştı ama burada ise hayat ilk kez ona hiçbir geçmiş yük taşımayan, açıklama istemeyen, yalnızca o ana ait bir ihtimal sunuyor. Genç kızın varlığı biraz da Anders’in kaybettiği ama aradığı zamana da benziyor: Hafif, henüz ağırlaşmamış, yarını düşünmeyen bir enerji. Ama Anders’in buna karşılık verememesi, yalnızca yorgunluk ya da isteksizlik değil, aynı zamanda artık o eşikten içeri giremeyeceğini bilmesi demek. Yüzündeki o acı çekerek var olan tebessüm, karşısındaki kıza değil biraz da kendisine yönelmiş gibi aslında. Anders kızın havuza gelme teklifiyle, hayatın çağrısını duyuyor ama cevap verecek iç kuvvetin kalmadığını anlıyor. Çünkü havuza girmek burada neredeyse sembolik bir yeniden doğum ihtimali taşıyor, suya girmek, bedenini oraya bırakmak, o anın parçası olmak demek. Anders bunu reddettiğinde aslında ilk kez hayatın sunduğu yeni ve lekesiz bir ihtimali tamamen geri çeviriyor. Bu yüzden Anders’in güzel kıza o bakışı, filmin önceki sahnelerindeki tutunma çabalarından farklı olarak artık denemekten vazgeçmiş birinin bakışı oluyor. İntihar fikri film boyunca gölgede dolaşıyor olsa da burada ilk kez zihinsel olarak kesinleşiyor. Çünkü Anders o anda artık tutunamadığını değil, tutunmak için gerekli arzunun da artık içinden çekildiğini fark ediyor.

Filmin sonlarına doğru çocukluk evine gidişi de bir kapanıştan çok, son aidiyet adresine dönüşü temsil ediliyor. Ev satılıyor, odalar boşalıyor, eşyalar çekiliyor, yani sadece bir mekân değil, geçmişin fiziksel zemini de ortadan kalkıyor. Anders’in o evde dolaşması, çocukluk anılarını değil de en son nerede kendisini bir bütün olarak hissettiğini araması gibi okunabilir.

Son Kez Tutunmaya Çalışmak

İntihardan hemen önce piyano başına oturmasıysa Anders’in gün boyunca dağılan zihninin son kez bir düzen arayışı kurması gibi görünebilir. Film boyunca neredeyse her temas yarım kalmış, her konuşma eksik bırakılmış, her ihtimal ya ertelenmiş ya da boşa düşmüştür ancak piyano ise ilk kez belirli bir yapıya, belirli notalara, belirli bir sıraya sahip bir alan açar ona. Psikolojik olarak müziğe dönmek çoğu zaman kelimelerin artık yetmediği yerde, kişinin kendini dil öncesi bir hafızaya çekmesidir. Anders’in piyano çalması da işte biraz buna benziyor. Çocukluk, eğitim, eski hayat, henüz parçalanmamış bir benlik duygusu… Parmakların tuşlara dokunuşunda, gün boyunca hiçbir ilişkide kuramadığı iç bütünlüğü birkaç saniyeliğine yeniden üretmeye çalışıyor. Bu yüzden o an bir sanat gösterisi olmaktan öte, zihnin son kez kendi içine ritim verme çabası. Kontrolünü kaybetmiş bir hayatın sonunda, en azından birkaç notanın birbirini izlemesini sağlamak. Eski sevgilisinin fotoğrafına bakması da aynı çizginin duygusal devamı gibi duruyor. Çünkü gün boyunca birçok insana temas etmiş olsa da Anders’in zihni sürekli geçmişte gerçekten ait hissettiği bir ana geri dönüyor. Fotoğrafa bakmak, bir insanı özlemekten biraz daha fazlası olarak kendisinin bir zamanlar var olmuş versiyonuna bakmak anlamını taşıyor. O fotoğrafta yalnızca sevdiği bir kadın değil, onun yanında henüz tamamen kopmamış bir Anders de var. Bu yüzden bakışında romantik özlem kadar, artık geri dönmeyeceğini bilmenin soğukluğu da hissediliyor. Gün boyunca eski sevgilisini araması, mesaj bırakması, tekrar deneyebiliriz demesi aslında bu fotoğrafın içindeki hayata son kez ulaşma arzusuydu, cevap gelmeyince baktığı o fotoğraf artık yalnızca geçmişin kapanmış yüzeyi olarak kalıyor.

Ardından gelen intihar sahnesi filmin dramatik zirvesi olmaktan özellikle kaçınıyor. Joachim Trier bunu büyük bir patlama gibi değil, neredeyse dünyanın ritmi bozulmadan gerçekleşen bir eksilme olarak kuruyor. Ve hemen sonrasında Anders’in dolaştığı mekânları boş ve sessiz biçimde yeniden görmemiz bu yüzden çok güçlü. Gün boyunca onun varlığıyla anlam kazanan her mekân birden yalnızca nesneye dönüşüyor. Psikolojik olarak bu boşluk, ölümün ardından dünyanın devam etmesinin en sert ifadesi. İnsan ölür gider ama temas ettiği yerler hemen dramatikleşmez, yalnızca sessizleşir. Film burada seyirciye Anders’in yokluğunu açıklamıyor, hissettiriyor; çünkü film boyunca onun nefesiyle, bakışıyla, tereddüdüyle dolu olan mekânlar şimdi hiçbir şey talep etmeyen sıradan yüzeyler hâline geliyor. Bu boş kadrajlar aynı zamanda Anders’in bütün gün aradığı aidiyetin aslında ne kadar kırılgan olduğunu da gösteriyor. İnsan kendini bir yere ait hissetmese bile, yokluğu yine de o mekânlarda bir iz bırakıyor ama o iz ses çıkarmıyor, sadece sessizlik olarak kalıyor. Geçip giden her şey gibi…

Dağılmış gibi gözüken Anders, aslında film boyunca son kez tutunmaya çalıştı. Telefon etmek, eski sevgiliyi aramak, arkadaşla buluşmak, iş görüşmesine gitmek, partiye uğramak, genç insanlarla dolaşmak, sabaha kadar şehirde kalmak… Bunların hepsi küçük, başarısız ama gerçek yaşama hamleleriydi. Anders’i tüketen şey de sahip olduğu ölüm fikri değil, hayata geri dönmenin sandığından çok daha zor olduğunu anlamasıydı. Bir şeylere yeniden tutunmanın, yeniden inanmanın, eskisi gibi olmanın, bir yere ait hissedebilmenin artık mümkün olmadığını görmek, ölüm düşüncesinden bile daha acı vericiydi. Ve bütün bunları yazdıktan sonra aklıma yine aynı şey geldi: Hemen bir sigara içmeliyim.

* Bu yazı, senarist-yönetmen TUNA YÜKSEL tarafından “AYIN KONUK YAZARI” konseptimiz için kaleme alınmıştır.

Yorum bırakın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir