DİJİTAL ÇAĞDA “CANLI” OLANA KAÇIŞ: SİNEMA NEDEN KONSER SALONUNA İNDİ? 

Son zamanlarda büyük şehirlerdeki etkinlikleri gözlemlediğimizde, büyük konser salonlarında sold out olan etkinliklerin vizyondan kalkmış olan filmler olduğunu görebiliriz. Özellikle Titanik, Yüzüklerin Efendisi, Harry Potter ve daha ismini sayabileceğimiz nice film yeniden gösterime girmiş görünüyor. Fakat küçük bir farkla; bu sefer dev perdenin hemen önünde 100 kişilik devasa bir senfoni orkestrası, filmin müziklerini “canlı” çalıyor.

Peki artık dijital platformlarda tek tuşla ulaşabildiğimiz bu filmleri izlemek için hatırı sayılır bilet paralarına rağmen konser salonlarının dolmasının arkasında ne gibi sebepler var? Bu sadece geçmişe duyulan masum bir özlem mi, yoksa işin arkasında başka bir sosyoloji mi var? Kuşkusuz iki seçenek de üstüne düşünülmesi gereken bir olaya işaret ediyor.

İlk bakışta akıllara sinemanın ilk yıllarında projektör gürültüsünü bastırmak için piyanistlerin müzikleriyle filmlere eşlik ettiği sessiz sinema dönemini hatırlatıyor bu format. Konuya bu noktadan baktığımızda geçmişe dönüş mefhumunu düşündürebilir bu durum. Fakat bugünkü “Movies in concert” etkinlikleri, o günün teknik zorunluluklarının çok ötesinde icra ediliyor.

Burada bir eksikliği gidermek değil, var olan deneyimi arşa çıkarmak söz konusu. Orkestra şefinin önündeki monitörden saniyesi saniyesine filmi takip ettiği, “hiper-senkronize” bir etkinlikten söz ediyoruz. Karşımızdaki eser, basit bir sinema deneyimi değil; dijital altyapının insan performansı ile yüksek hassasiyetle harmanlandığı disiplinlerarası bir sahne sanatına dönüşüyor.

Günümüzde hayatını şehirde yaşayan çoğu insan artık biraz “ekran yorgunu”. Toplu taşıma araçlarından, vitrin önlerine, akıllı telefonlardan evlerdeki televizyona kadar birçok alanda görsel bir mesaj yağmuru altında yaşıyor. İnsanlar için ellerindeki kumandayla içerik tüketmek, artık pratik bir eyleme dönüştü. Sosyologların “dijital yorgunluk” adını verdiği ve iliklerimize kadar hissettiğimiz bu his her an kendini ön plana çıkartıyor. İşte tam bu noktada, bu etkinliklerdeki o devasa orkestra devreye giriyor.

İzleyici bu noktada artık pasif kalmak istemiyor. Müzisyenlerin fiziksel performansına bizzat tanıklık etmek, izleyici için eserin icrasına katılma arzusunu temsil ediyor. Dijital yeniden üretimlerin asla ikame edemediği bu “burada ve şimdi” gerçekliği, günümüzün en değerli ve nadir deneyimlerinden birine dönüşüyor. Ve en önemlisi artık insana sadece izlemek ya da maruz kalmak “yetmiyor”.

Bunlar bir kenara işin bir de ekonomi-politik tarafı var. İnsanlar, beğenip beğenmeyeceklerini bilmedikleri yeni bir filme gitmektense; kalitesinden emin oldukları, çocukluk kahramanlarıyla dolu “garanti” bir deneyime yatırım yapmayı tercih ediyor. Bu noktada Yüzüklerin Efendisi biletlerinin aylar öncesinden tükenmesi tesadüf değil. Bu filmleri orkestra eşliğinde izlemek, bir nevi “kültürel hac” yolculuğuna dönüştü. Salondaki binlerce kişiyle aynı anda ağlamak, aynı anda coşmak kolektif coşkuyu damarlarımızda hissetmemizi sağlıyor.

Bu trend geçici bir heves değil gibi de görünüyor. Geçtiğimiz senelerde başlayan bu etkinlikler artmaya da devam ediyor.  La La Land ile cazı, Titanic ile romantizmi yeniden keşfediyoruz. Hatta kim bilir, belki yakın gelecekte bu filmlerin sayısı daha da artacak belki de filmler üretim aşamasında bu gözetilerek üretilecek.

Sonuç olarak; evet, biraz nostalji yapıyoruz. Ama asıl aradığımız geçmiş değil. Biz, dijitalleşen dünyada kaybettiğimiz o “gerçeklik” hissini, bir orkestranın notalarında yeniden bulmaya çalışıyoruz. Ve bu büyü farklı alanlarda farklı biçimlerle karşımıza çıkmaya devam edecek gibi görünüyor.

Diğer Yazılar: Furkan Aşkın
Kuzeyden Gelen Işık; Dogma 95
Avrupa sinemasına baktığımızda son yüzyılda farklı atılımlarda bulunuldu. Özellikle İtalyan yeni gerçekçiliği...
Devamını Okuyun
Yorum bırakın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir