BİR MUĞLAKLIK OLARAK “KURTULUŞ”

“Tepenin Ardı”, “Abluka”, “Kız Kardeşler” ve “Kurak Günler” filmlerinin yönetmeni Emin Alper’in yeni filmi “Kurtuluş”, dünya prömiyerini yaptığı 76. Berlin Film Festivali’nde Gümüş Ayı Ödülünü kazandı ve yurt içi festivalleri pas geçerek vizyondaki yerini aldı.

Caner Cindoruk, Berkay Ateş, Feyyaz Duman, Naz Göktan, Özlem Taş, Eren Demir, Selim Akgül, Hichi Demi, Aram Dildar ve Nazmi Karaman’ın oyuncu kadrosunda yer aldığı film, korucu Hazeran aşireti ile yıllar önce köylerini terk etmek zorunda kalan Bezari aşireti arasında geçen toprak çatışmasına mülkiyet ve din odaklı bir perspektiften bakıyor.

Emin Alper, “Kurtuluş”ta 4 Mayıs 2009’da gerçekleşen Bilge köyü katliamı ya da Mardin nişan töreni katliamı olarak bilinen, Mardin Mazıdağı ilçesine bağlı Bilge Köyü’nde yaşanan ve aynı aileden en az 44 kişinin maskeli saldırganlar tarafından el bombaları ve otomatik silahlarla katledildiği geceden esinlenerek, bir korucu hikâyesi anlatıyor.

Filmler onu üretenler açısından, çekildiği ve kurgusu tamamladığı anda bitmiyor elbette; bilakis seyirciyle buluştuğu andan itibaren asıl yolculuğuna başlıyor. “Kurtuluş”, daha vizyona girmeden Berlin Film Festivali’ne katılması sebebiyle bir sansasyon yaratmış; Emin Alper festivali boykot etmediği için eleştirilmişti. Tabii bunun aksine orada bulunmasını soykırımı duyurmak adına fırsat olarak görenler de vardı. Festivalden Gümüş Ayı kazanan Alper’in ödül gecesindeki konuşması da kimi gruplar tarafından eleştiri oklarının hedefi oldu. Alper, Gazze’den İran’a, Rojava’dan Türkiye’deki hapishanelerde delilsiz ve keyfi şekilde tutsak edilen siyasi rehinelere uzanan “Yalnız değilsiniz” mesajı/desteği yolladı. Festival bitti, filmin basın gösterimi yapıldı, 6 Mart’ta vizyon yolculuğu başladı ve hakkındaki tartışmalar da bir alev topu misali büyüdü; büyümeye de devam ediyor. Belli ki “Kurtuluş” üzerine çok şey söylenecek ve yazılacak…  

Elbette bir film üzerine farklı perspektiflerden tartışma alanları açmak/açabilmek kıymetli. Bu, sinemacıyı da sevindiren bir şey olsa gerek ancak ortaya çıkan eseri yönetmenin sineması, niyeti ve yorumundan azade değerlendirmek; salt nesnel bakış açısıyla şekillenmiş ya da A’dan Z’ye tarihsel gerçekliklerle bezeli documentary bir anlatı beklemek de haksızlık olur. Bu anlamda sinemacıların, özellikle -ve kuşkusuz politik sinema yapan sinemacıların işi hem zor, hem riskli.

Düşman ve Toplumsal Paranoya

Emin Alper‘in sinemasında bir düşman etrafında kurulan toplumsal paranoya, ana tema olarak kendine yer bulur.

İlk filmi “Tepenin Ardı”nda düşman, görünmeyen ötekiydi. Buradaki öteki (yabancı / dışarıda olan), Yörükler’di. Film boyunca bu tehdit unsuru hiç görünmüyordu ama karakterlerin zihninde büyüyor; korku, dışarıda değil içeride üretiliyordu.

“Kurak Günler”de düşman görünen ötekiydi. Buradaki öteki (yabancı / dışarıdan gelen) ilçeye yeni atanan genç bir savcıydı. Filmin taşra siyaseti, erkeklik, linç kültürü ve medya manipülasyonundan mütevellit bir politik çerçevesi vardı. Korku unsuru, taşradaki politik iktidar ilişkileri üzerine kurulmuştu.

“Kurtuluş”ta ise düşman görünen ama öteki değil, bizzat aynı coğrafyanın insanı. Kürt coğrafyasındaki iki aşiret üzerinden mülkiyet temelli iktidar meselesini deşen Alper, aslında bir yanıyla evrensel bir hikâye anlatıyor.

Bir filmde kadraj içerisinde kalanlar kadar, kadraj dışında kalanlar; ‘ne anlatıldığı’ kadar, ‘neyin anlatılmadığı’ da önem arz eder.

“Tepenin Ardı”nda düşman, bilinçli bir şekilde kadraj dışında bırakılıp alegorik bir anlatı kurulmuştu ki film için doğru reji buydu. Benzer kadraj dışılık “Kurtuluş” filmi için de dile getirildi. Sorunun kendisinin (devletin) kadraj dışında bırakıldığı, silik betimlendiği ve sonuç olan koruculuğun, sebep olarak gösterildiğine değinildi. 

Temsilin Politikası

“Kurtuluş”a getirilen ilk ve en yoğun eleştirel tepki temsiliyet bağlamında oldu. Birincisi Kürt temsili, ikincisi ise devlet temsili üzerine. Film, Kürt sorununu ya da ona getireceği çözüm alternatiflerini anlatmıyor. Bunu net olarak görmemiz gerek, filmin de böyle bir iddiası yok. Ancak Kürt sorununun bir sonucu olan koruculuk sistemini merkezine alıyor.

Film, Mardin’de bir köyde çekilmiş. Karakterleri hem Kürtçe hem Türkçe konuşuyor. Yani bu, hikâyenin orada yaşan Türkler’in ya da Araplar’ın hikâyesi olmadığını zaten açıkça belli ediyor. Ve bu hikâye, bu coğrafyanın politik bağlamını biraz sınırlı bir biçimde ele alıyor ya da almak durumunda kalıyor diyebiliriz. Kürtlük, açık bir politik kimlik olarak değil, bir atmosfer unsuru olarak karşımızda zuhur ediyor. Zaten karakterler de bu kimliği öne çıkaran değil; “vatanımız, devletimiz” repliklerini birkaç kez tekrar ederek aidiyetlerine dair vurguyu yapıyorlar. Kürt coğrafyası, reelde ve sinemamızda tarihsel ve politik bağlamı yok sayılarak bir “şiddet coğrafyası”, “şiddet mekânı” olarak düşünülür, tasvir edilir. Emin Alper de Kürt seyirci tarafından, filmde bu tarihsel ve politik bağlamı anlatıdan arındırdığı ve politik gerçekliği eksik yansıttığı gerekçesiyle eleştiriliyor.

Bence burada Emin Alper, seyircisine fazla güvenmekle hata ediyor. Politik sinema yapan bir yönetmen olarak izleyicisinin de politik bilgisinin ve bilincinin olayların aslını astarını zaten bilen hakimiyetine sırtını yaslıyor ve kendi politik duruşunun niyetinden adı ile münhasır bir eminlik kuruyor. Ben de bunu onun niyetini sorgulayan bir noktadan yazmıyorum, şüphe de etmiyorum zaten; Solcu Türk bir yönetmen olarak, Kürt coğrafyasında geçen bir hikâyeyi anlatırken kimilerince “üstenci” ya da “Batılı bakış” olarak görülebilecek yorumunu, temsil edilen kitlenin hassasiyetlerini öncelemeden ortaya koyuyor olabileceğinin altını çiziyorum. “Kadın hikâyelerini erkek yönetmenler de anlatsın.” diyen biri olarak, Kürt hikâyelerinin bir Türk yönetmen tarafından anlatılmasını da kıymetli buluyorum. Alper de eleştiri bombardımanına tutulacağı ön kabulüyle bu yola çıkmış olmalı. Kaldı ki Kürt seyircisi hem çok hassas hem gerçekten bilinçli.

Türkiye Sineması’nda Kürtler’in yaşadığı coğrafyada çekilen birçok yapımda Kürtçe’nin görünmez kılındığını biliyoruz. 3. Amed Film Festivali sonrasında kaleme aldığım değerlendirme yazımı okuyanlar hatırlayacaktır; yurt içi film festivallerini olabildiğince takip etmeye çalışan bir sinema yazarı olarak, son dönemde katıldığım Adana ve Antalya Film Festivalleri‘nde Kürt sinemacıların üretimlerinin ya da dili Kürtçe olan yapımların seçkiye çok dahil edilmediğini, bu şekilde gerek festivallerde gerek dijital platformlarda -gizli ya da açık- bir sansürün varlığını dile getirmiş, akabinde Kürt sinemacıların kendilerine de iğneyi batıran bir gerçekliğe değinmiştim:

Son dönemde tematik olarak “Tatlı Kürt Filmleri” yaratılma gayreti var; “Hemme’nin Öldüğü Günlerden Biri”, “Uçan Köfteci” gibi… Yörenin sorunlarına değinmeden, etliye sütlüye karışmadan, Kürtçe konuşmadan…

Kürt coğrafyasında, Kürt karakterlerle çekilen filmlerde ne gariptir ki Kürtçe replikler yer almıyor. Ve yine ne gariptir ki her iki filmin yönetmeni de bunun gerekçesi olarak aynı bahaneye sığınıyor: Kürtçe bilmiyorum / Kürtçe’ye hakim değilim. Peki, danışmanlar ya da uzmanlar ne için var?

Elbette bir sinemacı kendisini, bildiği ve hakim olduğu dilde en iyi şekilde ifade eder ancak, o bölgenin insanı olarak, beraber büyüdüğü ve kulağının aşina olduğu ana dilini hikâyenin alan açtığı, “istediği”, “gerekli kıldığı” ve izin verdiği bazı sahnelerde (en azından sokaktaki komşuyla / esnafla / müşteriyle…) kullanmaktan neden imtina ettiklerini anlayamıyor; yıllardır devletin uyguladığı sansürü, otosansür olarak sürdürmelerini de garipsiyorum.

Bu açıdan baktığımızda bu dili görünmez kılmak istemeyen bir Türk yönetmen tavrı takdir edilesi.

Toprak Sahibinin Mi, Ekip Biçenin Mi?

“Kurtuluş”, iki gerilla cenazesinin bir pikap kasasına yüklendiği gece planıyla başlıyor. Operasyondan dönen jandarma ve Hazeran korucuları, köyün Şıh’ı / Şeyh’i Ferit (Feyyaz Duman) ve köylüler tarafından gururla karşılanıyor. Hazeran aşireti mensuplarının çatışmanın yoğun olduğu dönemde köylerinde kalıp, korucu olmayı seçtiklerini; Bezari aşireti mensuplarının ise korucu olmayı reddedip evlerini, topraklarını geride bırakıp ilçeye göç ettiklerini ve orada ticareti öğrenip görece varlıklı olduklarını öğreniyoruz. Ne zamanki çatışmalar 2009’daki çözüm süreciyle duruluyor, Bezariler de topraklarına dönmeye başlıyor. Bezarilerin yokluğunda onların malına, mülküne konan; topraklarını, su getirerek kıymetli kılan, ekip-biçen Hazeranlar, bu durumdan rahatsız olmaya başlıyor. Öyle ya yurtlarında kalıp o topraklar uğruna kan döken, su getirip onu ekip biçen Hazeranlar’dı; Bezariler “vatan haini”ydi. Peki bu topraklar şimdi kimin hakkıydı? Ekip biçenin mi, tapusunu elinde bulunduranın mı?

İki aşiret arasındaki kadim husumetin yarattığı gerilim, kuşaklar boyunca taşınan bir düşmanlık ve bir coğrafyanın yarattığı sıkışmışlık hissi gün be gün büyümeye devam eder.

Mesut (Caner Cindoruk)

Hemen her gece toplanılan köy dergahında Şıh Ferit (Feyyaz Duman), dini lider olmanın vasfıyla bu gerilimin tansiyonunu düşürmek adına daha ılımlı konuşmalar yaparken, abisi Mesut (Caner Cindoruk), meselenin şiddet yoluyla halledilmesinden yana tavır koyar. Komşusu ve arkadaşı Yılmaz’ın (Berkay Ateş) kışkırtan söylemleri de Mesut’un öfkesini harlamaktadır. Dergâh, ilahi ve manevi bir huzurun vuku bulunduğu bir alan olmaktan uzaklaşarak, seslerin yükseldiği, toprakların geri verilmesi durumunda köylünün hayatına nasıl devam edeceği, ne yiyip ne içeceği gibi yaşamsal ve dünyevi tartışmaların yapıldığı köy kahvesine dönüşmeye başlar. Mesut, Ferit’in pasif tavrının, uğruna “şehit” verdikleri bu toprakları asıl sahiplerinin gelip ellerinden almaya sebep olacağına dair kendince ikna olmuştur. Artık bundan sonraki işi, köylüyü ikna etmektir.

Bir Katliama İkna Olmak

“Kurtuluş”u salt bir aşiret hikâyesi olarak okumak eksik yorum olur. Yönetmenin sinemasına baktığımızda korkunun, yalnızca bireysel bir duygu olarak değil, toplumsal bir yapı olarak da nasıl üretildiğine dair sorgulandığını görürüz. Korku, güvensizlik ve toplumsal paranoyanın bireyselden kolektif bir gerilime nasıl dönüşebildiğini; aynı zamanda nasıl kalıcı bir düzen kurabildiğini gösteriyor film. Gerçi bunun idraki için tarihsel ya da güncel katliamları anımsamak kâfi; kaldı ki filmi izlerken Nazi Almanya’sını da İsrail soykırımlarını da (Gazze, İran), her konuda güncelliğini koruyan linç eylemlerini ve nefret söylemlerini de bir bir zihninizden geçiriyorsunuz.

Bir kişi, bir grubu; bir grup başka bir grubu yok etme üzerine ikna edebiliyor. Yazarken çok kolay olan bu kelimelerin eylemsel hali çok ürkütücü elbette. Toplumsal motivasyonun ve ikna yolunun temel belirleyicileri de din, ırk, vatan, mülkiyet, erkeklik söylemleri üzerinden inşa ediliyor hep. Dünyanın her yerinde!

Mesut, vaktiyle Bezari aşiretinin önderi Halil’in evinde çalışmış ve onunla evlenilmesine iyi gözle bakılmayan Gülsüm’le (Özlem Taş) evlenmiştir. Bu evliliğin, aslında Şıh olma sırası kendisindeyken kardeşi Ferit’e verilmesine sebep olması; hamile olan karısı Gülsüm’e karşı hem kızgınlık hem de -söylentiler sebebiyle- kuşku tohumlarının ekilmesine yol açar. Doktor kontrolüne gittiklerinde ikiz çocuklarının olacağını öğrenmesi Mesut’un paranoyasını büyütür. Çünkü Hazeranlar’da o güne dek ikiz çocuk sahibi olan bir çift yoktur, Bezariler’in ikizleri vardır ve dedesi Şıh Kamil de vaktiyle “Her kimin ikiz bebekleri olur; biri Allah’ın, biri Şeytan’ın çocuğudur.” diye buyurmuştur.

Bir gece rüyasına giren Kamil Dedesinin “Size yeni bir rehber lazım” dediğini söyleyen Mesut, gördüğü rüyaları etkileyici ve buyurgan bir söylemle anlattığı köylünün desteğini de garantileyerek Şıh’lığı kardeşinden alır.   

Adım Adım Karanlığa: “Hepimiz aynı rüyayı göreceğiz”

Filmin en önemli unsurlarından birini de Mesut’un gördüğü uhrevi rüyalar oluşturuyor. Dedesinin onu yönlendiren ve geleceğe dair işaret olarak baz aldığı söylemlerini gördüğü rüyaları müritleriyle paylaşan Mesut, Şıh olmanın da getirdiği güçle kutsal kimliğine kutsallık ve mistik bir yan da ekler. Rüyalar da tıpkı bireyselden topluma sirayet eden ikna işlevi gibi bireyselden kolektif hale bürünür. Filmin tanıtımında da yer alan “Hepimiz aynı rüyayı göreceğiz” cümlesi Mesut’un dillendirdiği ve gerçekleşen kehaneti olur. O karanlık gece öncesi hepsi aynı rüyayı görür.

Tarikat yapılanmasını, dinin araçsallaştırılması ve günlük yaşamdaki pratiği bakımından din olgusunun hakimiyetini resmeden Alper, devlet-din-kurumlar arasındaki sarsılmaz bağın portresini açıkça çiziyor.

Kürt temsiliyetini sorgularken bu gerçeklikten kopuk yapılan yorumlar şaşkınlık yaratıcı. Jandarmanın rolünü yeterince aktif çizmemiş olabilir ama “Filmde devlet yoktu” demek haksızlık. Hizbullah gibi dini bir örgütün kimlerce, nerede ve nasıl yapılandırıldığını ya da AKP’ye oy veren Kürtler’in bu motivasyonu hangi temel üzerine kurduklarını bilmemek, ancak ve ancak bu ülkede yaşamamakla, ülke meselelerine kör-sağır-dilsiz olmakla açıklanabilir belki.

Asimile edilmiş, devletin silahıyla kuşanıp kendine koruma zırhı yaratmış ve belki kardeşini, belki komşusunu, akrabasını öldürmüş olan bu kitle, korucu olmayı kabul etmekle zaten bölgede devletin temsili olmayı da kabul etmiştir. Şıh denilen dini figür, jandarma komutanının Ferit’e “Burada muhatabım sensin, ben seni bilir seni tanırım” söyleminde olduğu gibi devletin tek muhatabı olarak orada bulunuyor.  

Emin Alper’in hikâyeyi yerel-politik bağlamdan ziyade daha “evrensel” bir trajedi olarak ele almak istediğinin farkındayım. Ancak maalesef Kürt meselesi, bu kadar kolay evrenselleştirilebilecek bir mesele değil. Hele ki merkeze dinci, korucu bir aşireti koyuyorsanız. Belki de bu katliam trajedisini Bilge Köyü’nde yaşananlar üzerinden ele almamalıydı da daha kurmaca bir senaryo yaratmalıydı.

Bir Kurtuluş Mümkün Mü?

“Kurtuluş”un diğer bir güçlü ögesi mekân kullanımı. Mekânı politik bir karakter olarak resmeden Alper, bu geleneği “Kurtuluşta da sürdürüyor. Filmdeki coğrafya yalnızca bir arka plan değil, çatışmayı yeniden üreten bir yapı yine. Hikâyenin gerilimi yalnızca sahneler vesilesiyle değil, mekânın kendisiyle de hissettiriliyor izleyiciye. Alper, gerilim / korku filmlerine taş çıkartan bir reji ortaya koymuş. Gece çekiminde ürkütücü bir duygu veren labirentimsi dar sokaklar, merdivenler, taş evler, sürekli gözetlenme hissi yaratan kadrajlar, sık kullanılan zoom-in resimler… Filmin görüntü yönetmenleri Ahmet Sesigürgil ile Barış Aygen, teknik açıdan güçlü ve etkileyici bir atmosfer kurmayı başarmışlar.

“Kurak Günler”deki sürekli ve manipülatif müziğin aksine “Kurtuluş”taki adım adım yükselen gerilimle paralel giden, atmosferi besleyen müziği gayet başarılı buldum. Burada da Christiaan Verbeek ismini es geçmeyeyim.

Oyuncu kadrosunda yer alan her bir ismin performansı çok iyi ancak şunu demeden edemeyeceğim: Diğerleri bir yana, Caner Cindoruk bir yana.

“Kurtuluş”, bir aşiret hikâyesi anlatıyor gibi görünse de aslında Türkiye’nin kolektif hafızasına dair daha geniş bir soruyu da ortaya atıyor. Büyük bir tartışma alanı yaratırken bir yandan da risk alıyor. Kurtuluş, kurtuluşun kendisinin bile ne kadar muğlak olduğuna vurgu yapması bakımından seçilmiş bir isim sanki. Sahiden, geçmişin şiddeti geride kalabilir mi? Bir kurtuluş mümkün mü?

Yorum bırakın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir