1970’ler Amerikan Sineması’nın tanımlayıcı filmlerinden biri kabul edilen Dog Day Afternoon (Köpeklerin Günü, 1975) gösterime girdiği zaman sadece seyirciyi değil, film eleştirmenlerini de ikiye bölmüştü. New York dergisinden John Simon, Rolling Stone’dan John Landau, Village Voice’dan Andrew Sarris ve New York Post’tan Frank Rich gibi etkili eleştirmenler bir hayli olumsuz kritikler kaleme almışlardı. Bunun başlıca nedeni, filmin beklentileri boşa çıkaran biçim ve içerik tercihleriydi.
Köpeklerin Günü, 22 Ağustos 1972’de gerçekleşen bir banka soygun girişimini ve onu takip eden rehine operasyonunu esas alıyordu. Gerçekten yaşanmış bir olaydan uyarlandığı için nelerin yaşanacağına dair seyircide önceden bir miktar beklenti oluşturması doğaldır. Sinemaya gidenlerin çoğu haberlerden veya senaryonun uyarlandığı The Boys in the Bank adlı o meşhur makaleden soygun girişimini öğrenmişti, duymamış olanlar da Al Pacino’nun yeni filmi (Baba 2’den sonraki ilk filmi) geliyor diye biraz araştırdıkları için hikâyeyi önceden kabaca biliyordu, Sidney Lumet de iyi bilinen bir yönetmendi ama bilmedikleri şey, Lumet’in bu film için tercih ettiği natüralist tarz oldu.
Lumet filme Brooklyn’den alınan çeşitli görüntülerle başlar. Gündelik hayatı gösteren belgeselvari ânlardır bunlar; sokaklar, caddeler, iş yerleri, pazar yeri, çöp kamyonları, çeşitli vasıtalar, sıkışan trafik, evler, binalar, parklar, bir yere gitmekte olan insanlar, bir yerde dikelmekte olan insanlar ama Lumet araya çaktırmadan filmdeki karakterleri de eklemiştir (Sonny’nin eski eşi ve çocukları). Fonda Elton John’un Amoreena’sı çalmaktadır. Derken bir arabaya yakınlaşır kamera, arabada üç kişi vardır. O belgeseli andıran görüntüden kurmaca dünyaya geçiş yapıldığı ilk başta anlaşılmaz, Lumet bağlantıyı Amoreena ile kurar, şarkı o arabadaki radyoda çalmaktadır. Bu, film boyunca duyacağımız tek parçadır. Üç kişi arabadan iner, bankaya girer ve soygun başlar. Lumet film boyunca belgesel dokusunu korur ve bir daha müzik kullanmaz.
Sidney Lumet üç hafta süren provaların daha ilk günlerinde daha gerçekçi bir ton yakalamak için oyuncularından kendileri olmalarını istedi, doğal bir etkileşim yaratmak istiyordu. Sette kendi kıyafetlerini giymelerini, kendi jest ve mimikleriyle olabildiğince doğal hareket etmelerini talep etti. Provaların üçüncü gününde aktörlerden biri “Peki, kendi cümlelerimizi kullanabiliyor muyuz?” diye cüretkâr bir soru sordu, Lumet sinemasında o güne dek doğaçlama yapma fırsatı tanınan olmamıştı. Lumet doğaçlamadan nefret ederdi, çekim senaryosuna inanılmaz sadık kalan yönetmenlerdendi ve sette hiçbir sürprizden hoşlanmazdı (hatta provalar sırasında karakterlerin nerede duracağını işaretler, kamera konumunu tespit eder, storyboard’lar için perdeleme/bloklama dahil her şeyi önceden belirleyip sette harfiyen uygulardı) ama kariyeri boyunca ilk kez oyuncuların doğaçlama yapmalarının anlatacağı hikâyenin özüne uygun düştüğüne inanarak sorulan soruyu “Evet” şeklinde yanıtladı. Ama sonra çok ilginç bir şey yaptı, prova mekânına kayıt cihazları getirtip sesçisine okuma provalarını kayda aldırdı. Akşam bu kayıtları Sidney Lumet, Frank Pierson ve Martin Bregman dinleyip kâğıda döküyor, en uygun doğaçlamalar çekim senaryosu (shooting script / final draft) hâline getiriliyordu. Sidney Lumet, Making Movies adlı kitabında filmin %60’ının provalardaki doğaçlamalardan ortaya çıkan repliklerden oluştuğunu belirtir: Lumet sinemasında bir ilk ve de son. İşin ilginci, senarist Frank Pierson tek Oscar’ını bu filmin senaryosuyla kazanacaktır.

Provalardaki doğaçlamalarla şekillenen çekim senaryosu, Köpeklerin Günü’nü o güne kadar çekilmiş en sıra dışı banka soygunu filmine dönüştürür, hikâye sürprizlerle doludur. Bankayı soymaya karar veren üç kişiden biri soygun başladığında içine kötü bir his doğduğu için vazgeçer, sonra kalan iki soyguncu banka şubesinde dişe dokunur bir para olmadığını öğrenirler. Kısa bir süre sonra sayısız polis şubeyi kuşatır, çok geçmeden ortalık medya sirkine döner. 250 polis, çok sayıda FBI memuru ve helikopterler olay yerine intikal etmiştir. Soyulmakta olan bankayı izlemeye gelenler, çeşitli protesto ve destek gruplarıyla olay çığırından çıkar. Soyguncular rehin aldıkları banka çalışanlarını kullanıp amaçlarına ulaşmak isterler.
Genelde “Ters Giden Soygun Filmleri”, yaşanan ilk büyük aksilikten itibaren çok daha ilginç hâle gelir, bu da genelde ikinci perdede yaşanır ama Köpeklerin Günü bankadaki daha ilk sahnede (7. dakika) seyircisine ilk şoku yaşatır. Soygunculardan biri -üstelik elindeki silahı insanlara doğrultmuşken- işi bırakır, giderken de kaçışta kullanılacak otomobili götürmeyi düşünür. Dünyanın en komik diyaloglarından birine şahit oluruz. Sonra birbirinden matrak durum komedileri yaşanır. Yoksa bu bir soygun filmi değil de komedi midir?
Köpeklerin Günü’nü büyük ve özgün bir çalışma kılan ilk unsur, birbirine taban tabana zıt duran iki film türünden birini (komedi), diğerinin (drama) hizmetine sunmaktaki mahareti olsa gerek. İlk izlemede bunu fark etmek çok güç ama filmin son bölümü gelene kadar mizah unsuru içeren bütün sahneler (“işi bırakma”, “arabanın anahtarları”, “Cezayir”, “güvenlik görevlisi”, “rehinenin kocası”, “tüfek talimi”, “tuvalet sırası”, “Wyoming”, “Attica!”) aslında bize Sonny Wortzik’i (Al Pacino) ve açmazlarını anlatmak için var çünkü Köpeklerin Günü aslında bir soygun filmi değil, birinci sınıf bir karakter draması. Eleştirmenleri filmin bu melez yapısının yarattığı ikilem (“ne deve ne kuş olma hâli”) rahatsız etmiş olmalı, içtenlikle filmin vaadini yerine getiremediğini düşünmüşler. Ayrıca Lumet anlatının olabildiğince natürel bir izlenim vermesi için çekimler sırasında yaşanan aksiliklere (tüfeğin paketten çıkamayışı) ve hatalara (telaffuz yanlışları ya da anlaşılmayan replikler) geniş bir alan açmış, bu da -bunun bilinçli bir tercih olduğunu bilmeyen- bir kısım seyirciyi rahatsız etmişe benziyor. Köpeklerin Günü tekrarlanan izleme deneyiminde büyüyen ve gelişen filmlerden, bol nüanslı hikâyesi örtük bir anlatıma sahip, burada sadece başarısız bir soygun girişimi izlemiyoruz, tutunduğu her dal elinde kalan, herkese yardımcı olayım derken kimseye olamayan başarısız bir insanın adım adım çöküşünü izliyoruz.
Al Pacino, hayatının her alanında çuvallamış müthiş bir kaybeden portresi ortaya koyuyor. Sonny her yere yetişeyim, herkesi memnun edeyim derken hiç kimseye yaranamayan, yüreği sevgi dolu ama aslında gerçek anlamıyla hiç sevilmemiş yaralı bir ruh. Anne-babadan yana şanssız, eski eşinden yana şanssız, ikinci eşi Leon’dan yana da yüzü gülmemiş. Belli ki kendisi de problemli biri. Sonny, Vietnam’da savaşıp mağlup dönmüş, iş hayatında da başarısız olmuş bir genç. Girdiği her savaşı kaybetmiş, bu soygun işini de beceremeyeceği daha bankadaki ilk sahneden belli, merak duygusunu da film boyunca bu diri tutuyor.

Sonny’nin ruhsal sorunları olduğu aşikâr, çevresi en az kendisi kadar sorunlu kriminal tiplerle ve aptallarla dolu çünkü kendisi de öyle. Bir sahnede banka soyarken kullandığı tüfeği rehinelerden birine veriyor mesela, olacak iş değil. Sonny toparlayayım dediği şeyleri büsbütün bozan irrasyonel biri, Leon’la yaptığı telefon konuşmasında bunu netleştiriyoruz. Leon’la çoktan ayrılmışlar, zavallıyı delirtmiş. Eski eşine de ölçüsüz davrandığını öğreniyoruz. Öte yandan, Sonny’nin çocuklarının annesiyle yaptığı telefon konuşması ve annesiyle girdiği diyalog bize onu kimsenin dinlemediğini gösteriyor. Değer verilmeyen acınası biri, patolojik bir vaka. Al Pacino “Attica! Attica!” diye bağırdığı rehine teslim sahnesinden kendisine dair duyulan hisleri büyük ölçüde değiştiren vasiyetini yazdırdığı o dokunaklı sahneye kadar, her yerde karakterin bu inişli-çıkışlı karanlık ruh hâlini mükemmel bir şekilde veriyor; kişisel favorim, telefon konuşmaları.
Köpeklerin Günü’nü öncü kılan diğer bir özellik, ilk defa Hollywood’un en popüler aktörünün (o sıralar Pacino The Godfather, Serpico ve The Godfather: Part II filmlerini çekmiş) eşcinsel bir karaktere hayat vermesi olabilir, üstelik bu karakter başka bir erkekle evli (kendi aralarında ama kilisede nikâh kıymışlar) ve o kişinin cinsiyet değiştirme ameliyatı olması için soygunu gerçekleştiriyor. Bunu hikâye ilerledikçe öğreniyoruz, bu bilgi banka dışındaki kalabalığın hem yapısını hem tutumunu değiştiriyor. LGBT hakları savunucuları desteğe geliyor, bu gruba tepki verenler oluyor. Sonny’ye destek veren bir grup, onun gey olduğunu öğrenince sert tepkiler vermeye başlıyor, medya bu işi başka bir yere sürüklüyor. Lumet her grubun tepkisi küçük dokunuşlarla vermeyi yeğliyor; polislerin, olay yerindekilerin, hatta yanlış anlamadan rahatsız olduğunu belirten diğer soyguncu Sal’in (“Benim homoseksüel olmadığımı söyle.”). Lumet, Making Movies kitabında 500 kadar figürandan oluşan kalabalığı gruplara ayırdıklarını, her birine bazı meslekler, görevler ve tutumlar belirlediklerini yazar. Her bir grubun tavrı ve bankanın karşısında durduğu yer önceden tespit edilmiş. Böylelikle soygunu izlemeye gelenlerin bir nevi Amerikan halkı profili sergilemesini sağlamış.
Frank Pierson’ın yazdığı, Sidney Lumet’in yönettiği Dog Day Afternoon (Köpeklerin Günü, 1975) tüm ekibin harikalar yarattığı bir film olarak tarihe geçti. Victor J. Kemper’in görüntü çalışması ve Dede Allen’ın kurgusu muhteşemdir. Ama başta Al Pacino olmak üzere John Cazale, Chris Sarandon, Charles Durning ve Penelope Allen gibi oyuncuların performansları olmasa bu bıçak sırtı hikâye kolaylıkla alay konusu edilen bir taşlamaya dönüşebilirdi. Pacino, kariyerinin en iyi performanslarından birini (bazılarına göre en iyisini) veriyor ve karakterle âdeta bütünleşiyor.
KAYNAKLAR:
Boyer, Jay. 1993. SIDNEY LUMET, Twayne Publishers, New York.
Lumet, Sidney. 1996. MAKING MOVIES, First Vintage Books, New York.
Pacino, Al. 2024. SONNY BOY: A MEMOIR, Penguin Press, New York.
https://www.imdb.com/title/tt0072890/?ref_=nmawd_awd_1
* Bu yazı, sinema yazarı ERTAN TUNÇ tarafından “AYIN KONUK YAZARI” konseptimiz için kaleme alınmıştır.
