YEŞİM USTAOĞLU SİNEMASINDA TEKRAR VE TÜKENİŞ

Hikâyeden Sinemaya: “Artakalan”ın Anlatım Sorunları

Zamanında ilk filmlerinin ses getirmesiyle evrensel ölçekte isim yapmış bazı yönetmenlerimizin yeni filmlerindeki konfor alanları o kadar geniş ki… Bu konforun rahatlığıyla belli başlı senaryo kalıplarına birkaç ekleme ya da güncelleme yapmakla yetinip sinematik aktarıma eskisi kadar özen göstermeye üşeniyorlar ne yazık ki. Durum böyle olunca yönetmenin geçmişte oluşturduğu sinemasal itibarın, yeni filmlerindeki anlatım tercihlerinin sorgulanmasını güçleştirdiği bir noktaya da geliyoruz. Yeşim Ustaoğlu’nun Antalya Film Festivali’nde izlediğim yeni filmi “Artakalan”, tam da bu düşüncelerimi yeniden gündeme getiren yapımlardan biri oldu.

Karakterin bulunduğu yerden kaçma isteğiyle şekillenen, yolculukla birlikte öze dönüş arayışına evrilen ve karakterin bütün varoluş sancılarını beraberinde taşıyan hikâyeler, onlarca yıldır sinemada defalarca işlenmiş temalardan biri. İnsanın kendisine, ailesine ve yaşadığı yere yabancılaşarak hayatını yeniden sorgulamak üzere alıştığı düzenin dışına çıkması, sinemanın en sık başvurduğu anlatılarından biri. Dolayısıyla bugün bir hikâyenin ne anlattığından çok, nasıl anlatıldığı üzerinde durmak gerekiyor. Sinema, özünde görüntüyle hikâye aktarma sanatıysa, bilindik temaların ve hikâyelerin nasıl çekildiği, ne anlattıklarından çok daha önemli olmalı. Sinemanın 100 yılı aşkın tarihinde insanın hemen hemen bütün temel meseleleri defalarca işlendi: Aşk, ölüm, yalnızlık, yabancılaşma, arayış, aidiyetsizlik, sınıfsal çatışma, özgürlük, kimlik ve varoluş… Bunların hiçbiri yeni değil.

Yönetmen Dokusu ve Sinemasal Hafızanın Sınırları

Öykü Karayel – Metin Akdülger

Filmin merkezinde, alışageldiği yaşamın içinde giderek ailesine ve kendisine yabancılaşan bir şair yer alıyor. Elif (Öykü Karayel), rutinlerin kuşattığı hayatından uzaklaşarak kendi iç dünyasına ve zamanla yitirdiği yaratıcılığına yeniden ulaşmaya çalışır. Bu öze dönüş arayışı, bu yolculuk beraberinde aile kavramını, geçmişle kurulan ilişkiyi, kimliği ve insanın kendisine biçtiği yaşam rolünü sorgulayan daha geniş bir düşünsel alan açıyor. Aslında Yeşim Ustaoğlu’nun tercih ettiği bu anlatı ekseni, yönetmenin önceki filmlerinde de karşılaştığımız tematik dünyadan izler taşımış. İnsanın yaşadığı yerle kurduğu sorunlu ilişki, geçmişin bugüne bıraktığı izler, kimlik çatışmaları, aile içindeki görünmez kırılmalar ve bireyin kendi varoluşunu yeniden tanımlama çabası, Ustaoğlu sinemasının temel meseleleri arasında yer alan iletişimsizlik sorununu da yeniden gündeme getirmiş. Ama diğer taraftan “Artakalan”, sinematik işleyiş bakımından yönetmenin en zayıf filmlerinden biri oldu benim için. İki saati aşan süresiyle bana kalırsa gereğinden fazla uzatılmış. Belirgin bir temposunun olmayışı, yer yer tekrara düşmesi, kurgusundaki hantallık, ses kullanımındaki sorunlar, bazı sahnelerin gerçeklik duygusundan uzaklaşması ve dramatik çatışmanın yeterince güçlendirilememesi derken, filmin anlatmak istediği politik ve düşünsel meseleleri bir kenara bıraktığımızda bile hikâye aktarımı bakımından ciddi sorunlarla karşılaşıyoruz.

Toplumsal Gerçeklikten Kopan Bir Anlatı

Filmin gerçekçi anlatım dilinden uzaklaştığı sahnelere geldiğimde, karakterlerin davranışları ve içinde bulundukları kültürel çevreyle kurdukları ilişkilerden de bahsetmeliyim! Türkiye’de geçen bir hikâyede, karakterlerin toplumsal ve kültürel gerçeklikle örtüşmeyen davranışları zaman zaman anlatıyı yaşadığı coğrafyadan koparıyor. Öyle ki film, Türkiye’de geçmesine rağmen karakterlerin dünyası ve birbirleriyle kurdukları iletişim bakımından zaman zaman Kuzey Avrupa toplumlarının kültürel kodlarını yansıtan, fazlasıyla entelektüel ve elit bir atmosfere bürünüyor. Bu durum da filmin yerel gerçeklikten beslenerek evrensel bir anlatıya ulaşma çabasını zayıflatmış. Örneğin Elif’in (Öykü Karayel) ani bir kararla yolculuğa çıkmasının ardından, eşi Mehmet (Metin Akdülger) aramasa biricik oğlunu arayıp sormayı aklından bile geçirmemesi, karakterin annelik ilişkisi açısından inandırıcılığını zedeliyor. Benzer bir kopukluk, yolculuk sırasında tanıştığı servis şoförü kadınla arasında geçen diyaloglarda da karşımıza çıkıyor. Elif, yaşadığı süreci anlatırken bu kaçışını “bir yere sabitlenemedim” gibi oldukça entelektüel bir ifadeyle açıklıyor. Taşralı kadın ise Elif’in ne anlatmak istediğini hemen kavramışçasına başını sallıyor. Buradaki mesele, taşralı bir kadının böyle bir düşünceyi anlayamayacak olması değil elbette. Karakterler arasındaki sosyokültürel farklılığın ve iletişim biçimlerinin herhangi bir karşılık bulmadan, fazlasıyla kolay aşılmasını eleştiriyorum. Benzer bir yapaylık, Mehmet’in babasıyla (İlyas Salman) hesaplaştığı sahnede de hissediliyor. Trabzon’da doğup büyümüş, daha sonra büyük şehre göç etmiş olsa da hayatını köyde geçirmiş babasıyla kurduğu iletişim, karakterlerin geçmişi ve kültürel arka planıyla yeterince örtüşmüyor. İnsan ne kadar entelektüel bir birikime sahip olursa olsun, kendi köyüne dönüp babasıyla hesaplaşırken kurduğu dilin, karşısındaki insanın dünyasıyla bir ilişki kurması gerekir. Bu, karakterin düşüncelerinden ya da yaşadığı dönüşümden vazgeçmesi anlamına gelmez. Aksine, aynı dili konuşan ama birbirlerinin dünyasını anlamakta zorlanan iki insan arasındaki mesafeyi çok daha sahici biçimde görünür kılabilir. Ustaoğlu ise bu karşılaşmada karakterlerin toplumsal ve kültürel arka planını gözetmek yerine, anlatının düşünsel çerçevesine uygun, sahici olmayan entelektüellik inşa ediyor. Böylece iki insan arasındaki hesaplaşmanın doğal dinamikleri geri planda kalırken, sahne, yönetmenin vermek istediği mesajı öne çıkaran bir diyalog aktarımına dönüşüyor.

Yeşim Ustaoğlu Sinemasının Hafızası

Yeşim Ustaoğlu

Yeşim Ustaoğlu’nu ilk uzun metrajlı filmi “İz” (1995), ardından gelen “Güneşe Yolculuk” (1999), yönetmenin uluslararası ölçekte tanınmasını sağlayan önemli filmler olmuştu. Özellikle “Güneşe Yolculuk”, Türkiye’deki kimlik ve aidiyet meselelerini iki insanın arkadaşlığı üzerinden ele alırken, bireysel bir hikâyenin nasıl daha geniş çaplı politik ve toplumsal anlamlar üretebileceğini gösteriyordu. Benim en beğendiğim filmi olan “Pandora’nın Kutusu” (2008), yaşlılık, aile, hafıza ve modern yaşamın birey üzerindeki etkilerini merkezine alıyordu. Ve bu ilk filmlerindeki sinematik güç kendini gösterebiliyordu. “Araf”, “Tereddüt” ve “Artakalan”; yönetmenin son filmleri olmasına rağmen bana göre eski gücünden uzak… Ne var ki bir yönetmenin sinemasal geçmişinde başarıyla işlediği meseleleri yeniden ele alması, yeni filminde aynı başarının kendiliğinden ortaya çıkacağı anlamına gelmiyor. Bunun için sinema tutkusunun devam etmesi gerekiyor.

Hikâyenin Ağırlığı, Sinemanın Hafifliği

“Artakalan”ın temel problemi, anlatmak istediği meselelerin ağırlığıyla bunları sinematografik olarak taşıyabilme kapasitesi arasındaki dengesizlikte yatıyor. Elif’in içinde bulunduğu yaşamdan uzaklaşma arzusu, şair kimliği üzerinden yaratıcı üretimle kurduğu ilişkinin sorgulanması ve geçmişine yönelerek kendisini yeniden tanımlama çabası, üzerinde düşünmeye değer bir anlatı zemini oluşturuyor. Üstelik hikâyenin merkezine bir şairin yerleştirilmesi, karakterin iç dünyasının edebiyat, dil, şiir ve yaratıcılık üzerinden de tartışılmasına imkân tanıyor. Hikâye olarak her şey tamam ama bir karakterin varoluşsal sancılar yaşaması, bu sancıların seyirciye aynı yoğunlukta aktarılabildiği anlamına gelmez sinemada. Karakterin sıkışmışlığını sürekli vurgulamak, onun iç dünyasını derinleştirmeye yetmez. Ve nihayetinde benzer biçimde, fiziksel bir yolculuğu içsel dönüşümün karşılığı olarak kullanmak da tek başına sinemasal bir anlam üretmez, üretmiyor!

Burada yönetmenin yapması gereken, karakterin yaşadığı ruhsal değişimi yalnızca diyaloglar, olaylar ve dramatik durumlar üzerinden açıklamak yerine, görüntünün kendi imkânlarıyla da hissettirebilmek olmalı. Kadrajın, kamera hareketinin, mekânın, oyuncu performansının, sesin ve kurgunun karakterin iç dünyasıyla organik bir ilişki kurması gerekiyor. Çünkü sinematik aktarım dediğimiz şey, sadece senaryoda yazılanların görüntüye dönüştürülmesinden ibaret değil. Yönetmenin anlatmak istediği düşüncenin bütün sinematik unsurlarla yeniden üretilmesi, hatta kimi zaman senaryoda bulunmayan yeni anlam katmanlarının ortaya çıkarılması gerekiyor. Buna da “yönetmen dokusu” diyoruz zaten. Filmin uzunluğu da tam bu noktada önemli bir soruna dönüşüyor. Elbette uzun bir filmin başarılı olabilmesi için sürekli yüksek tempoda ilerlemesi gerekmiyor. Sinema tarihinde zamana yayılan, sessizliğin ve bekleyişin belirleyici olduğu sayısız büyük film var. Ancak yavaşlıkla durağanlık, tekrarla derinleşme, sessizlikle dramatik boşluk arasında önemli farklar var. Yavaş sinema, karakterin iç dünyasına yaklaşabilmek için zamanı özgürleştirir. Fakat bu zamanın içerisinde yeni anlamlar, duygusal kırılmalar ve görsel ilişkiler üretmek zorundadır. Aksi takdirde uzun planlar ve uzatılmış sahneler, seyircinin karakterle kurduğu ilişkiyi derinleştirmek yerine anlatının temposunu zayıflatır.

Sonuç olarak “Artakalan”, üzerinde düşünmeye değer meseleleri ve güçlü bir anlatı potansiyelini barındırmasına rağmen, bunları sinemanın kendine özgü ifade olanaklarıyla yeterince derinleştiremeyen bir film. Yeşim Ustaoğlu’nun önceki yapıtlarında çok daha belirgin biçimde hissettiğimiz yönetmen dokusunun ve sinematik anlatım titizliğinin burada aynı ölçüde karşılık bulduğunu söylemek güç.

Diğer Yazılar: Güney Birtek
BİR YÖNETMENİN DEVRİMİ: ONE BATTLE AFTER ANOTHER’DA POLİTİK HİCİV VE UMUDUN DİRENİŞİ
Paul Thomas Anderson Sinemasına Giriş Paul Thomas Anderson, “Amerikan Rüyası”nın aldatıcı parlaklığının...
Devamını Okuyun
Yorum bırakın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir