ALTIN PORTAKAL NOTLARI: GÖÇMEN, ÖTEKİ, KADIN CİNAYETLERİ HİKÂYELERİ VE KADIN SİNEMACILARIN GÖLGE VARLIĞI

Türkiye’nin en uzun soluklu film festivali olan Antalya Altın Portakal Film Festivali bu yıl “Gördüğümüz her şey kalpten” diyerek 62. kez sinemaseverlerle buluştu. Adana Altın Koza’yı geride bıraktıktan sonra yazdığım yazıyı okuyanlar hatırlayacaklardır, şöyle bir cümle kurmuştum: Büyükşehir Belediye Başkanı Zeydan Karalar tutuklu bulunduğu ve mevcut hükümetimiz keyfe keder kararları ile sanatsal tüm faaliyet ve etkinliklere her gün yasaklar getirdiği için festivalin bu yıl gerçekleşip gerçekleşmeyeceğine dair endişelerim vardı açıkçası.

Bu endişeyi Antalya için taşımadım ancak yine belediye başkanı tutuklu olan bir sinema şehrinin, festivali buruk karşıladığını ve geçmiş yıllara nazaran daha az coşkuyla katılım sağladığını söyleyebilirim.

“Daha az coşku” ile kastettiğim nicelik değil bu arada, salonlar yine doluydu ama festival, geçtiğimiz senelerdeki gibi genç izleyicinin ilgisine pek mazhar olamamış gibi geldi bana. Bilet kuyruğunda ve salonda daha çok orta yaş, ekseriyetle 60 yaş ve üzeri Antalya halkını gördüm. Hem okuyup hem çalışmak zorunda kalan öğrencilerin/gençlerin vakit bulsa da bulamasa da ekonomik gerekçelerle katılamadığını da Antalyalılarla yaptığım sohbet sonrasında anladım. Ülkedeki ekonomik kriz o denli büyük ki öğrencilerin ve gençlerin imkânları festivali takip edebilmeyi olanaklı kılmıyor; kültür-sanat etkinlikleri de adeta lüks kategorisine giriyor.  

Kadın Yönetmensiz Ulusal Uzun Metraj Film Yarışması

Bu yıl basın olarak festivale iştirakimiz tüm hafta boyunca değil de bölünerek gerçekleşti; bir kısmımız ilk günlerdeki, bir kısmımız da son günlerdeki gösterimleri takip edebildi. Bu nedenle Ulusal Uzun Metraj Yarışmasında bulunan tüm filmleri izleme imkânı bulamadık ve yine bu nedenle “Festivalin favorisi budur” diyebileceğim bir film yok ama jüri -maalesef izleyemediğim- “Tavşan İmparatorluğu”na (Seyfettin Tokmak) 7 ödül vererek kendi favorisini belirlemiş oldu.

İzleyebildiğim uzun metraj filmler: Sunay Terzioğlu’nun “Bağlar, Kökler ve Tutkular”, Tunç Davut’un “Kesilmiş Bir Ağaç Gibi”, Ragıp Ergün’ün “Noir”, Ensar Altay’ın “Kanto”, Özcan Alper’in “Erken Kış”, Hasan Tolga Pulat’ın “Parçalı Yıllar” ve ZiyaDemirel’in “En Güzel Cenaze Şarkıları” olurken;

İzleyemediğim uzun metraj filmler: Kubilay Erkan Yazıcı’nın “Doğudan Fragmanlar”, Erdem Yener’in Barselo, Şeyhmus Altun’un “Aldığımız Nefes”, Seyfettin Tokmak’ın “Tavşan İmparatorluğu” veErdem Sert & Gözde Yetişkin’in “Sahibinden Rahmet” filmleri oldu.

Nihayet listenin son filminde bir kadın yönetmenin ismine denk gelebildik. Festivalin Ulusal Yarışma bölümünde 12 film yarıştı ama bunlardan sadece bir tanesinin (Sahibinden Rahmet) yönetmeni kadın. Gözde Yetişkin’in reji koltuğunu da bir erkek yönetmenle paylaştığını görüyoruz.

Daha önce soranlar oldu, şu satırları okurken de soranlarınız olabilir: İlla kadın yönetmen olacak diye kötü filmler mi seçilmeliydi?

Birincisi, kadın yönetmenlerin çekiği filmlerin kötü olduğuna dair varılan bu kanaatin kaynağını merak ediyorum; ikincisi, doğru oturup, doğru konuşalım isterim, memleketin sinema üretimindeki nitelik ortada, takip ettiğimiz en köklü ve önemli festivallerin son yıllardaki seçkisinde yer alan filmler öyle ahım şahım yapımlar değil neticede. Üstelik çoğu da erkek yönetmen elinden çıkma. Ön jürilerin niyetini sorgulamak değil maksadım ancak bu dengeyi gözetmek de onlara düşüyor, pozitif ayrımcılığı uygulamamak için ne engel olabilir bilemiyorum. Hemen her alanda olduğu gibi sinema sektöründe de -kamera arkası olsun, önü olsun- gerek varlıklarıyla gerek hikâyeleri ile erkek egemen bir anlayış ve bunu kanıksayan bir zihniyet var. Kadın hikâyelerini ve filmlerini salt kadın yönetmenlere bırakma kolaycılığının da buna fazlasıyla hizmet ettiğini düşünüyorum. Bazı erkek yönetmenlerin “Kadınlar kendi hikâyelerini daha iyi anlatıyorlar. Hem kadın hikâyesi çekmek istesek, bize ‘Bunu da siz anlatmayın, bize bırakın’ eleştirisiyle karşılaşacağımız için çekiniyoruz.” dediğini biliyorum. Peki o zaman soruyorum: Almadovar’ı nereye koyacağız?!

Erkek yönetmenlerimize düşünmeleri ve cevaplamaları için bir soru bırakıyorum. Belki yeni filmleri için isim alternatifi bile olabilir: Neden Almadovar Olamıyorum?

Kürtler, Ermeniler, lgbti+’lara yıllardır açıktan yapılan sansür, kadınların varlığına da anlatılacak olan hikâyelerine de hem gizliden hem açıktan sirayet ediyor kuşkusuz. Birine yapılmasa diğerine yapılıyor; her daim bir “öteki” yaratma hastalığı bu. Bizim, ‘filmlerde kadın temsiliyeti’ sorunsalından evvel, ‘sinemamızda kadın temsiliyeti’ni konuşmamız gerekiyor.

Ben de bu yazımın içeriğinde benim için öne çıkan, diğerlerine nazaran daha fazla başarılı bulduğum, tema olarak da öteki, göçmen(lik), kadın cinayeti, taşıyıcı anneliği temel alan ve bunları hikâyelerine katan üç filmden; “Bağlar, Kökler ve Tutkular”, “Noir” ile “Erken Kış”tan bahsedeceğim.

Bağlar, Kökler ve Tutkular / Sunay Terzioğlu

Festivalde izlediğim ilk film, senaryosu Ferit Karahan‘a, rejisi Sunay Terzioğlu‘na ait olan “Bağlar, Kökler ve Tutkular” filmi oldu. Bindikleri mülteci botundaki kazadan kurtulan Biri Afgan, biri Suriyeli, biri Kürt üç kişinin Türkiye’deki hikâyelerini anlatan ve Terzioğlu’nun ilk uzun metraj çalışması olan filmi genel anlamda başarılı buldum ancak itiraz ettiğim ve eksik bulduğum noktaları da var.

Film, üç farklı karakter üzerinden, üç farklı anlatıyla ilerliyor ancak bu karakterleri kesiştirmiyor. Böyle bir şeye mecbur mu, elbette hayır ama bir uzun metrajdan ziyade 3 farklı kısa film izliyoruz duygusu veriyor. Filmin sonuna dek bir seyirci olarak bu üç karakterin -hikâye içerisinde birbirlerine dokunsun dokunmasın- aynı kadrajda buluşmasını bekledim ısrarla, daha doğrusu böyle bir sahnenin mutlaka çekildiğini düşünüp, hissettim açıkçası.

Film, farklı coğrafyalardan gelmiş olan karakterlerini göçmenlik, kimlik, çaresizlik ve aidiyet temaları dahilinde kesiştiriyor.

Gerilla usulü çekim, 4:3 aspect ratio kadraj ve yetersiz ışık filmin hemen fark edilen teknik unsurları oluyor. Bazı sahnelerde ışık bile yapılmadığı dikkat çekiyor, bu sebeple oyuncuların suretlerini okumakta zorlandığımız yerler var. Sıkışmış karakterleri ve onların hayat hikâyelerini dar kadrajla çerçeveleyen Terzioğlu’nun bu sinematografik tercihi hikâyenin duygusuna hizmet ediyor ancak her sahne hareketli kameraya ihtiyaç duyuyor muydu, tartışılır. Yeri gelmişken görüntü yönetmeni Serdar Özdemir’i de analım. Özdemir film boyunca tek bir lens kullanmış çünkü yönetmen Terzioğlu karakterlere ve olaylara belli bir mesafede kalmak istemiş. Bizi karakterlere ve olaylara mesafeli bir noktada bırakan Terzioğlu, bu tercihiyle reel hayatta da “öteki”nin meselesine seyirci kaldığımızın altını çiziyor. Ancak sanılmasın ki genel planların varlığı filmin soğuk, acıtan, kimi zaman çaresizlik de hissettiren duygusunu vermeye engel; bilakis, özellikle bazı anlar tokat etkisi soğukluğunda. Hatta bazen gerçek bir olayı izlediğimi ve o âna dahil olduğumu hissettim. Mekânların dokusunun, sanat yönetiminin ve Hazel’i oynayan Ezgi Yaren Karademir ile Afgan çoban Khaled’i oynayan Barancan Eraslan’ın performanslarının bu gerçekliği vermekteki başarısı yadsınamaz.

“İktidar her yerdedir; her şeyi kuşattığı için değil, her yerden geldiği için her yerdedir.” der Michel Foucault. Hazel, bir Suriyeli olarak Türkiye toplumunun içinde bir öteki/yabancıyken, kadın bedeni ve kimliğiyle kendi ailesinin de “öteki”sidir. Kiminle arkadaşlık kurduğuna, eve geliş saatlerine karışan abisi ile ödeyemediği borçları karşılığında kendisinden yaşça çok büyük bir adamla zorla evlendirmek isteyen babası da patriyarkanın temsilcileridir.

Ve yine Foucault’nun dediği gibi “İktidar oluşturduğu bireyden geçiş yapar.”

İktidar herkesi içine alan bir çemberdir, çünkü herkes iktidarı üretir ve neticede kendisine -kendisini temsil eden- “neferler” yaratır. Bunun sonucunda ‘öteki’ye karşı şiddet uygulamak meşru bir zemin bulur. Tıpkı köylülerin Çoban Khaled’e yaptığı gibi… Terzioğlu, bu karakter vasıtasıyla aslında memleketin kodlarına işleyen ayrımcılık pratiklerini olduğu gibi aktarır.   

Ushan Çakır’ın varlığı ise 2 noktada filmi aşağıya çekiyor. Birincisi; özellikle ilk birkaç sahnede adeta “bakın ben aktörüm ve oynuyorum” diyen beden dilinden kurtulamayan bir performans sergiliyor olması. Mekânlar, kostümler, dekor, sokaklar, doğa, Hazel, Khaled, diğer yan oyuncular o kadar gerçek ki Ushan Çakır’ın “celebrity” varlığı bu gerçekliğin içinde sırıtıyor. Cast olarak başka bir oyuncu, hatta no name biri bile tercih edilebilirdi.  

İkincisi, daha önce oynadığı dizideki kadın rol arkadaşını saçlarından sürükleyerek darp eden ve şiddet faili olduğu herkesçe bilinen erkeklerin hiçbir şey olmamış gibi sektördeki kariyerlerine devam etmelerini ve dizi-film gibi yapımlarda kendilerine kolaylıkla yer bulabilmelerini şaşkınlık, üzüntü ve hiç geçmeyen öfkemizle takip ettiğimizi bir kez daha bu vesileyle dile getirmek istiyorum. Onlara bu imkânı sağlayan ve erkek dayanışmasından yana tavır alan yapımcı ve yönetmenleri ise bu konularda daha hassas düşünmeye ve daha adilane davranmaya davet ediyoruz.  

Noir / Ragıp Ergün

Ulusal Yarışmanın en ayrıksı, enteresan filmi diyebilirim “Noir” için. Noir, kara/karanlık/gece anlamlarına geliyor.

İstanbul’dan uzak, ıssız bir adaya, harap bir yel değirmenine yerleşip sinemaya veda filmini çekmeyi planlayan bir yönetmen olan Kerem (Cansel Elçin), tanımadığı bir kızın cenazesinde dikkat çeken bir şekilde ağlayınca, linç girişiminin hedefi hâline gelir. Ada genelinde hızla yayılan söylentiler insanları birbirine düşürür ve olaylar kızın nişanlısı Orhan’ın Kerem’e saldırmasıyla büyür.  

Afişiyle bile fazlasıyla dikkat çeken “Noir”, Shakespeare’den İngilizce orijinal bir alıntıyla başlar.

“To die, to sleep – to sleep, perchance to dream – ay, there’s the rub, for in this sleep of death what dreams may come…”

“Ölmek, uyumak – uyumak, belki de rüya görmek – işte mesele bu, çünkü bu ölüm uykusunda ne rüyalar görülebilir…”

Hamlet’te uyku ile ölüm arasındaki farkın tartışıldığı kısımdaHamlet’in kendi kendine söylediği bir sözdür bu. Sorunlarla yüzleşmek mi, pes edip ölmek mi daha iyidir, Hamlet bunları kendine sorar.

Ragıp Ergün, okuduğu bir haber sonrasında bu hikâyeyi çekmeye karar vermiş. Orijinal metin ölümü uykuya benzetir ve dramatik yapısını buradan ilerletir. Ergün de anlatısını ölüm, dahası kadın cinayetleri üzerine odaklanarak kurmuş.

Filmin dili ve sinematografisi stilize ancak kadın cinayetleri stilize edilecek bir konu değil elbette. Ergün de zaten bu bilincin dışına çıkmamış.

Film 4 bölümden oluşuyor:

ACT “to die” 1

ACT “to sleep” 2

ACT “no more” 3

OUTRO – 1

Ergün anlatısını biçimsel formla oynayarak vermeye çalışırken, izleyicinin dikkatini çekme gayretinden de hiç geri kalmıyor; bunu da ziyadesiyle başarıyor. Filmin başardığı enteresan bir nokta var bence: Karakter derinliği kurmuyor, motivasyonlarını geçmişini bize sunmuyor, kişiden ziyade olayın kendisine dahil ediyor; buna rağmen bizi karakterleriyle yüz yüze getiriyor, yüzleştiriyor ve dahası bize onları hissettiriyor. Burada biçimsel tercihler de etkili oluyor bence; filmin renkli 16:9 kadrajı, siyah-beyaz sahnelerde 4:3‘e dönüyor.  

Sinemaya dair hayal kırıklıklarını anlatmak isteyen Kerem, bilgisayarı başında hikayesini yazdıkça kurmaca ile gerçeklik iç içe geçmeye, bulanıklaşmaya başlıyor. Bazen genç bir kadının ölüm hikâyesi ile ailesinin yaşadığı dramın gerçekliğinde yol alırken bazen de Kerem’in zihninde yolculuk yaptığımızı hissediyoruz; sanatla gerçeklik arasındaki çizginin yavaş yavaş silindiği karanlık bir iç yolculuk…

Filmin genelinde ses imgeleri de oldukça baskın. Kaotik, ürkütücü, tedirgin edici sesler gerilim dozunu ve tekinsiz atmosferi oldukça besliyor. Doğanın sesi de anlatının fonundan hiç eksilmiyor.

“Düşünün ki uyumakla geçer insanoğlunun acıları”

Yönetmen Ragıp Ergün sinema sanatına ve kadın cinayetlerine dair özgün bir söz söyleme çabası ortaya koymuş; açıkçası bu çabayı, film biraz demlendikten ve onu tüm sinematografik detayları ile süzgecimden geçirip yeniden değerlendirdiğimde “cesur bir deneme” olarak adlandırabilirim. Ancak daha fazlası değil ne yazık ki çünkü fikirsel karmaşa ve sinema dilindeki kaosu hikâyesini fazlasıyla gölgeliyor.

Ama şunu kendi adıma diyebilirim ki Ragıp Ergün’ün bundan sonraki üretimleri kesinlikle radarımda olacak ve merakla bekleyeceğim.

Erken Kış / Özcan Alper

İstanbullu üst düzey bir çiftin, Gürcü ve Ukrayna kökenli bir sanatçının taşıyıcı anneliği yoluyla çocuk sahibi olma serüvenini, karanlık bir dünya fonunda sunuyor “Erken Kış”.

Özcan Alper, “Bu kez Kafkasya hikâyesi anlatıyorum” dese de evrensel bir hikâyeye dahil ediyor bizi; taşıyıcı anneliği merkeze alan bir yol hikâyesi bu. İlk sahne bir ‘audition’ (öyle zannediliyor) ile başlayınca ‘film in film’ olabileceğine dair anlık bir düşünceye kapılınabilir ama değil. Neticede ise hayatları film olabilecek insanların hüzünlü dramı…

İstanbul’da bir fabrika müdürü olan Ferhat (Timuçin Esen) ve bir banka müdürü olan Handan, Gürcü ve Ukrayna kökenli genç bir sanatçı olan Lia (Leyla Tanar) ile taşıyıcı annelik yoluyla çocuk sahibi olmaya karar verir. Kızları Ada doğduktan kısa bir süre sonra, Rusya ile Ukrayna arasında patlak veren savaş nedeniyle Lia, memleketine dönemez ve aile ile İstanbul’da bir süre daha kalmak zorunda kalır. Altı aylık bir sürenin sonunda yol ayrımına gelinir ve Ferhat, sınıra götürmek üzere Lia’yla birlikte yola çıkar. Filmin büyük çoğunluğu da yolda, araba içi sahnelerde kimi zaman karakterlerin çatışmasıyla kimi zaman da yüzleşmesiyle katman katman açılan bir anlatıyla ilerler.  

Lia, geçirdiği 6 aylık bir birlikten sonra kızıyla koparamayacağını idrak ettiği bir bağ kurunca onu bırakmak istemez. Ferhat’ın da ona olan ilgisini bildiği için üçünün birlikte olabileceğini, bir aile kurabileceklerini söyler. Ferhat da idealleri olan ama kariyer ve para kazanma hırsı ile hayatını hapishaneye dönüştürmüş biridir. Ve elbette “düzen”ini alt üst etmeye cesaret edemeyecektir.

“Erken Kış”ın gerçekten hüzünlü, acıtan bir meselesi var. Çaresizliği, kaybı, cesaret(sizliğ)i hem hissettiren aynı zamanda da sorgulayan/sorgulatan bir noktada seyircisiyle bağ kuruyor. Burada da her zamanki gibi Alper’in insanın iç dünyasının tezahürü olarak kullandığı doğa teması, görüntü yönetmeni Yağız Yavru’nun perdeye aksettirdiği kadrajları ve Erdem Helvacıoğlu’nun etkileyici müzikleri kuvvetli bir rol oynuyor. Özcan Alper, filmlerinde doğayı insandan, insanı doğadan ayrı betimlemez; bu maharetli birlikteliği de tüm filmlerinin rejisine yansıtır.

“Sonbahar”dan “Erken Kış”a Devam Eden İnsanlık Meselesi

Yüzleşme ve vicdan Alper’in sinemasında olmazsa olmaz meseleler. “Erken Kış”ın da daha çok “Sonbahar”ı hatırlatan tematik ve estetik bir devamlılığı var. Her yönetmen manipülatiftir ancak Alper, etik açıdan tartışmalı olan bir meseleyi ele alırken filmini “kadın filmi” olarak “pazarlamıyor” bize. Ya da erkek karakterini aklayan bir tarafta durmuyor. Zaten final sahnesi ile de bunu veriyor.

Filmin rengini, tonunu, hikâyesini belirleyen şey coğrafya belki ama insanlık dramı her yerde aynı. Belki bundandır Caspar David Friedrich’in adının geçmesi. Karanlık ve ürkütücü doğa tasvirleri ile tanınan ressam Friedrich’in tabloları çoğunlukla özgürlük hakkındadır ve yalnızlık ile hüzün çokça hissedilir.

Özcan Alper’in ustalık eseri diye tanımladığım ve üst düzey bir yönetmenlik ortaya koyduğu “Karanlık Gece”sinden sonra, “Erken Kış” elbette bir miktar hayal kırıklığı yaşatıyor, ancak her yönetmenin her filmi de bir başyapıt niteliğinde olacak değil elbette. Yine de Antalya seçkisi içinde (izleyebildiklerim arasında) senaryosu, rejisi, görsel yönetimi, müzikleri ve oyunculuklarıyla bir bütün olarak en başarılı olan yapım olduğunu söyleyebilirim.

Diğer Yazılar: Arzu Arda Deger
NORMALLEŞTİRİLEN TECAVÜZ ve SEKTÖRÜN ERKEKLİK ZIRHI: VENEDİK FİLM FESTİVALİ PROTESTOLARI
“Asıl istediğimiz, bu erkekleri festivale davet ederek  tecavüz kültürünü normalleştiren, vurgulayan ve...
Devamını Okuyun
Yorum bırakın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir