THE BANSHEES OF INISHERIN

Colin Farrell & Brendan Gleeson

 Estragon artık Vladimir ile arkadaş olmak istemiyor.    

I.

Martin McDonagh’ın filmografisine baktığımız zaman kara komedinin en önemli temsilcilerinden biri gibi gözükse de filmlerinde insanı her daim dramatik bir açmaza düşüren karakterler vardır. Bu sebeple hem In Bruges (2008) hem de Three Billboards Outside Ebbing, Missouri (2017) ile kara komediden fazlasını vaat eder.  Fakat yeni filmi The Banshees of Inisherin’i, bu iki filmden farklı bir yere konumlandırabiliriz çünkü yönetmenin kara komedideki meziyetlerini minimuma düşürüp salt trajedi sunduğu gerçekten izlemesi en zor filmi. Yönetmen, tiyatrodan ve özellikle trajedinin elementlerinden faydalandığı, mitolojik ve tarihsel referanslarla dolu en olgun işiyle karşımızda. The Banshees of Inisherin, hikayenin temelini oluşturan unsurlar itibariyle Samuel Beckett’ın Waiting For Godot’sundan, Kierkegaard’ın varoluşçuluk  felsefesine ve hatta Sartre’ın Varlık ve Hiçlik’ine kadar pek çok eser ve düşünceden izler taşıyor. McDonagh’ın karakterlerini, tıpkı Beckett’ın Waiting For Godot eserindeki gibi hiçliğin ortasına hapsetmesi filme dair pek çok okumaya olanak tanımakta. Bu durum ışığında kendime şu soruyu sormaktan alıkoyamadım. Beckett’ın Waiting For Godot eserindeki iki ana karakterden biri olan Estragon, artık Vladimir ile arkadaş olmayı istemeseydi ne olurdu? Estragon’suz bir Vladimir düşünülebilir miydi?

Estragon: Acaba beraber olmasaydık ikimiz için de daha hayırlı olmaz mıydı? Aynı yolun yolcuları değiliz aslında.

Vladimir: (Kızmadan) Orası belli değil.

Estragon: Doğru hiçbir şey belli değil.

Vladimir: Her zaman ayrılabiliriz; bizim için daha iyi olacağına inanıyorsan.

Estragon: Artık değmez.
Vladimir: Doğru, artık değmez. (Sessizlik)

 

II.

Estragon ve Vladimir ağacın gölgesinde oturup Godot’yu beklemeye koyulurlar. Nereden geldikleri ve nereye gidecekleri belirsizdir. Anlamsızlıklarla dolu hayat, onları tek bir amaç için buluşturmuştur. Godot’yu beklerler, beklerler; bazen kimi niçin beklediklerini unuturlar. Geçmiş bulanıklaşır, şimdiki zamanda ise her şey sadece kendini tekrar eder. Fakat hiçbir şey olmaz ve hiçlik dayanılmaz hale gelir. İnsan varoluş acısını bastırmak için tıpkı Estragon ve Vladimir gibi küçük oyunlara kalkışır. Çünkü bu bekleme eylemi süresince insana bir anlam, bir amaç gerekir. Fakat yapılan hiçbir eylem varoluşun anlamını vermez insana. Geriye sadece inanmak yani Godot’yu beklemek kalır. İnsanın hayat yolunda varoluşuna dair tüm korku ve endişelerini yatıştıran güç, tanrıdır. Hem McDonagh’ın The Banshees of Inisherin’indeki Colm ve Padraic hem de Samuel Beckett’ın Waiting For Godot’sundaki Estragon ve Vladimir bir bakıma Tanrı’yı beklerler. Bu beklemek aslında metaforiktir çünkü tıpkı bu dört karakter gibi, insan bir olgunun gerçekliğine inanarak hayatı yaşamaya değer bir hale getirmek ister. Çünkü bir şeye inandıktan sonra günlük rutinleri devam ettirmek ve anlamsızlığa kafa yormamak daha kolaydır. Bir bakıma insan, Godot’yu bekleyerek inanmak dışındaki sonsuz sayıda olasılığı bertaraf eder ve varoluş endişelerini yatıştırır. İnanmak bünye için bir alışkanlık, bir uyuşturucu görevini görür ve varoluşun verdiği derin azabı duymaz insan.

Sınırlı zaman ve mekanda birbirlerine tutunan Colm ve Padraic’ın hikayesi tam da burada başlar. Günlerden bir gün Colm, en yakın arkadaşıyla birlikteliğini bitirerek Godot’yu beklemekten vazgeçer. Çünkü tüm bu anlamsızlıktan usanır, Godot’yu bekleyerek geçen bir ömrün pişmanlığını en derinlerinde duymaya başlar. Bundan sonra Colm, insanın varoluş endişesiyle başa çıkabilmek için geçirdiği zamanı, rutinleri, dostlukları ve alışkanlıkları reddeder. Tüm bunların hayatı katlanılabilir hale getirmek için oynanan oyunlar olduğunu kabul eder.  Şüphesiz ki Colm, artık Padraic ile konuşmayarak hayat yolunda oyunlar oynamaktan vazgeçmiştir ve kendi yolunu kendi çizmeye karar verir. Bu karar aslında onun artık içinde sakladığı bütün varoluş endişelerini kabul ettiği andır. Artık Colm tek bir olasılığa sırtını yaslamak yerine sayısız olasılığın içinde kaybolmayı göze almıştır. Çünkü anlamsızlık, insanın inanacağı bir olgu olmadığı zaman ortaya çıkar. Colm, bir insan olarak tüm acizliğini, evrende bir kum tanesi kadar dahi değerinin olmadığını ve varoluşunun anlamsızlığını kabul eder ve yüksek sesle söylenmeyecek şeyleri düşünmekten artık korkmaz. Öyle ki ölmek bile onun için bir anlam ifade etmemeye başlar. Varoluşa ne yaşam bir anlam katabilecektir ne de ölüm.

Vladimir: Şimdi ne yapıyoruz.

Estragon: Bekliyoruz.

Vladimir: Tamam ama beklerken…

Estragon: Kendimizi assak mı?

The Banshees of Inısherin’de McDonagh, birbirinden bağımsız bir şekilde çözümlenemeyecek iki karaktere hayat vermiştir. İki karakterin okumasını, onların ikili ilişkileri üzerinden yapmak bu sebeple daha doğru olacaktır.  Colm ve Padraic’ın hikayedeki görevlerine baktığımız zaman ne biri protagonist ne de diğeri antagonist rolünü üstlenmektedir. McDonagh film boyunca herhangi bir dramatik unsura yer vermeyip sınırlı zaman, mekan ve olay örgüsünden beslenmıştir ve sadece olayların defalarca tekrar edilmesini sağlayarak izleyicide bir hiçlik duygusu yaratmak ister. Hiçliğin ortasında en yakın dostuyla yol ayrımına gelen Padraic artık hayat yolunda yalnızdır. Küçük oyunlar oynayarak harcadığı hayatında bir kişi dahi kalmamıştır. Belki de hayatına anlam katan tek tutamağını kaybetmiştir. Artık ne yalnız içilen biraların tadı vardır ne de bir başkasıyla yapılacak sohbetlerin. Nasıl ki Estragon’suz Vladimir düşünülemezse Padraic da Colm olmadan sudan çıkmış balığa döner ve hayata dair tüm ezberlerini unutur.  Tüm bu yaşananlara anlam veremezken, aslında anlamsız olan yaşamın ta kendisinin olduğunu bir türlü kabullenemez. Kız kardeşi Siobhan, dar zihinli erkeklerin egemen olduğu bu küçük adadan kaçar gider. Fakat Padraic ne Siobhan gibi kaçıp gitmeyi başarabilir ne de Colm gibi varoluşun yarattığı endişeleri kabullenir. 

 

III.

The Banshees of Inisherin’in, Beckett’ın eserinden ayrıldığı en önemli nokta hiç kuşkusuz zaman ve mekandır. İrlanda İç Savaşı’nın süregeldiği dönemde geçen hikaye, karakterlerin içinde bulunduğu durum da göz önüne bulundurulduğu zaman farklı bir çözümleme imkanı sunar.  McDonagh, filmin geçtiği zamanın talihsizliğinden de faydalanarak bir iç savaş alegorisi ortaya koymuştur. Çünkü bir iç savaşta, komşu komşuya, dost dosta düşman olur ve bu düşmanlığın nedeni, Colm’un arkadaşıyla konuşmayı artık ondan sıkıldığı için reddetmesi kadar anlamsızdır. İç savaş boyunca aslında ne taraflar vardır, ne de kazanan; sadece ortak kaybeden vardır. Ana karada savaş devam ettikçe, küçük adada iki ana karakterin arasındaki anlamsız husumet derinleşir ve bu anlamsızlık kayıplara neden olur. Fakat kazanan yoktur, hiçbir iç savaşta kazanan olmamıştır. Kaybeden tek bir millettir.

Film boyunca, adada yaşayan sadece iki kadın tanırız. Biri Padraic’ın kız kardeşi Siobhan’dır. Siobhan’ın bu topraklara dair artık umudu kalmamıştır ve bir daha dönmemek üzere adayı terk eder. Diğeri ise insanların gördükleri zaman yolunu değiştirdiği; insanlara kehanetler veren yaşlıca bir kadın, Mrs. mcCormick’tir. Film boyunca çok önemli bir yer etmediği düşünülse de filmin orijinal ismine ilham olmuştur. Kelt mitolojisinde iyi niyetlerine rağmen korkutucu ya da yaşlı görünmelerinden dolayı insanların uzak durduğu Banshee isminde periler vardır. Bu periler insanlara, ölümün yaklaştığını hissettirebilmek için çığlıklarıyla kehanetler verirler. Onların feryatları ölümün habercisidir. Kehanet gerçekleştiği zamansa ölenlerin ardından en çok onlar ağlarlar. Fakat iç savaşla yanan İrlanda’da ölenlerin ardından ağlayan kimse kalmamıştır artık. Hatta Komiser Peader gibiler için ölenlerin kim olduğu ve hangi tarafta olduğu dahi önemli değildir. Oğlu Dominic sebepsiz öldüğü zaman bile ağlayacak kadar insanlığı kalmamıştır.

Filmin sonunda Colm, Padraic’a artık ödeşip ödeşmediklerini sorar. Padraic ise sen ölene kadar bu dava bitmeyecek der. İç savaş son kan akana kadar, son nefes kesilene kadar devam edecek ve bir gün hiç yaşanmamışçasına unutulacaktır.

Estragon: Yapacak hiçbir şey yok.

Vladimir: Bu düşünceye inanmaya başlıyorum. Bütün hayatım boyunca bunu kendimden uzak tutmaya çalıştım; Vladimir, diyordum kendi kendime, aklını başına topla; henüz her şeyi denemedin. Sonra da mücadeleyi kaldığı yerden sürdürdüm. (Dalar, mücadele üzerine düşünür. Estragon’a dönerek) Yine burdasın demek.

Estragon: Öyle mi?

Vladimir: Seni tekrar gördüğüme sevindim. Hiç dönmeyeceksin sanıyordum.

Estragon: Ben de.

Vladimir: En sonunda yine birlikteyiz!

 

* Beckett, Samuel, 1990. Godot’yu Beklerken, çev. Hasan Anamur, İstanbul: Can Yayınları.

Diğer Yazılar: Metin Kaçar
Satıcı
Son dönemde İran sineması deyince akla ilk gelen yönetmenlerden birisi Asghar Farhadi....
Devamını Okuyun
Join the Conversation

1 Comment

  1. says: Tayfun Topraktepe

    Güzel bir inceleme olmuş, ellere sağlık. Ben de kendimce bir iki ekleme (ya da tekrar) yapmak isterim:

    Sosyal bir canlı olan insan, ömrünün önemli bir kısmını dostluklar kurmak ve bunları sürdürmek için harcıyor, kuşkusuz. Ancak gelgelelim günün birinde yıllarını verdiği bu ilişkiler onun ayak bağı oluyor. Özellikle ikili ilişkilerde bu çok daha belirgin ortaya çıkabiliyor. Nitekim belirli bir denge üzerine kurulmamış ilişkilerde anlatmayı sevmeyen birinin tavrı, karşısındakine aralıksız konuşma imkanı verebilir. (Gerçi bu da mutual bir yaşam biçimi de olabilir, ama sanırım sürdürülebilir değildir.)
    Gerek gönüllü gerekse de zorunlu ikili ilişkilerde, tarafların bütün duygusal yatırımını karşısındakine yapması, günün birinde yatırım yapılan kişinin kaybı ya da ilişkinin sona ermesi sanırım travmatik sonuçlar ortaya çıkarır.

    Padraic ve Colm arasındaki dostluk ilişkisine bakınca, birincinin tüm duygusal yatırımını ikinciye yaptığını anlıyoruz. Colm’un da Padraic’te ne bulduğu sorusu aklımıza geliyor. Belki bir tahminde bulunabiliriz. İlişkilerde bazen “karşıt bağımlılık” diyebileceğimiz bir durum ortaya çıkabiliyor. Yani, karşımızdakinin bize olan bağımlılığına bağlılık. Bu durum genelde evliliklerde, engelli/genç/güçsüz/ hasta/yaşlı bireylerle olan ilişkilerde görünür sanıyorum. Yani örneğin, bizden küçük kardeşimize olan düşkünlüğümüz/bağlılığımız, aslında onun bize olan bağlılığının devamını sağlamak üzere kurulu. (Haliyle kim bağımlı, kim daha çok bağımlı, işler biraz karışıyor ama işin daha vahimi, görece güçsüz/hasta/yaşlı olan taraf, bu ilgiden ve bağımlılıktan memnun olduğu için asla büyümüyor/iyileşmiyor vs.)

    Filme dönersek, Padraic bu bağımlı ilişki biçimine öyle yaslanmış ki kendini bir gram bile değiştirmeye/geliştirmeye ihtiyaç duymuyor. Ablası kitaplar okuyup zihinsel dünyasını geliştirirken, Colm varoluş kaygısı ile besteler yapıp ortaya yeni bir ürün çıkarırken, Padraic bu konuda adım atmadığı gibi, diğerlerini de yadırgıyor. Mevcut statükoyu korumak, gelişimin/değişimin önünü kesmek isteyen bir “ideal tip” olup çıkıyor Padraic. (Bizde de çok vardır bu “ideal tip”lerden. İlkokul 5 seviyesi milliyetçi refleksleri ile kendilerini belli ederler çoğunlukla.)

    Padraic, bağımlılık duygusunun tatmini için beklentilerini her defasında bir kademe aşağı indirir; sırasıyla kasabanın delisi Dominic, eşeği Jenny, at ve inekler ve en sonunda da Colm’un köpeğidir. (Son sahnede köpeğin de tekrar Colm’un yanına dönmesi bence filmin en vurucu sahnesi diye düşünüyorum.)

    Güzel bir sanat eseri, bize yeni sorular sorduran eserdir desek, sanırım pek yanlış olmaz. Bu film de gerek özel gerekse de sosyal ilişkilerimiz üzerine bizlere sorular sorduran bir sanat eseri diye düşünüyorum.

    Not: Bence filmin kahramanı Jenny’dir. 🙂

Yorum bırakın
Yorum bırakın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir