KÖPEKLER PANTOLON GİYMEZ

Köpekler Pantolon Giymez (Koirat eivät käytä housuja)

Yönetmen koltuğunda oturan Jukka-Pekka Valkeapää, Dogs Don’t Wear Pants (Köpekler Pantolon Giymez) filmi ile kederin bedenle buluşmasını tanıdık bir hikâye eşliğinde ustaca anlatıyor. Acı çeken bir insanın kayboluşunu ve kendisini yeniden inşa etmesine şahit oluyoruz bu filmde…

İnsanın çok sevdiği birinin kaybı sonrasında içinde kırk tane mumun yandığına inanılır. Zamanla, her geçen günle birlikte mumlar birer birer sönmeye başlar. Kırkıncı mum ise hiçbir zaman sönmez, sonsuza kadar yanar insanın içinde. İşte o mumun alev alev yandığını gösteren bir film Dogs Don’t Wear Pants! Kalp cerrahı Juha, tüm görevlerini yerine getirse de aslında kalbin nasıl işlevini kaybettiğini anlatıyor bize. Aynı zamanda da hâlâ hayatta olan birinin acı yüzünden nasıl yok olduğunu…

Karısının ölümünün ardından çok uzun yıllar geçmiş olsa da acısını bir türlü hafifletmeyi başaramayan bir karakter Juha. Kızıyla, hastanedeki hastalarıyla kısacası yaşamla bir iletişim kuruyor fakat bu iletişim çok yetersiz kendisi için. Eksikliği çok büyük. Tamamlanmıyor. Hiçbir zaman da tamamlanmayacak, bunu biliyor. Karısının parfümünü kıyafetlerine sıkarak onunla sevişiyormuş gibi hissetmek istiyor, fakat çok da başarılı olamıyor. Gerçeklikten uzaklaşmak istiyor bir noktada. Ne aradığını bilmese de yıllar sonra bir gün kızının doğum gününde rastgele gittiği bir yerde buluyor aradığını. Bedensel olarak hissettiği acı ruhuna iyi gelmeye başlıyor. Eşinin hayalinin ağaçta sallanan elma gibi gerçek olduğu bir anda asılı kalıyor Juha. Bedeninde hissettiği acı, içindeki acının azalmasa da artmamasını sağlıyor. Yüreğinde yanan, zaman geçse de hiç sönmeyen mumları üflemeye başlıyor.

Sinematografik açıdan oldukça etkileyici bulduğum Köpekler Pantolon Giymez filminde, hikâyenin yalnızca tek bir kişi etrafında dolaşmasını çok sevdim. Abartılı diyalogların bulunmamasını, yalnızca bir kişinin gözünden acıya yaklaşımı görmekten büyük bir zevk aldım. Aslında belki de filmdeki en büyük başarı, karşılaştığımız hiçbir karakterle güçlü bağ kurmuyor olmamız. Yeni tanıştığımız ve ne yaşadığını çok da bilmediğimiz birinin acısını ekran karşısında, patlamış mısırları bir bir ağzımıza atarken de iliklerimizde dahi hissedebiliyor olmak! Hiçbir karakter, başroldeki kişi de dahil seyirciye, ‘’Beni anla, beni sev!’’ diye bağırmıyor. Cenazelerde sıklıkla duyduğumuz ‘’Acını paylaşıyorum,’’ sözünü hissetmek istiyor kalbinde. ‘’Yalnızca acımı paylaş, bana yeter!’’ diyor. Bu acıyı paylaşmamak mümkün mü zaten… Bir kaybın ardından çekilen acıyı bu kadar güzel tasvir edebilmek oldukça zor bir iş benim bakış açıma göre. Konusunun aşırı sıradan olması ise filmi daha da ilginç yapan bir nokta! Bir adam karısını kaybeder. Hikâye bu kadar. Fakat insan geleceğe doğru yürüdüğünü zannetse de geçmişine doğru kaçmaya meyilli bir canlıdır. Bu acılı adam da tek bir anda kalabilmek için ölmeyi bile göze alacak şekilde bu anda kalmayı arzuluyor.

Köpekler Pantolon Giymez

Juha’nın acı veren fantezileri, kaybı dolayısıyla bir çeşit kendini cezalandırmadan ziyade, kendisini iyi hissettiren, geçmişte varmak istediği durağa yaklaşmasına sebep oluyor. Seyirciyi BDSM ile tanıştıran Mona’nın, filmdeki yeri oldukça önemli. Özellikle ilk tanışmalarında Juha’yı yere devirip topuklu ayakkabısıyla tırnağına bastıktan sonra hiç tahmin etmediği bir yolculuğa çıkıyor kendisi de. Hem kendi içinde hem de Juha’nın hayatında… Juha için Mona, bindiği trenin makinisti oluyor. Fakat bu trende bir gariplik var. Bu trenin yolcusu Juha, bir sonraki durağa varmak değil bir önceki durağa giderek orada kalmak istiyor. Yaşadığı acının etkisiyle sürekli zamanda geriye gitmek, gittiği yerde kalmayı arzuluyor. Tırnağındaki acı ise bu trene binmesi için onu tetikleyen ilk uyarıcı detay oluyor. Acıyan tırnağına bastırdıkça hissettiği rahatlama göze sokulmadan verildiği için benim için etkisi oldukça büyük.

Köpekler Pantolon Giymez’de çok sevdiğim bir detay daha var. O da Mona’nın, müşterisinin can güvenliğini sağlamak için boğma işlemi sırasında eline sıkıştırdığı camdan büyük bir bilye. Bu bilyenin yere düşmesi demek Mona’nın artık durması demek! Fakat bu taktik Juha’da işlemiyor. Her ne olursa olsun bir insanın beynine yeteri kadar oksijen gitmediğinde ve nefessiz kaldığında elinde bir şeyi tutması mümkün değildir. Fakat buna rağmen Juha, elinde tuttuğu topu bırakmıyor, elinde paramparça oluyor bu bilye. Bu sahneyle birlikte o’nun dünyasının aslında çoktan paramparça olduğunu görüyoruz. Kalbi durma noktasına gelse de zihninde, karısıyla olduğu anıdan ayrılmak istemiyor. Çünkü onun hayatı yalnızca onunla anlam kazanıyor. Bu yüzden her defasında şunu söylüyor: ‘’Beni daha fazla boğ!’’

Filmin sonunda Juha’yı küçük pencereli kapıda gördüğümde müziğin de etkisiyle büyük bir duygu boşalması yaşadım. Adeta ekranın içine girip orada gördüğüm her bir tuhaf giyimli insana sarılıp yalnız değilsin demek geçti içimden.

Köpekler Pantolon Giymez’i izlememin üzerinden 48 saatten fazla bir süre geçti. Ne bulaşık yıkarken aklımdan çıkıyor ne de köpeğimi severken. Etkisinin çok daha uzun süre benimle kalacağına eminim. İnsan bindiği trenin bir sonraki durağa ulaşmasını istese de bazen istediği tek şey, bir önceki durakta kalma arzusudur.

Yazarın Diğer Yazıları:

2 Yorum

  • identitimed dedi ki:

    Öncelikle teşekkürler bu güzel yazı için 🙂 Aklıma takılan bir konu var ve film hakkında düşünmüş birine sormak istedim.

    “Aslında belki de filmdeki en büyük başarı, karşılaştığımız hiçbir karakterle güçlü bağ kurmuyor olmamız. Yeni tanıştığımız ve ne yaşadığını çok da bilmediğimiz birinin acısını ekran karşısında, patlamış mısırları bir bir ağzımıza atarken de iliklerimizde dahi hissedebiliyor olmak! Hiçbir karakter, başroldeki kişi de dahil seyirciye, ‘’Beni anla, beni sev!’’ diye bağırmıyor.”

    Karakter anlatımı ile ilgili kafamda soru işaretleri var. Filmi izlediğimden beri aklımda neden Mona’nın biraz daha fazla anlatılmadığı sorusu var. Çünkü yazdığın gibi Juha her ne kadar bize sevdirilmeye uğraşılmamış da olsa, birçok ayrıntı ile onu tanıyıp hissettiklerini hissetme şansımız oluyor. Mona’nın hikayesinin çok az anlatılmasının amacı odağı baş karakterden ayırmamak mı yoksa filmin eksikliği mi? Veya ben Mona’nın anlatıldığı ayrıntıları mı kaçırdım, bilmiyorum. BDSM olgusu tek kişi yaşanan bir şey olmadığından dolayı ben iki tarafı da yakından tanımak isterdim. Bu noktada kendi açımdan tamamlanmamış gibi hissediyorum hikayeyi.

  • Özlem dedi ki:

    Merhabalar, öncelikle yorumunuz için teşekkür ederim. Benim naçizane yorumum şu yönde: Benim bakış açıma göre burada odaklanılması gereken tek önemli nokta, Juha’nın yaşadığı ve bir türlü atlatamadığı acısı. Değil Mona’nın kızının bile dünyasına hiçbir şekilde giremiyoruz. Bu sebeple bu tür bir anlatım yönetmenin bir kusuru değil, tercihi. Mona’nın yolculuğunu çok yüzeysel görüyor olmak da benim üzerine düşünmeyi sevdiğim bir anlatım tarzı. Onun hayatına ilişmeden bir şekilde dönüşümüne şahit olabiliyoruz. Pek tabii ki sizin bakış açınıza göre de değerlendirmek mümkün. Konya’nın hayatına biraz daha girmek belki de ilgi çekici olabilirdi. Fakat ben bu haliyle oldukça memnunum. 🙂

    Umarım biraz olsun sorunuza yanıt verebilmişimdir. Geç yanıt için kusura bakmayın, sevgiler, Özlem

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.