Wonder Woman

DC Comics’in Man of Steel ile başlayan sinematik dünyasının arızalarla dolu olduğu herkes tarafından bilinen bir gerçek. Bir türlü dikiş tutmayan bu evren Batman v Superman: Dawn of Justice ve Suicide Squad gibi kötü filmlerle iyice gözden düşmüştü. Tam da bu yüzden DC bu kötü gidişatı düzeltmek için Wonder Woman’ı piyasa sürdü diyebiliriz. Ancak, olağan ataerkil kahramanların dışında farklı, örnekleri az olan bir kadın kahraman portresi DC’nin kötü imajını düzeltebilirdi. Nitekim öyle de oldu. Eleştiriye müsait pek çok yanı olmasına rağmen şimdilik DC için bir kurtarıcı olan Wonder Woman’a günahlarıyla-sevaplarıyla beraber bakalım

İlgi çekici Feminen Tonlar

Wonder Woman, hikayesinin düzeneğini erkek tanrıların savaştığı bir evrendeki güçlü ve koruyucu kadınlarla oluşturmuş. Zeus ve Ares’in savaşında kalkan rolünde olan bu kadınlar Themyscira adındaki cennet adada hüküm sürüyorlar. Diana Prince nam’ı diğer Wonder Woman’ın da dahil olduğu bu kadınlar hiçbir şekilde ataerkil bir gücün altında ezilmeyip kendi kendini yöneten bir portre çiziyorlar. Diana’nın çocukluğuyla başlayan bu hikaye daha sonra Amerikan casus Steve’in (Chris Pine) Almanlardan kaçarken savaşçı kadınların olduğu Themyscira gelmesiyle devam ediyor. Bir erkeğin hikayeye dahil olması hikayenin kadınsı yönünü bozmaktan çok güçlendirmiş çünkü film boyunca erkekler, bir başka erkek tarafından korkutulmuş, ezilmiş ya da bir kadından gelecek yardıma muhtaç olarak resmedilmiş. Steve’in “savaşı durduracak olan Londra’daki adamlar” sözüne karşılık Diana’nın “durduracak adam benim” demesi zaten her şeyi yeterince özetliyor. Fakat filmin riskten uzak, derinliği olmayan senaryosu tüm bu kadınsal anlatının DC’nin sadece kalkınma manevralarından biri olduğunu fazla belli ediyor. Maksat göz boyamak olsun.

Korksun Almanlar, Wonder Woman Geliyor!

Wonder Woman’ın diğer çizgi roman uyarlamalarından farklı olarak fantastik hikayesini, bizim dünyamızla harmanladığını söylemek mümkün. Birinci Dünya Savaşı esnasında geçen hikayede Diana tahmin etmek zor olmayacağı gibi Almanlara karşı mücadele veriyor. Dünya tarihinin mitolojik ögelerle bir araya getirildiği bu hikaye risksiz olsa da zevk veriyor açıkçası. Kadınsal anlatının da devam etmesiyle Diana’nın ‘erkeklerden’ oluşan Alman ordularını dize getirdiğini görüyoruz. Dünyayı istila eden yaratıkların her yeri mahvedip dünyayı yaşanmaz hale getirdikten sonra kurgusal kahramanların dünyayı kurtardığı bir anlatıdan ziyade Wonder Woman’ın dünya gerçeklerine yakın hikayesi en büyük artılarından birisi. Fakat tüm bunlardan zevk alabilmek için filmin, tarihi saptırmasını göz ardı etmek lazım. Çünkü her zamanki gibi bazı uluslar iyi gösterilirken, diğerleri kötü gösterilmiş. Dünya savaşlarında büyük uluslardan hiçbirinin masum olmadığını düşünecek olursak Diana’nın durdurmaya çalıştığı kötülük saçan Ares’in Alman ulusuyla özdeşleşmesi ya da Ares’in tüm planlarını Almanlar üzerinde denemesi sinir bozucu gelebilir.

Filmin eğlenceli yanlarından biri de Diana Prince’in insanların dünyasındaki kavram, norm ve geleneklerden bihaber olması. Zaman, Evlilik, erkek-kadın ilişkileri gibi kavramlara uzak olan karakterimizin, insanlara ayak uydurma çabası keyifli bir seyirlik sunuyor. Bunun yanında Gal Gadot ve Chris Pine’nın uyuşan kimyalarından dolayı dozunda romantizmin rahatsız etmediğini söylemek mümkün.

Artılarıyla-eksileriyle Wonder Woman’ın, DC sinematik evreni için önemli bir adım olduğu aşikar. Bozulan imajı bir nebze olsun düzeltebildiği söylenebilir. Hikayesi risksiz olsa da tadında iki saat yaşatıyor. En önemlisi de bu, kendini izlettirmeyi biliyor. DC sinematik evreninin üstünde görülen Marvel filmleriyle rahatlıkla boy ölçüşebilir. Hazır vizyondayken, bir de siz Wonder Woman için nabız yoklayın derim.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir