Türkiye’de Sinema Eğitiminin Sorunları (I)

Bundan yirmi yıl kadar önce “Türkiye’de Sinema Eğitimi” başlığı altında uzunca bir makale yazmış ve Türkiye’deki sinema eğitimini epey eleştirmiştim. Eleştirmek şöyle dursun, hiçbir üniversitemizde gerçek sinema eğitimi yapılmadığını iddia etmiştim. Tabi ki, bu iddiam ‘sinema eğitimi’ veren okulların bazı hocalarının tepkisini çekmişti. Türkiye’nin saygın bir üniversitesinde ‘sinema eğitimi’ veren bir hoca olduğum hatırlatılarak bu iddiamın üslup bakımından hatalı olduğu bildirilmişti. Belki haklıydılar. Üslup hatası yapmış olabilirdim. Ama ne olursa olsun doğru söylüyordum ve kendimce haklıydım! Nasıl mı?

Haklıydım çünkü zamanının Sovyetler Birliğinin başkenti Moskova’da Devlet Sinema Enstitüsü VGİK’te yedi yıl sinema eğitimi almış biri olarak sinema eğitiminin nasıl olması gerektiğini çok iyi biliyordum. 1919 yılında Devlet Sinema Teknik Okulu adı altında kurulan, 1922 yılında Tüm SSCB Devlet Sinema Enstitüsü, iki bin yılında da Sergey Gerasimov adıyla taltif edilip Tüm Rusya Sinema Üniversitesi adını alan VGİK dünyanın ilk sinema okuludur. Sadece sinema eğitimi veren bu devasa okulun yedi fakültesi ve sinemanın yirmi ayrı uzmanlık alanını içeren yirmi bölümü vardır. Ayrıca dünyanın en ünlü, kendi uzmanlık alanlarında en deneyimli ustaların eğitim verdiği bu okulda, her yıl dünyanın en az elli ülkesinden öğrenci bulunmaktadır. Bu okulun devasa stüdyosu, dört tane devasa çekim platosu, ışık parkı, montaj masaları, film yıkama ve baskı laboratuvarı, ışık arabaları, set arabaları, yüzlerce kameraları (benim öğrenciliğim yıllarında tamamı tamamına 700 adet 35 mm kamera) vardı. Bunlarla birlikte tek kare çekim yapabilen kameralar, animasyon çekim platoları, özel efekt platoları ve kameraları, tamamı profesyonel montaj odaları, negatif montaj üniteleri, seslendirme salonları, ses arşivi, müzik arşivi, devasa dekor atölyesi, hızarlar, torna makineleri, boya badana takımları, devasa aksesuar ve kostüm depoları set ekipleri ve sinema için gerekli olup şu an aklıma gelmeyen bir sürü malzeme, her türlü araç gereç o zamanlar yılda üç yüz film üreten Türkiye’de her anlamda mevcut olan sinema ekipmanının en az 20 katını tek başına VGIK barındırıyordu. Bu okulda sinemayı ve sinemanın her dalını ilgilendiren her şey vardı. Yani yok yoktu!

En önemlisi ise öğrenciler bütün bu malzemeleri tek kuruş ödemeden istediği gibi kullanırdı. Yönetmen adayı öğrenci, o zamanın Robert De Niro’su veya Marlon Brando’su sayılan ve devlet sanatçısı unvanını almış İnnokenti Smoktunovski, Vyacheslav Tikhonov, Aleksey Batalov, Vladislav Dvorjetski, Mihail Ulyanov, Armen Cigarhanyan, Boris Yankovski vs. gibi dünya çapında oyuncuları ders için çektiği kısa filmlere davet edebilir ve ücretlerini okula ödetirdi. Yönetmen adayı her öğrenci ilki on, ikincisi yirmi, üçüncüsü de 20 veya otuz dakika olmak üzere üç film çekerdi ve bu filmlerin bütçelerini kuruşu kuruşuna okul öderdi… Hatta diploma filmi bazen ustaların onaylaması halinde uzun metraj sinema filmi olabilirdi. Örneğin Andrey Mihalkov Konchalovski diploma filmi olarak Çingiz Aytmatov’un “İlk Öğretmen” romanını filmleştirmişti. Bu uzun metraj sinema filmi şu ana kadar Sovyet sinemasının kült filmleri arasında zikredilir.

Rejisörlük Fakültesi, Sinema Oyunculuğu Fakültesi, Görüntü Yönetimi Fakültesi, Sanat Yönetmenliği Fakültesi, Senaryo ve Sinema Eleştirisi Fakültesi, Prodüktörlük ve Sinema Ekonomisi Fakültesi, Animasyon ve Multimedya Fakültesi… Bunlar birer dekanlık ve kendi aralarında bir sürü branşlara, bölümlere ve de kürsülere ayrılıyor. Film Yönetmenliği Fakültesi hocaları Eisenstein, Kuleşov, Pudovkin, Dovjenko, Romm, Gerasimov, Kalatozov, Alov ve Naumov, Stolper, Bondarçuk, Ozerov, Matveyev, Hutsiyev, Mihalkov, Abdreşitov, Klimov ve daha adlarını saymadığım nice yurt çapında olduğu gibi, dünya çapında da adını duyuran dünya sinemasının gerçek anlamda ustalarından oluşuyordu. Görüntü Yönetmenliği Fakültesinin hocaları da Tisse, Kalaşnikov, Rerberg, Yusov, Monahov, Galperin gibi bu dünyada gelmiş geçmiş en iyi görüntü yönetmenlerinden oluşuyordu. Senaryo, sanat yönetimi veya diğer fakültelerin hocaları da öyleydi. Yani yaptığı filmlerle tüm dünyaya ustalığını kanıtlamış usta bir yönetmen, görüntü yönetmeni, senarist, oyuncu, sanat yönetmeni veya kurgucu o okulun hocası olabilirdi ancak…

Henüz sinemanın sanat bile sayılmadığı ve tüm dünyada sinemacı sayısının parmakla sayılabileceği 1919 yılında tesis edilen VGIK’in hocaları tıpkı yönetmenler, kameramanlar veya senaristler gibi ampirik bir yaklaşımla, yani deneme yanılma yoluyla ders işleyip eğitim programlarını yapıyor ve sinema eğitim metodiğini geliştiriyorlardı. Bu durum 1928 yılına kadar böyle sürdü. Bunun üzerine okulun hocaları, ABD, İtalya ve Fransa’da yaşamlarını sinema sanatına ve onu geliştirmeye adamış yönetmen ve kuramcıları da davet etmek suretiyle dört beş yıl süren toplantı, seminer ve tartışmaların sonucunda 1932 yılında sinema eğitiminin müfredat ve metodiğini sistemleştirmiştir. İş bu ki, günümüze kadar aynı sistem devam etmektedir. Ancak kaçınılmaz bir şekilde, pelikülden dijital görüntüye geçme, kamera ve kurgu aletlerinin dijitalleşmesi, sinemada bir sürü görsel efektin artık bilgisayarlarla yapılıyor olması, bunun sonucunda teknolojiye adaptasyon bağlamında, doğal olarak sisteme kimi ekler yapmak zorunda kalmışlardır…

ABD, İngiltere, Fransa, Polonya, Macaristan, İtalya ve Almanya’da yani yine hatırı sayılır okulları olan bu ülkelerin, sinema eğitimi veren okullarını hangi tarihlerde tesis ettikleri ve nasıl bir yöntem izledikleri konusunda ne yazık ki, net bir bilgi sahibi değilim. Bu nedenle bunları ayrı bir araştırma konusu olarak şimdilik erteleyip asıl mevzuumuz olan ülkemizdeki sinema eğitimine odaklanmaya çalışacağım.

Türkiye’de ilk olarak Prof. Sami Şekeroğlu tarafından İstanbul Devlet Güzel Sanatlar Akademisi bünyesinde kurulan Sinema – TV Enstitüsü ilk kez 1974 yılında sinema eğitimine başlamıştır. Bunu ilerideki üç yıl içinde, üç Sinema TV bölümü daha izlemiştir. Bunlardan biri, 1976 yılında Ege Üniversitesine bağlı olarak kurulan ve 1982 yılında Dokuz Eylül Üniversitesine bağlanan Sinema TV Bölümüdür. Diğer ikisi, Eskişehir Anadolu Üniversitesi İletişim Bilimleri Fakültesi bünyesinde1977 yılında kurulan Sinema TV Bölümüyle Marmara Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi bünyesinde 1982 yılında kurulan Sahne ve Görüntü Sanatları Bölümü daha sonraki adıyla Sinema TV Bölümüdür. Özetleyecek olursak, 1974 – 1982 yılları adasında Türkiye’de dört tane sinema TV Bölümü ‘sinema eğitimine’ başlamış oluyor…

Yeri gelmişken hemen belirteyim: Bu dört sinema okulunun böyle arka arkaya kurulmasının gerekçesi ne olabilir acaba? Türkiye’ye dört sinema okulu gerekir mi? Hayır! Türkiye’ye doğru dürüst bir eğitim mekânı, teknolojisi, programı ve hocaları olan bir sinema okulu yeter de artar! Hatta bütün Ortadoğu için bir tek sinema okulunun yeteceğini düşünüyorum. O halde bu sinema okullarının birbirinin peşi sıra kuruluşunun mantığı nedir? Bana kalsa ve bunu en masum haliyle tabir edecek olursak “Onlar kurdu, biz niye kurmayalım” zihniyetinden başka bir şey değil! Ama madem dört sinema okulu bir şekilde kurulmuş, yapacak bir şey yok! O halde bu okulların sinema sanatının şanına yakışır bir şekilde bir müfredat programı yapmaları, ülkenin en deneyimli sinema ustalarını derslere davet edip sinemanın her branşında atölyeler tesis etmeli ve sinema eğitiminin metodiğini kendi aralarında tartışıp diğer ülkelerin sinema okullarıyla karşılaştırarak saptamalı, geliştirmeli ve dünyaya örnek olacak şekilde sinemanın her branşından uzmanlar yetiştirmelidir.

Böyle olması gerekirken Türkiye’de ne yapıldığına bir bakalım! Türkiye’de sinema eğitimi konusunda o kadar yanlış yapıldı ki, insan nereden başlayacağını şaşırıyor. Hani “deveye neden boynun eğri demişler” diye bir laf var ya, öyle işte! O halde ilk önce sinema eğitimi veren okullarımızın adından başlayalım. İlk kuruluş yıllarından başlarsak sinema okullarımızın adı genellikle “Sinema TV Bölümü” idi. Bu okullar bir üniversitenin güzel sanatlar fakültesine bağlı bir bölümden ibaretti. Daha sonra bu okullar, kimi üniversitelerin iletişim fakültelerinin bir bölümü olarak peyda olmaya başladı. İletişim fakülteleri biraz fark yaratmak için sinema okullarının adını da farklılaştırdı ve “Radyo Televizyon ve Sinema Bölümü” şeklinde adlandırdı. (Hatta ayıp olmasa “Radyo Televizyon Sinema Telsiz ve Telgraf Bölümü” şeklinde adlandıracaklardı ki, isim uzun olur diye vazgeçmiş olacaklar)…

“Sinema TV Bölümü” isim olarak dünyanın herhangi bir sinema okulundan ve özellikle ABD’den birebir kopyalanıp alınmış olacak. Bir sinema okulunda “Sinema ve Televizyon” dendiğinde, sinemayı anlarız da, TV’si ne oluyor acaba? Bu bölümleri kuran ve bir sinema meraklısı veya izleyicisi olmaktan başka sinemayla hiçbir alakaları olmayan öncü hocalarımız, söz konusu bölümlerin adındaki TV’nin ne anlama geldiğini bilmediklerini tahmin ediyorum. Öyle ki, sırf TV sözcüğü geçtiği için bu bölümlerde hem sinema hem televizyon dersleri verilmesi gerektiğini düşünüp öyle hareket etmişlerdir. Oysa bir sanat veya meslek olarak sinemanın televizyon denen zımbırtıyla hiç alakası yok! Burada zikredilen “Sinema TV” ibaresi eksik alınmıştır. Tamamı “Sinema ve TV Filmi” olmalıdır.

Örneğin VGİK’te “Rejisörlük Fakültesi”nin bir bölümünün adı “Oyunculu Sinema ve Televizyon Filmi Rejisörlüğü” olarak geçmektedir… Burada söz konusu olan televizyonun kendisi değildir. Burada televizyon filminden kasıt, özel olarak TV için yapılmış TV filmleri ve/veya TV’de gösterilmek üzere yapılan çok serili filmler, bizdeki adıyla dizilerdir. Biraz daha dikkatli düşünürsek TV’nin bir sanat değil, bir cihaz yani bir teknoloji olduğunu kolayca anlayabiliriz. Burada ‘beyaz perde’ neyse TV de odur. Yani televizyon bir filmin gösterim aracı olmaktan başka sinemayla alakalı değildir. TV’de bir piyesin gösterilmesi, nasıl ki tiyatro okullarına ‘Tiyatro TV’ denmesini gerektirmiyorsa yahut radyo veya TV’de bir senfoninin yayınlanması, radyo ve TV gibi derslerin konservatuar müfredatına girmesini hiçbir şekilde gerektirmiyorsa, TV’de bir filmin gösterilebiliyor olması da, TV dersinin sinema müfredatına girmesini hiç gerektirmez!

Sonuç itibariyle TV kategorik olarak sinemadan farklıdır. TV cihaz olarak ancak ve ancak sinemada projeksiyon makinesi ve beyaz perdenin yerini tutar. Oysa TV yayıncılığı kendi içinde değişik branşları, teknik ve teknolojik özellikleri olan başlı başına bir dünyadır. TV bu anlamda basın yayın kategorisine girer. Yani TV görsel işitsel bir gazetedir. TV dünya futbol şampiyonası gibi bir etkinliği, canlı olarak anında tüm dünyaya iletebilir. TV aynı şekilde canlı olarak bir bilim adamının veya politik bir liderin konuşmasını tüm dünyaya iletebilir (Tıpkı radyo gibi)… Ne acayip değil mi? TV’de haber programları, spor programları, sanat söyleşileri, politik tartışmalar, yorumlar, dedikodu programları, ibadet programları, terbiye programları, yarışmalar, konserler vs… yayınlanabilir. Sinemada bunların hiçbiri bu haliyle mümkün değildir! Mümkünse çok farklı bir yaklaşım ve yaratıcılıkla olur?

Ne güzel, ne de çirkin olan sanatların hiçbiriyle uzaktan yakından alakası olmayan iletişim fakültelerinde[1] ‘Sinema TV’ bölümlerinin açılması, tıp fakültelerinde ‘camide cenaze namazı kıldırma’ dersi kadar tuhaf bir şeydir. Bu ülkenin bir üniversitesinin güzel sanatlar fakültesi bünyesinde bulunan bir Sinema TV bölümünde, sinema dersleri veren bir öğretim elemanı olarak yaşadığım, suyunu içtiğim, havasını soluduğum bu ülkede bunca yanlışın yapılması zoruma gidiyor arkadaş! Sebebi ne olursa olsun eğitimde bu derecede sorumsuz davranılmasının bu ülkeye olduğu gibi, bu ülkenin vatandaşlarına büyük bir haksızlık ve saygısızlıktan başka bir şey olmadığını düşünüyorum!

Yazımızın henüz başında dört başı mamur bir sinema okulunun tüm Türkiye’ye hatta tüm Ortadoğu’ya yeterli olacağını söylemiştik. İlk başlarda İstanbul’da iki, İzmir ve Eskişehir’de birer olmak üzere toplamda dört sinema okulumuz sinemacı yetiştirmeye başlamıştı. O yıllarda ülke nüfusunun 40 – 45 milyon civarında olduğunu da hesaba katarsak bu dört okulun Türkiye’ye gerektiği kadar sinemacı yetiştirip sinemacı ‘açığımızı’ kapatacağına ve el âlemin karşısında itibarımızı kurtaracağına kesin gözüyle bakabiliriz. Fakat tıp, mühendislik vs. gibi çok para getiren ve toplumda gayet saygın bir yeri olan mesleklere müthiş rağbet varken, dünya sinemasının krizden çıktığı 1995 yılından itibaren sinema okullarına inanılmaz bir rağbet duyulmaya başlandı[2]. Böylece dört sinema okulu gelen taleplere cevap veremeyince artık her üniversitede bir hatta birden fazla Sinema TV bölümü kurulmaya başlandı. Önce güzel sanatlar fakültelerinde kurulan Sinema TV bölümleri, TV olgusu yüzünden iletişim fakültelerinde de görülmeye başlandı. Ancak iletişim fakülteleri Sinema TV adını eksik bularak Radyo Televizyon ve Sinema şeklinde tamamladı. Bence bu bölümün adı ileriki zamanlarda daha da geliştirilerek “Posta Telefon Telgraf Telsiz Radyo TV ve Sinema” olarak daha geniş ve ‘muazzam’ hale getirilmelidir (!)…

İlk başlarda Sinema TV bölümlerine özel yetenek sınavıyla öğrenci alınırken ve yıllık öğrenci kontenjanı on – on beş civarında iken zamanla özel yetenek sınavı da ortadan kalmış ve Sinema TV bölümlerinin öğrenci kontenjanı yirmiye, daha sonraları otuza, kırka ve şimdi de elli ve altmışlara ulaşmıştır. Bunun yanı sıra 1982 yılında sayıları dört tane olan Sinema TV bölümü sayısı geçtiğimiz yıl itibariyle altmış bire çıkmıştır. Ortalama yıllık öğrenci kontenjanını da kırk olarak hesaplarsak yılda yaklaşık olarak 2.500 sinemacı yetiştiriyoruz. Tabi ki bu okulların ikinci öğretim, özel kurs ve sinemayla, hatta sanatlarla hiç mi, hiç alakası olmayan branşlardan gelip sinema alanında yüksek lisans ve doktora yapanları da hiç hesaba katmıyoruz. Bir de hiçbir okul veya sinema kursuyla alakası olmadan birden yönetmen kesilip film yönetmeye başlayanlar da cabası…

Ülkemizde kırk yıldan beri sinema eğitimi yapıldığını kabul edersek o günden bu güne mezun olanlara, alaylı olup daha önceleri sinema ve TV’de çalışanları eklersek şu an ülkemizde 100.000 dolaylarında (belki de çok daha fazla) sinemacı olması gerekir. Bu arada gerek filmlerde, gerekse TV dizilerinde her türlü rol alan oyuncu camiasını da hesaba katmıyoruz. Eğer sinema okullarına taleple birlikte her mahalleye bir sinema okulu açılırsa yirmi yıl içinde ülkemizde sinemacı sayısının milyonlarla hesaplanması ve her beş kişiden birinin sinemacı olması kaçınılamaz gibi görünmektedir!

Diğer taraftan sinema okullarının her ne kadar “Radyo TV ve Sinema” adı altında olsa da, iletişim fakülteleri nezdinde yaygınlaşması, sinema eğitimine ciddi bir darbe indirmiştir. Çünkü 12 Eylül dikta rejiminin Türkiye’ye armağan ettiği YÖK, Sinema TV bölümlerine özel yetenekle öğrenci alımını iptal etmiştir. Bir de ne hikmetse özel yetenek sınavının sinema okulları için iptal edilmesinin bir gizli diğeri de açık olan iki nedeni vardır. Gizli olan ve kulaktan kulağa fiskoslarla iletilen neden, özel yetenek sınavlarında rüşvet ve kayırmaların döndüğü iddialarıdır. Oysa YÖK’ün bu kararının arkasında çok daha hassas başka nedenlerin olduğunu çok iyi biliyorum. Fakat bunları burada açıklamamın hiçbir yararı olmayacağı için bu mevzuu kapatıyorum. İkinci ve açık neden ise iletişim fakülteleri bünyesindeki Radyo TV ve Sinema bölümlerine özel yetenekle değil, ÖSS sınavıyla öğrenci alındığıdır.

Dünyanın hiçbir yerinde sinema okullarına ÖSS türü sınavlarla öğrenci alındığını şu ana kadar işitmiş değilim! İstisnasız her şeyde Batı’yı taklit eden ülkemiz nedense yararlı bir konuda taklit etmiyor! Mesela ‘Bologna Süreci’ Türkiye’nin yüksek eğitim geleneğini yok etmiştir. Birçok Avrupa üniversitesinin, hatta ve hatta Bologna’nın bile bu süreçten çekilmiş olmasına rağmen Türkiye üniversiteleri, Türk gelenek göreneklerine ve usta çırak ilişkisine hiçbir şekilde uymayan kokuşmuş Bologna bataklığından çıkmak istememektedir nedeni ne ise… Hatta böyle bir düşünceyi dile getirmek bile ciddi bir cezayı gerektirebilir!

Şimdi sinema okullarıyla ilgili bir başka paradoksa geçelim! Sinema eğitiminin değil iletişim fakültelerinde, güzel sanatlar fakültelerinde bile olmaması gerekir. Neden mi? Çünkü sinema eğitiminin nasıl olması gerektiğini, sinema eğitimi için hangi derslerin önemli hangilerinin önemsiz olduğunu sinema hocalarından ziyade, fakülte kurulu[3] üyeleri ve daha sonra üniversite senatosu üyeleri bilmektedir. Örneğin güzel sanatlar fakültesi bütün birimleri için haftada 14 saat olan “Temel Sanat Eğitimi” adlı bir dersi zorunlu kılmıştır. Öğrenciler bu derste 50×70 ebadında bir beyaz resim kartonu alıp gün boyu onu noktalarla doldururlar. Bir iki hafta sonra bu kez başka bir kartona çizgilerle tarama yaparlar vs. Bu bir sinema öğrencisi için olmazsa olmazmış! Bunun anlamı ne diye sorduğumuzda bu sinema öğrencisine ritim ve tempoyu öğretiyormuş! Ben dünyanın en eski ve her bakımdan en donanımlı sinema okulu olan VGİK’te yedi yıl öğrenim gördüm ama nokta ve çizginin sinemada ritim ve tempoyu ifade edeceğini işitmedim! Dünyanın hiçbir sinema okulunda bu türden temel sanat eğitimi diye bir ders yok! Buna rağmen Güzel Sanatlar Fakültesi Fakülte Kurulunu ikna etmek mümkün olmuyor! Üstelik Türkiye’nin diğer sinema okullarında da böyle bir ders yok…

Düşününüz ki, bir üniversitede tıp fakültesi hocaları nöroşirurji veya kardiyoloji gibi hassas bir bölümün derslerinin nasıl olması gerektiğini bir tekstil uzmanı, bir deniz ürünleri uzmanı bir de borsa uzmanından öğreniyorlar! Yahut üniversite senatosunda kardiyoloji konusunda bir karar alınacağı zaman kardiyoloji profesörüyle eşdeğerde oy kullanacaklar! Bu nasıl bir zihniyet böyle? Demokrasi gereği mi böyle yapılıyor acaba? Hiç sanmıyorum! Bu zihniyetin yaslandığı dayanağı hangi kelimelerle açıklayacağımı bilemiyorum! Herkes her şeyi herkesten daha çok biliyor! Oysa büyük filozof Sokrates ne güzel söylemiş: “Bir şey biliyorum, o da hiçbir şey bilmediğimdir!”

Sonuç itibariyle bir bölümde hangi derlersin olması gerektiğini, metodolojisini ve ders saatlerini o bölümün hocaları kararlaştırmalıdır. Örneğin VGİK’te her dersin, o dersi veren hocalardan oluşan bir kürsüsü vardır. Diyelim ki, Rejisörlük Fakültesinin Oyunculu Film Bölümü’nün montaj dersi hocası, oyunculuk dersi hocasının işine karışmaz, oyuncuları nasıl hazırlaması gerektiği konusunda fikir bile beyan etmez. Tabi ki oyunculuk dersi hocası da montaj dersi konusunda bilgiçlik taslamaz. Böylece her dersin haftada kaç saat olması ve nasıl işlenmesi gerektiğini söz konusu dersin kürsüsü karar verir ve kararlarını dekanlığa bildirirler. Buna ne dekan ne de rektör, hiç kimse karışamadığı gibi karşı da gelemez!

Öyle sanıyorum ki, burada asıl sorun sinema bölümlerinin sinemayla alakası olmayan fakültelerin bünyesinde olmasıdır! Sinemaya “Yedinci Sanat” dendiği için sinema eğitimi ya güzel sanatlar fakültelerine yahut adında “TV” kavramı geçtiği için iletişim fakültelerine yamanmıştır. Çünkü ülkemizde sinema okullarını kuranların hiç biri sinemacı değildir. Doğal olarak da sinemanın nasıl bir sanat ve neyin sanatı olduğunu bilmedikleri için kendi başına bağımsız, sırf sinema eğitimi veren bir enstitü veya akademi kurmayı akıl edememişlerdir. Bu nedenledir ki, sinemanın kaderini ve nasıl eğitilmesi gerektiğini, bünyelerinde kurulduğu bu fakülteler tayin ediyor. Bu zihniyetle yaklaşılınca, sinema deniz ürünleri fakültesi bünyesinde olsaydı, o zaman sinema dersleri arasında “ahtapotların cinsel hayatı” gibi bir dersin olmasını asla yadırgamamak gerekirdi…

Ey nas![4] Sinema “Yedinci Sanat” filan değildir! Bir romantik adam sinemanın icadına kadar bildiği sanatları parmaklarıyla saymış, altı tane çıkmış. Böylece sinemaya “Yedinci Sanat” demiş ama ‘bu taşı kuyuya atan’ romantik amcamız ne hikmetse birinci sanatın veya üçüncü, beşinci sanatların hangileri olduğunu söylememiş! Bir tek sinema numaralı diğerleri ise numarasız kalmış! İşte bu romantik amcanın ‘kuyuya attığı bu taşı’ gel de şimdi çıkar işin yoksa… Demek istediğim ya bütün sanatları numaralandıralım ya hiç birini!

Sinema tüm sanatların bir sentezi değildir! Eskiden beri sinemanın bütün sanatların bir bileşkesi olduğunu söyleyenlere çok rastlamışımdır. Efendim; sinemada hem resim varmış, hem edebiyat, hem heykel, hem de tiyatro hem oyunculuk! Müzik de var Allahlına kadar! Ya mimarı? Olmaz olur mu? Grafik de var, fotoğraf da… Renk var, ışık var, kostüm var, kilim var, gelenek var görenek var, örf adet var, var oğlu var! Kısacası sinemada yok yok! Dolayısıyla bir ressam, bir müzisyen, bir grafikçi vs. çok rahat bir şekilde sinema hakkında ahkâm kesebiliyor! Ama sinemada tarih de var, coğrafya da, sosyal bilgiler de… İşte bu yüzden ve özellikle ülkemizde herkes her şeyden anladığı gibi, özellikle sinemadan anlar! Hatta sinemayı onu üreten yönetmeninden daha iyi bilir!

Sinema tüm sanatların bir bileşeni değildir! Hatta diğer sanatlardan kategorik olarak ayrılır. Diğer sanatlarla ortak olan olan tek tarafı, insan tarafından üretildiği ve sadece insan algısına sunulduğudur! Kimilerinin iddia ettiği gibi sinemanın anası edebiyat, babası fotoğraf veya tiyatro değildir! Sinema kimilerinin dediği gibi, hareketli resmin sanatı da değildir! Nasıl ki, edebiyat yazının sanatı, resim ve heykel plastiğin sanatı, müzik ritim ve tamponun sanatı, tiyatro da sahnenin sanatı ise sinema da hareketin ikinci türünün, yani DİYALEKTİK GELİŞME’nin sanatıdır.[5]

Devamı var…

Bu yazı yönetmen Semir Aslanyürek tarafından kaleme alınmıştır.


[1] Eskiden adı Basın ve Yayın Yüksek Okulu (veya fakültesi) olan yükseköğretim kurumlarının, ‘communication’ sözcüğünü çevirip ‘iletişim fakültesi’ şeklinde ithal bir isimle adlandırılmaları ne kadar yersiz ve üzücü bir davranıştır. Peki, ‘iletişim’ nedir? PTT, mors alfabesi, edebiyat, sanat, konuşma, her şey iletişim değil midir? Sapla samanı ayıramadığımız sürece, vereceğimiz eğitimin hiçbir yararı olmayacak kanaatindeyim!

[2] Bunun mutlaka bilimsel bir açıklaması vardır fakat bu şimdiki konumuzun dışında olduğu için buna değinmeyeceğiz.

[3] Fakülte Kurulu: Fakülte Dekanı, Fakültede mevcut olan bölümlerin başkanları ve iki profesör temsilcisi ve bir doçent temsilcisinden oluşur.

[4] Ey insanlar!

[5] F. Engels hareketi iki türe ayırmıştır. Birincisi ‘mekanik hareket’ diğeri ‘diyalektik gelişmedir’.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir