Thelma

SÜPÜRGESİZ CADI: THELMA

François Marie Charles Fourier bir erkektir. Birçok ideolojik düşünce içinde farklı tanımları olsa da temelde kadının eğitimde, iş yaşamında, politikada, sınıfsal olarak eşitliğini savunan ‘feminizm’ kavramını kullanan ilk kişidir. Fransızca söylemiştir!

1484’de Henry Kramer ve James Sprenger adında iki aklı evvel rahip tarafından yazılan ve çok değil henüz çeyrek asır önce dünyanın döndüğünü kabul eden Katolik Kilisesi’nin onayıyla basılan ‘Malleus Maleficarum’ yayına hazırlandığında ortada ne böyle bir kavram ne de bir kadın hareketi vardı. Orta çağ karanlığında “cadı” diye kadını şeytanileştirip katletmeyi tarif eden bu neşriyat, kadınların kaç derecede pişirilmesine değin bilgiler içeriyordu. Joachim Trier’in Thelma’sının referansları da bu teolojik çürümeye dayanıyor.

Babası katı bir Katolik olan Thelma, metafizik güçlere sahip bir kadındır. Kendisinin de açıklayamadığı bu durum yoğun epileptik nöbetlerle ortaya çıktığında kahramanımız taşradan kente olan fiziksel yolculuğunun yanında zihinsel dönüşümünü de kaçınılmaz olarak gerçekleştirmeye başlar. Çocukluğunda katı bir dini eğitime tabi olan Thelma, Anja adında bir kadına aşık olur. Bununla beraber hızlı ve yoğun çelişkiler içinde mazisine veda edip varoluşun sınırlarını öğrenmeye çalışır.

Thelma’nın siyah pelerini, sombrero şapkası ve de alâmetifarikası olan süpürgesi yoksa da çizilen karakter önemli ölçüde “cadı”yı tarif ediyor. Dinin etkisindeki birçok kültürde kötülüğe çağrışım yapan bu karakter, Kıta Avrupa’sından, Afrika’ya, Asya’ya, Anadolu’ya kadar bütün yerkürede gerçek ya da mitolojik bir öğe olarak kendine yer bulmuştur. Filmin kendini dayandırdığı zaman aralığı ise Orta Çağ Avrupa’sı. 15.yy’dan 18.yy’la kadar yaklaşık üç yüz yıl boyunca bir buçuk milyon kadının ölümüne sebep olan bu mit, Thelma ve babasının temsil ettiği değerler üzerinden yeniden tekerrür ediyor. Joachim Trier’in finaldeki dokunuşuyla destansı bir intikam alegorisine dönüşen film kendi kavlince ortaçağ karanlığında yitip giden yüz binlerce kadının ruhlarına saygı duruşunda bulunuyor.

Finale doğru müthiş bir etki yaratsa da ele aldığı konuyu hareketli kurgusuna feda ediyor Trier. Daha minimal bir olay örgüsü ve uzun planlarla karakterleri derinleştirmeye uygun bir tasarım mümkünken tercihini hızlı ve akışkan bir yapıdan yana kullanıyor. Oslo, 31. august ile filmografisinin zirvesine çıkan yönetmen bu adımda vasat bir işe imza atsa da gökubbede belli belirsiz bir hoş sadâ bırakıyor.

1 yorum

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir