The Post

Steven Spielberg’ün sinemadaki yerini tartışmak anlamsız ve yersiz. Filmografisindeki filmleri alt alta sıralamak bile kendisine tekrar saygı duymak için yeterli. Ancak bir gerçeği de kabul etmek gerekir ki Spielberg sineması düşüşte. Spielberg’ün geçmişini inkar etmeden ama sırf Spielberg filmi diye de eleştirmekten kaçınmadan seçtiği yeni sinema dilinin kötü bir örneği olan Post’u inceleyelim.

Öncelikle Amerika’nın haksız yere Vietnam savaşına girdiğini, bu işe karışan dört başkan olduğunu ve hepsinin yalan söylediğini bir filmde açık açık söylemek çok cesurca görünebilir. Kendi ülkesini eleştiren, yanlışlarını içtenlikle gösteren bir yönetmen için başka ne söylenebilir ki. Oysa bu, seyirciye bu yanılsamayı yaşatmak için tasarlanmış bir senaryo oyunu sadece. Aynı Casuslar Köprüsü filminin ilk yarısında yapıldığı gibi. Önce Amerika’yı kötü gösterelim, sonra Rusya’yla karşılaştırıp aslında ne kadar eşitlikçi ve ne kadar özgür bir ülke olduğunu gören görmeyen herkesin gözüne sokalım formülünün bir benzeri The Post’da uygulanmış. Film, ikinci yarısıyla birlikte en adil, basının en özgür olduğu, en eşitlikçi ülkenin Amerika olduğuna dair kimsede kuşku bırakmıyor elbette(!) Üstelik öyle naif bir ülke ki Amerika, dönemin başkanı Nixon gerçekleri ortaya çıkarmaya çalışan gazeteye devlet sırlarını yayınladıkları için beyaz saraya giriş yasağı koymakla yetiniyor. Bunların hepsi Spielberg’ün milliyetçi bakış açısına yaptığım eleştiriler aslında. Peki film bu yüzden mi kötü diyebilirsiniz; cevabım hayır, sadece bu yüzden değil. Az önce örneğini verdiğim bir diğer Spielberg filmi olan Casuslar Köprüsü’nü de aynı milliyetçi yaklaşımlar nedeniyle eleştirmiştim ancak filmin hakkını da vermiştim. Çünkü filmin senaryosu ve kurgusu vasatın oldukça üstündeydi. Mark Rylance’a Oscar ödülü getiren performansı da çok başarılıydı. Oysa The Post filminde, filme çıkış noktasını veren düşünce dışında senaryodan bahsetmek mümkün değil. Kurgu ve oyunculuklar da vasatın altında. Her ikisini de çok sevdiğim Tom Hanks ve Meryl Streep’in varlıkları da filmi kurtarmaya yetmemiş. Filmin seyirciye vermeye çalıştığı gerilim, gerilim olmaktan çok uzak.

Tüm bunları birleştirince The Post için iyi bir film demek de imkansızlaşıyor. Hele ki bu yılın en iyi filmi deyip Oscar vermek bana pek mümkün görünmüyor. Olur da Akademi üyelerinin milliyetçilik damarları tutar ve The Post’a ödülü verirlerse bir skandala daha imza atmış olurlar.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir