Temmuz Soğuğu

We Are What We Are, Mulberry St., Stake Land gibi filmleriyle tanıdığımız yönetmen Jim Mickle, yeni filmi Cold in July ile karşımıza çıkıyor. Bu, Joe R. Lansdale’nin aynı adlı kitabından uyarlanan bir Amerikan bağımsız filmi.

Cold in July, yönetmenin en iyi filmlerinden biri olmakla kalmıyor aynı zamanda akıllarda yıllarca yer edecek gibi de duruyor. Öyle ki yönetmen kitabı ekrana öyle bir aktarmış ki izlerken filmden beklentimizin ne olması yönünde birçok fikre sahip oluyoruz. Gerilim filmlerine karşı her zaman sempatisi olan Jim Mickle, bu filmde de gerilimin dozunu düşürmemekten yana. Senaryonun detayları o kadar iyi düzenlenmiş ki hayran kalmamak elde değil. Özellikle filmde hakim olan gerilimi içimizden düşürmemek için başvurduğu müzikler bizi koltuklarımıza kilitleyip “Acaba bu sahnede neler olacak?” sorusuyla baş başa bırakıyor.

Filmin konusundan söz edecek olursak, kahramanımız Richard Dane, evine giren hırsızı yanlışlıkla öldürür. Bu olayın örtbas edilmesiyle aslında hiçbir şey çözümlenmeyecek daha da karmaşık hale gelmeye başlar. Dane ise kendini çözümlenmesi gereken sorular ve olaylar içerisinde bulur.

Filmin ilk sahnesinde başlayan gerilim daha sonra neler olabileceğine dair bize ipucu vermiş gibi görünse de aslında kimin sahte kimin gerçek veya kimin suçlu kimin masum olduğuna dair hiçbir şey bilmediğimizi ilerleyen sahnelerde anlıyoruz. Bu filmde kötü devamlı değişiyor. Yani yönetmen film boyunca bizi şaşırtmaya devam ediyor. Kahramanımızın cevap aradığı sorular ise filmin esas olayını oluşturuyor zaten. Filmin çekimleri o kadar iyi olmuş ki gerilimi bu sayede bir kez daha hissetmek zorunda kalıyoruz. Müzikler de bunun hediyesi oluyor tabi. Ayrıca 80’ler havası da seçilen şarkılarla çok iyi yansıtılmış diyebilirim.

Oyuncu seçimiyle film yine doğru tercihler yaptığını bize gösteriyor. Öyle ki Michael C. Hall’in etkileyici performansıyla onun yaşadıklarını kendimiz yaşıyormuşuz gibi hissetmeye başlıyoruz. Bir nevi onun gözünden olaylara çözüm arıyoruz. Sam Shepard ve Don Johnson’un performanslarıyla ise bu etkileyicilik tamamlanıyor.

Genel olarak ağır tempoda ilerleyen film ara ara yer alan doruk sahneleriyle bizi filmde tutmayı başarıyor. Özellikle kimi yerlerde öyle tavan yapıyor ki korku filmlerini aratmayacak şekilde bir gerilim yaşamamıza bile neden oluyor. Bunun dışında filmde diğer beğendiğim taraflardan biri ise anlatımın basitliği oldu. Bu filmde her şey o kadar sıradan ki karmaşıklığa kesinlikle yer yok. Böyle olması bir bakımdan filmden keyif almamızı da sağlıyor diye düşünüyorum.

Kısaca 80’lerin o muhteşem havasında geçtiğini hissettiren bu gerilim filmini izlemek için fazla düşünmeye gerek yok diyebilirim.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir