Suyun Sesi

Issız bir hayatta sessizlik. Yitip giden zamanın, sessizlik içinde sürükleniyor olması… Epey tekdüze, olağanın pençesinde. Bir hareket, bir işaret gerek. Bir anlam. Sessizlikten kurtulmak, tekrar filizlenmek için. Bazen o işareti-tutamağı yakalayamaz, ve kayıp gider insan. Bazense hiç umulmayan anda belirir bu anlam. Ete-kemiğe bürünür ve benliği kuşatır. Ve o zaman sessizlik kaybolur. Üstelik konuşmadan. Sessiz söz olur mu demeyin, kelimelere ihtiyaç yoktur kıymetli anların peşinden koşmak için, işte Eliza’nın hikayesi böyle bir şey. Issızlıktan kurtulup, bülbüle yetişmek gibi.

Epey eleştirildi. Basit dendi, çalıntı dendi, hakaretler edildi. Herkes görmek istediği gibi okudu. Fakat bazen, insana gereken şey, bir eserin en sade en yalın şekilde hikayesini anlatması değil mi? Çok konuşmadan, gevezelik yapmadan hatta bir meselesi bile olmadan sadece duygulara ulaşma arzusu bir filmi basit mi yapar? Kasvetli, distopik bir dünyada eşsiz duygular hissettirmek ustalık gerektirmez mi? Aslında asıl soru şu, herkeste hissettirmek zorunda mı? Sanat eserleri herkese hitap eder mi? Ya da artırıyorum, hitabınıza uymayan sanat eserleri kötü müdür? Burada saflarımızı almalıyız, objektif mi olmalı subjektif mi? Örnek vermek gerekirse Terrence Malik sineması her bünyeye hitap etmiyorsa, Del Toro’nun fantastik evreni de sadece belli sinemaseverleri içine çeker.

Tarafsız konuşmak gerekirse The Shape of Water’ın pek tabii ki defoları var. İçeriğine kondurulan lüzumsuz ayrıntıları göz ardı edemem. Oldukça eğreti olan politik doğruculuğu ve ödül sezonu için oluşturulmuş içi boş karakterleri görmek, filme olan nefreti körükleyebilir. Fakat ortaya koyduğu hissiyatlar o kadar keskin ki hayran kalmamak elde değil. Del Toro’nun, sessiz bir karakterle gevezelik yaptığı The Shape of Water hem teknik anlamda hem de hissettirdikleri bakımından sempatik bir gotik. Yalın üslubunu ve basit anlatımını bir avantaja dönüştüren Del Toro, alacağı Oscar ödülünü en başından beri hakediyordu. Evet bazı söylemleri bayağı, hatta yer yer dökülüyor. Film buram buram Hollywood bile kokuyor. Ama zaten bu negatif yanları olmasa şu an bir başyapıttan söz ediyor olurdum. Çıkarcı söylemlerini bir kenara bırakabilirsek, bir de sinemada gotik türü seviyorsak bu masalsı filmden hoşlanmama ihtimalimiz ortadan kalkıyor.

The Shape of Water’ın teknik başarısından da bahsetmek gerek. Sahne tasarımı muazzam. Sekanslar yıllarca hafızalardan çıkarılamayacak cinsten. Tüm bunlara Alexandre Desplat’ın besteleri de eklenince ortaya oldukça sevimli bir film çıkmış. Bir eleştirmen bir filmin olumsuz yönlerini tabii ki dile getirmeli. Ama mesele filmi eleştirmek için değil, güzel anlar yaşamak içinse, iyiyi kazanıp kötüyü gözardı etmek gerekir bazen.

Biraz da Sally Hawkins’i konuşmalıyız. Ödül sezonu boyunca yılın en iyi performanslarından biri olarak gösterildi. Fakat bence en iyisi. Tek kelime etmeden bu kadar çok şey hissettirebilmek kolay olmasa gerek. Taşlamaya son vermeden şunu da belirteyim, eğer hala sinema sanatını, kendinizi bulma, güzel hissiyatları keşfetme adına takip ediyorsanız The Shape of Water’ın günahlarını bir kenara bırakıp sevaplarına odaklanarak izleyin.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir