Son Umut

Ülkemizde ”Son Umut” adıyla gösterime giren film, Russell Crowe’un ilk yönetmenlik denemesi. Çekimleri Türkiye ve Avustralya’da yapılan film geçtiğimiz haftalarda seyirciyle buluştu. Başrollerini Russell Crowe, Olga Kurylenko, Jai Courtney’nin paylaştığı filmde Yılmaz Erdoğan ve Cem Yılmaz da arz-ı endam ediyorlar.

Her şeyden önce şunu söylemek gerekiyor ki, Russell Crowe iyi bir oyuncu olsa da yönetmenliği kafalarda soru işareti bırakıyordu. Sonuçta iyi bir oyuncu olmak başka, bir film yönetmek başka. Crowe, tüm bu soruları ve kuşkuları boşa çıkarıp, eli yüzü düzgün bir film çıkartmış ortaya.

Film, üç oğlu Çanakkale’ye savaşmaya giden Avustralyalı bir babanın, aradan geçen onca yıldan sonra en azından çocuklarının ölü bedenlerini aramak için Türkiye’ye gelmesini anlatıyor kısaca. Avustralya’da kendi halinde bir çiftçi olan Connor, eşi ve üç erkek çocuğu ile sıradan bir hayat yaşamaktadır. Avustralya, İngiltere ordusuyla beraber Birinci Dünya Savaşı’na girdiğinde, Connor’un üç çocuğu da orduya katılıp, Çanakkale’ye gitme kararı alırlar. Connor, çocuklarının kararına saygı duyar, karşı çıkmaz.

Aradan geçen dört yıldan sonra, çocuklarından bir haber alamaz. Bu sırada Connor’un eşi Natalia çocuklarının acısıyla akli dengesini kaybeder ve sonunda intihar eder. Eşini, evlerinin önüne gömen Connor, eşine çocuklarını bulup yanına getireceğine dair söz verir ve Türkiye’ye doğru yola çıkar.

Genel kanının aksine The Water Diviner bir Hollywood filmi değil, Avustralya yapımı bir film. Bunun artıları da var, eksileri de. Bütçesel anlamda bir Hollywood yapımı kadar rahat olamasa da, anlatmak istediklerini anlatabilmek açısından oldukça özgür bırakılmış Russell Crowe. Şimdiye kadar çekilen Çanakkale temalı filmlerin hepsinden daha kısa, öz ve gerçekçi yaklaşmış konuya. Hatta, Russell Crowe’a para versek, yalvarsak bu kadar bizim tarafımızdan, şimdiye kadar yapılmamış bir şekilde, bu filmi çektiremezdik.

Oyuncu seçimleri yerinde olmuş diye düşünsem de Olga Kurylenko’yu bunun dışında tutmam gerekiyor. Kısaca söylemek gerekirse hiç olmamış. İstanbul’da bir otel işleten Osmanlı kadını Ayşe’yi kotaramamış malesef. Çabasına ve profesyonelliğine saygı duyuyorum ama ”Ben rol yapıyorum” un dışına çıkamamış Olga Kurylenko. Repliklerini Türkçe okuyabilmek için uzun süre Türkçe koçuyla çalışsa da dublaj yapılmış ve çok eğreti durmuş malesef.  Yılmaz Erdoğan’ın oyunculuğunu beğenen biri olmasam da, filmde beni gerçekten şaşırttı. Oldukça iyi oynamış, hiç sırıtmamış. Kendi söylediğine göre Russell Crowe’a adeta yalvarmış Hasan rolü için, iyi de yapmış. Cem Yılmaz ise bildiğiniz gibi. Her zaman iyi.

Filmin görüntü yönetmeni koltuğunda, The Lord of the Rings ve Hobbit serilerinden tanıdığımız Andrew Lesnie oturuyor. Hal böyleyken sinematografik anlamda beklentilerim oldukça yüksekti ve Lesnie beni yine şaşırtmadı. Her şeyiyle çok güzeldi görüntüler.

Şunu da söylemek yanlış olmaz ; film tam bir ”Formül” filmi. İzlediğiniz bir sahnenin arkasından nasıl bir sahne geleceğini, olayların nasıl gelişeceğini kolaylıkla tahmin edebiliyorsunuz. Filmin en zayıf noktası da bu sanırım. ”Daha sonra kullanmayacağın, bir işe yaramayacak hiçbir şeyi gösterme, anlatma.” kuralı tıkır tıkır işlemiş. Sürpriz yok.

Yılmaz Erdoğan ve Cem Yılmaz gerçekten iyi iş çıkarmışlar. Russell Crowe’un, Cem Yılmaz’ı ikna etmek için oldukça uğraştığını artık duymayan kalmadı fakat yazımın başında da söylediğim gibi, Yılmaz Erdoğan iyi  ki ısrar etmiş rol için. Gerçekten beklemediğim bir performans çıkartmış ortaya. Keşke, Ayşe karakteri için de Türk bir oyuncu düşünülseymiş. Filmde Cem Yılmaz ve Yılmaz Erdoğan’ın katkısını da ince dokunuşlarda hissediyorsunuz. Hele Cem Yılmaz’ın, Av Mevsimi’ndeki ”Hayde” sahnesine selam çaktığı bir ”Hey on beşli” sahnesi var ki, muazzam olmuş.

Russell Crowe, belki de büyük bir çoğunluğun öngörüsünün aksine Çanakkale’ye bizim tarafımızdan bakmış, çok da iyi yapmış. Filmin çekimleri esnasında Çanakkale’de 70.000 Türk’ün öldüğünü duyup şaşıran Avustralyalı set çalışanları varmış örneğin. Russell Crowe da bir röportajında, olayları uzun süre kendi ülkesinde anlatıldığı şekilde bildiğini ve araştırmaya hiç ihtiyaç duymadığını, bir gün merak edip bu konuyu araştırdığını ve gerçekleri herkesin bilmesi gerektiği için böyle bir film çekme ihtiyacı duyduğunu vurguluyor.

The Water Diviner her ne kadar konusunun merkezine Çanakkale’yi alsa da, bir savaş filmi değil. Çocuklarının peşinden, hiç bilmediği topraklara gelen ve ne pahasına olursa olsun çocuklarını arayan bir babanın hikayesi.

Sonuç olarak, Russell Crowe ilk yönetmenlik denemesinde sınıfı geçmiş. Kusursuz bir film mi yapmış? Elbette hayır. Yine de ileride çok daha iyi işler yapacağının sinyallerini vermiş.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir