Sisler Evi

Sisler Evi (House of Sand and Fog) 2003 yapımı, Vadim Perelman yönetmenliğinde çekilmiş, Doğu ve Batı’nın kendi ve ‘öteki’ne ait kültürüyle travmatik bir şekilde karşılaşmasını anlatan, tanışmaya alan bırakmayan, maruz bırakılmanın anlatıldığı önemli bir film. Kim olduğumuz ve toplumsal boyutta kimliğin benlikle örtüştüğü yerler konusunda düşünmeye zorlayan ama duygusal olarak ağır kapanışıyla düşünce sınırlarımızı yok ederek duygu yoğunluğuna sevk eden bu film, farklı duyguların içinde uyuşturuyor insanı.

Özellikle vurulma sahnesi ve dua, yalvarış çok derinlere dokunuyor. Göç ve sürgün, bu filmin sadece konusu olmakla kalmıyor, izlerken yaşattığı bütün deneyimlerle adeta içsel bir göçü de zorunlu kılıyor. Filmin izlemeye başladığınız zaman ile filmin sonu arasında duygu açısından çok farklı bir noktaya geldiğini hissediyor insan, başka bir yere taşınıyor.

Psikanalitik ve toplumsal anlamda kimliğin oluşumu ve sınırlarından bahsetmek yerinde olacaktır belki.

Kimlik, psikanalitik anlamda, hem iç dünyasal hem de kişiler arası olmak üzere çifte değerli bir yapıya sahiptir. Sigmund Freud ile başlamak üzere psikanalitik metinlerde birçok teorisyen kimliğin tanımını belirsiz bir şekilde ortaya koymuştur. Benlik tanımı, kimliği gölgede bırakmış ya da iç içe geçmiştir. İç dünya ön planda olduğu için belki de kimliğin bu dışarıdan görülebilen yapısı geri planda kalmıştır. Oysaki kimlik sadece iç dünyayla açıklanamaz. Dışarıdan görülebilen toplumsal bağları da bulunur. Bu durumu filmde net bir şekilde görebiliyoruz zaten, İran kökenli ailenin kültürü, kimliklerinde içselleştirdikleri davranış paternleri ile Kathy’nin paternleri farklıdır ve bunu sadece iç dünyanın analiziyle açıklayamayız.

Doğumun ilk günlerinin ötesine kadar izlenebilen kimlik (identity) gelişimi çocuğun mizacı ve ailenin beklentileriyle şekillenmeye başlar. Mizaç, ailedeki kültürle çevresel etmenlerle kaynaşmaya açık durumdadır. En önemli çevresel etmenlerden olan aile ve ebeveynler kimlik gelişiminde etkili rol oynayacaktır. Dolayısıyla, bir ailedeki çözülmemiş yas ve travmatik unsurlar, örselenmeler kuşaklar arası olarak kimliklerde taşınacaktır.

Bu açıdan bakarsak, göç edenin gittiği yerle bütünleşebilmesi için kimliğinin bir bölümünü kayıp vermesi gerekmektedir. Hele de yaşadığı yeri terk etmek zorunda kalmışsa bu kayıp, beklenmedik bir şekilde kopmayla özdeşleşebilir. ‘Öteki’ yer ile vazgeçmek zorunda olduğu yerin arasındaki fark da büyüdükçe kaybedilen, kopulan parça da o kadar büyük olacaktır. Amerika toplumu ve İran toplumu arasındaki farkı düşünürsek, belki en doğu ve en batı olarak, Behrani ailesinin kaybetmek zorunda kaldıkları parçanın büyüklüğünü anlayabiliriz belki.  Psikanalitik literatürde Vamık Volkan’ın da belirttiği gibi, yeni  yaşama uyum sağlayabilme, kişinin  iç dünyasında da kayıpların çözümlenebilirliği ve hatta kuşaklar arası yas tutabilme kapasitesiyle doğru orantılıdır.

Buradan yine filme bağlarsak, Mesud’un verdiği kayıplarla yüzleşemediğini görürüz. Toplumsal ve bireysel olarak vazgeçilmesi gereken bazı şeyler var ve Mesud sanki bunu yapmak istemiyor. Göçmenlerle birlikte çalıştığı ağır bir işten lüks bir otele gidip, üstünü ( belki de kimliğini, kim olduğunu) değiştirip öyle evine gidiyor. Değişikliği içselleştiremiyor, hazmedemiyor, dönüştüremiyor. Bu durum belki de (filmin bir yerinde Savaki olabileceği hakkında bir yorum yapılıyor ki öyleyse yurt dışına kaçmak zorunda kalmış olabilir) beklenmeyen bir anda İran’dan koptuğu içindir. SAVAK, İran’da İslam Devrimi öncesinde kurulmuş olan, istihbaratçı ve casus yetiştirmek için oluşturulan bir istihbarat teşkilatıdır. CIA yardımıyla kurulmuştur. İslam Devrimi ile Şah yararına çalışan SAVAK üyelerinin çoğu öldürülmüş kalanları da yurt dışına kaçmak durumunda kalmıştır. Öyleyse, şimdi ne kaybettiği yer onun, ne de yerleştiği yere aittir. Tek aidiyet noktası ona Hazar Denizi’ndeki evini hatırlatan bu ev olabilir, ya da öyle umut ediyor olabilir.

Göç etmek ve sürgün olmak arasındaki farka biraz daha bakalım… Bu durumu belki annesinden koparılan ya da onu beklenmedik bir şekilde kaybeden ve özgürleşen ama arada annesine dönüp ondan, adımlarını yeniden atmak için yakıt alan bir çocuğa benzetebiliriz. Yani iki çocuk düşünelim. Bu durumda, psikanalitik kuramın önemli isimlerinden Margaret Mahler’in kavramı, ‘duygusal olarak yeniden yakınlaşma’ anneden yeniden yakıt alma, önemlidir. Göç eden kişi, ‘anayurt’tan ayrılan göçmen, orasıyla kurmuş olduğu bağı dışarıdan desteklemelidir. Dış dünyaya adım atarken arada annesine bakıp ya da onun yanına gidip tekrar gelen çocuk gibi… Bu, arada anayurda olan gezilerle ya da aynı yerden gelen göçmenler, akrabalarla arada toplanmak olabilir. Filmde, anayurtla olan tek bağ Mesud ve eşinin gündüz düşleri, evdeki eşyalar ve bir de düğündür. Ki düğünde de Mesud’un arkasından konuşulur, sanki bağları pek iyi değil gibidir. Yani, sanki Mesud başta olmak üzere bu aile anayurttan koparılmıştır, onu aniden kaybetmiştir ve geri dönüş ya da yeniden yakıt alma olanağı yoktur. Dolayısıyla ‘anne’ ölmüştür. Toplumsal açıdan bakıldığında, İran’da devrim olmuştur ve kesilen ağaçlar gibi onlar da kapı dışarı edilmişlerdir.

Annenin, bakım verenin, yaratıcının ruhsal ya da somut olarak ölümü, öldürülmeye çalışılması filmde genel olarak da gördüğümüz bir olgu. Doğa anayı ele alırsak, Mesud’un filmin en başında ağaçları kestirdiğini görüyoruz. En başından belli oluyor sanki filmde annenin bir takım baskıcı ve fallik güçler tarafından öldürüleceği, öldürülmeye yeltenileceği. Nadi’nin sabit kalma kaygısının, Mesud tarafından saldırganca bir tavırla bastırıldığını görüyoruz, Kathy’nin bir başka ‘devlet adamı’nın sözde özgürlük mücadelesine yaptığı zorunlu katkıyı görüyoruz, itilip kakılan anneyi, doğayı, üzerinde hak ve söz sahibi olunmak istenen yaratıcıyı görüyoruz.  Fakat ikinci beklenmeyen kayıp, zorla elinden alınan oğlu, Mesud’un belki de kendi yıkıcılığıyla da karşılaşmasını sağladığı için bu kadar acı oluyor. Böyle olunca, zaten kayıpla yüzleşemeyen yas tutamayan kimlik, ikinci ve bu kadar ağır bir kaybı kaldıramıyor. Ve asıl ‘anayurda’ dönmek istiyor Mesud. Evinin olduğu yere, anneye, yani ölüme…

‘Biliyorsun ben hangi şehirdeysem,

 Yalnızlığın başkenti orası’…

Cemal Süreya

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir